Yine bir gün ailece Afyonkarahisar’ın sokaklarını geziyorduk. Türbe Camii ve Sultan Divâni Mevlevihane Müzesi’ni ziyaret ettikten sonra “Ulu Cami’ye de çıkalım” dedik. Yavaş yavaş yürüdük, Ulu Cami’ye vardık. Ulu Camii’nin kapısındaki yazıdan halılarının yıkanması dolayısıyla (o iki gün) kapalı olduğunu öğrendik ve tekrar şehir merkezine doğru döndük. Bedesten Çarşısı civarında 3 kişi kendi aralarında konuşuyordu. Benim kulak misafiri olduğum cümle şöyleydi:
“Afyonkarahisar nasıl büyükşehir olamamış? Muğla, Afyonkarahisar’ın mahallesi kadar, ama büyükşehir…”
Bu cümleyi, benim gibi eşim Elif Arısoy da duydu, bana döndü ve “Gazetecisin, anlatsaydın ya” dedi.
Güldüm. Çünkü Afyonkarahisar’ın neden büyükşehir olmadığını bir çırpıda anlatabileceğime inanmadım. Bu durum hem benim yavaşlığımdan, hem de konunun biraz çetrefilli olmasından kaynaklanıyordu.
“Sevgili misafirlerimiz, Afyonkarahisar büyükşehir olamadı. Çünkü siyasilerimiz istemedi” diyemedim.
“Afyonkarahisar’ın bir ucu Emirdağ, diğer ucu Dinar’da. Siyasilerimiz bu şekliyle hizmet etmenin zor olduğunu düşündüğü için harekete geçmedi” diyemedim.
“Zamanında ‘Nüfusu 750 bin olan şehirler büyükşehir statüsü kazanır’ diye bir düzenleme yapıldı. O dönem bu statüyü almaya en yakın iki şehir vardı. Bu şehirlerden biri Ordu, diğeri de Afyonkarahisar’dı. Bu mor-beyaz kardeşliği aynı anda büyükşehir olamadı” diyemedim.
“Ordu’nun siyasileri ile sivil toplum kuruluşları bir oldu. 700 binlerde olan nüfusu 750 bine tamamlamak için İstanbul’daki Karadenizliler harekete geçirildi. Otobüslerle Ordu’ya gelen, ama Ordu ile bağları zayıflamış Ordulular’ın ikinci ikametgâhları Ordu’ya taşındı. Böylece çok kısa bir sürede Ordu’nun nüfusu 750 binden biraz fazla oldu. Hemen Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Ordu ile ilgili yasa getirildi ve Ordu, büyükşehir statüsünü kazandı” diyemedim.
“Bu yasanın tartışılmaya açıldığı dönemde Afyonkarahisar Gazetecileri Dayanışma Derneği Başkanı Mehmet Abdioğulları ile Türkiye Gazeteciler Konfederasyonu’nun Ordu’daki toplantısına katılmıştık. O dönem Ordu Belediye Başkanı olan Seyit Torun, (daha sonra CHP Genel Başkan Yardımcılığı görevini de üstlenmişti) bu yasanın hizmeti aksatacağını belirtmiş, ‘Ordu’nun merkezinde biz CHP olarak belediyeyi aldık. Ama merkez dışındaki yerlerde AK Parti’nin gücü var. Ordu’yu büyükşehir yaptığınızda merkezin oy gücü yerine kırsalın oy gücünü seçimlerde görmek mümkün’ dedi. Ordu, büyükşehir olduktan sonra Seyit Torun’un dediği gibi belediye AK Parti’ye geçti” diyemedim.
“Şimdi siyasilerimizin aklından Ordu modeli geçiyor geçmesine ama, bu sefer de vatandaşın ‘Daha önce istemiyordunuz, ne değişti’ sorusuna muhatap olmak var. Bu soruya geçerli bir cevap bulunamıyor” diyemedim.
“Afyon’da büyükşehire gerek yok, diyen siyasetçilerimiz il sınırlarının genişliğinden, ve büyükşehir statüsündeki şehirlerde özellikle emlak vergisinin yükseleceğinden bahsederken, ‘Afyon büyükşehir olmalı’ diyen siyasetçilerimiz de bu konunun şehre ne kazandıracağını tam anlatamadılar; iddialarını temellendiremediler. Vatandaş da ‘Ben ekmeğime bakarım’ deyip kenara çekildi” diyemedim.
“Afyonkarahisar’ın birçok hemşehri derneği var. Bu hemşehri dernekleri sağolsunlar ağzıaçık bükme ikram edip ‘Hazin Hazin’ şarkısını dinletmekten başka somut adım atamıyorlar. Genelinin temsilcileri iktidardaki siyasetçilerin tavrına göre konum alıyor. Dolayısıyla aralarından bir heyet seçip ‘Sayın Vekillerimiz, sizin gücünüzle Afyon’a layık olduğu unvanı getirelim’ diyen çıkmadı. (Nadir de olsa ‘numunelik’ varsa hakkını yemeyelim yine de)…” diyemedim.
“Velhasıl, siyasetçilerimizin ekserisi bu konu yokmuş gibi davrandı. Sivil toplum kuruluşlarımız siyaseti harekete geçirmeyi başaramadı” diyemedim.
“Fakat sevgili misafirlerimiz, Türkiye İstatistik Kurumu’nun son nüfus verilerine göre Afyonkarahisar, büyükşehir olmak için gerekli 750 bin nüfusuna ulaştı. Buna rağmen ilimizde hâlâ ‘büyükşehir’ olma konusunda bir hareketlilik yok. Bunu da söylemek gerek” diyemedim.
“Nereden başlayayım” diyene kadar biz o 3 kişiden hayli uzaklaşmıştık.
O zaman buradan yazmayı denedim ki kayıtlara girsin…
1990’lı yıllarda sözlerini Berna Yılmaz’ın yazdığı, bestesini Erhan Güleryüz’ün yaptığı, Zafer Peker’in seslendirdiği şarkının nakaratına döndü yazı.
Farkındayım ama ne yapayım…
“Diyemedim”…