23 Temmuz 2011 Cumartesi 03:00:00
Gündemi biraz uzaktan takip ediyorum. Ama bazen duyduklarıma, okuduklarıma inanamıyorum. “Yok artık, bu da yapılmamıştır, söylenmemiştir” dediğim haberlere rastlıyorum.
İşte o haberlerden biri:
“AK Parti Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin, ‘Geçen hafta ilçe teşkilatından 16 -17 arkadaşımız Ankara’yı ziyaret etti. Ben çok memnun oldum. Gönül isterdi ki daha çok arkadaşımız gelsin. Gelen arkadaşlarla birlikte sayın Başbakanımızla 5 dakikalığına bile olsa sohbet etmek imkanı bulduk. Fotoğraf çektirme imkanımız oldu. Teşkilattaki arkadaşlarım sayın Başbakanımıza yakınen sorular sordular, elini sıktılar. Sayın Başbakanımıza dokunmak bile inanın bence ibadettir. Ben bunu söylüyorum. Çünkü varlığı ile bile bizlere enerji veriyor. Çalışma tempomuz ne kadar yoğun olursa olsun artması için enerji veriyor.’”
Aynı milletvekilimiz sonra başka bir açıklama daha yapmış:
“O açıklamayı yaparken benim buradaki maksadım; ‘müminin mümine sevgisi ibadettir’. Sözüm: ‘Yaratılanı Severim Yaradandan Ötürü’ anlayışıydı. Benim mantığım budur. Yaşamımda da uyguladığım felsefe budur. Bu inançla yaşıyoruz. Başbakanımızı çok seviyo-ruz. Çıkış noktamız bu. Yani sözümde kastı aşan bir olay yok.”
İlk açıklamasındaki heyecan belirtileri, ikinci açıklamasında yok. Zaten ikinci açıklamayı yapan bir milletvekilinin, tasavvuf noktasında üst düzeye varmaya başladığını, bunun da takdir edilmesi gerektiğini savunurum. Ama birinci açıklamayı yapan bir kişinin, kısa bir sürü arayla ikinci açıklamayı yapacak kadar olgunlaşması, beni şaşırtır açıkçası.
“Dokunmak ibadet” açıklamasına aslında ilk önce Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tepki göstermesi gerekirdi. “Bir siyasi parti liderine dini bir takım özellikler yüklenmesi doğru değildir. Biz dinimizi, dinimize severek ve koruyarak sahip çıkıyoruz” gibi bir açıklama takdir toplardı. Ancak olmadı, yine muhalefet eleştirdi.
Bakın nereden ne geldi aklıma. Eğer gerçekten Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a dokunmak ibadetse, neden hiçbir gazetecinin mitinglerde O’na dokunmasına izin verilmiyor? Hatta bırakın dokunmayı, bazı yerlerde Başbakanlık’ın fotoğrafçısı Başbakan’a yakın mesafede duruyor, diğer basın mensupları ise korumalar tarafından uzaklaştırılıyor. Bu durumda Başbakanlık fotoğrafçısı değilseniz, O’na dokunmak bir yana, fotoğraf makinenizin tuşuna bile dokunamıyorsunuz. Çünkü basın özgürlüğü var memlekette… Ama sadece “kurum gazetecisi” iseniz.
Sahi, 24 Temmuz, Türkiye’de basın özgürlüğünün kutlandığı bir gün. Tutuklu ve suçu bilinmeyen gazetecileri bir tarafa bırakıyorum.
Rutin habercilik işleyişinde akretide uygulanan bir ülkede basın özgürlüğünden bahsedilebilir mi? Gazeteciyi, haberciyi “potansiyel ajan” olarak gören bir anlayış, bürokraside ve diğer kurumlarda hâkimken, hangi basın özgürlüğünden bahsedebiliyoruz ki?
Haber için gelen, toplantıya katılmak, toplantıda olup bitenleri okuyucuya aktarmak isteyen muhabire “Sizi biz çağırmadık ki. Neden geldiniz?” diye sorulan bir ülkede, basın özgürlüğü var mıdır gerçekten?
Daha da dikkan çekeni ise “servis” haberleri. Bir işadamı derneği aylık toplantılar yapı-yor, bunu işadamlarına ait basın kuruluşlarında yayınlıyor. O basın kuruluşları dışındaki kuruluşlarda çalışan muhabirler toplantıyı takip etmek istediğinde “Siz bu toplantıyı takip etmeyin, bizim arkadaşlar size servis edecekler” deniyor. Bu davranış, hem o servis eden muhabir arkadaşların haklarına saygısızlık, hem de toplantıya gelmek isteyen diğer habercilerin. Servis eden muhabire haksızlık, çünkü gecenin geç saatlerine kadar toplantıyı takip etmişsiniz, haber bir tek sizde olacakken tüm gazetelere vermişsiniz. Hem de neredeyse sizin girdiğiniz haber kadar uzun… Servis edilen habercilerin haklarına da saygısızlık. Zira iyi bir muhabir, habere kendisi şekil vermek ister. Başkasından gelen haber, eninde sonunda “üvey” hissi bırakacaktır.
Bir de söz sansürden açılmışken, otosansürü de es geçmemek gerek. Basın kuruluşları, doğrudan bir sansür uygulayamıyordur belki, ancak işe gerirken “Bizim çerçevemiz bu arkadaş” tavrı, muhabiri düşünmeye sevk edi-yor, böylece “sayfalara girebilecek haberler” diye bir kategori oluşturuyor kafasında.
O kadar olur canım, diyorsanız…
Ne diyeyim… Basın özgürlüğünüz kutlu olsun…
Gündemi biraz uzaktan takip ediyorum. Ama bazen duyduklarıma, okuduklarıma inanamıyorum. “Yok artık, bu da yapılmamıştır, söylenmemiştir” dediğim haberlere rastlıyorum.
İşte o haberlerden biri:
“AK Parti Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin, ‘Geçen hafta ilçe teşkilatından 16 -17 arkadaşımız Ankara’yı ziyaret etti. Ben çok memnun oldum. Gönül isterdi ki daha çok arkadaşımız gelsin. Gelen arkadaşlarla birlikte sayın Başbakanımızla 5 dakikalığına bile olsa sohbet etmek imkanı bulduk. Fotoğraf çektirme imkanımız oldu. Teşkilattaki arkadaşlarım sayın Başbakanımıza yakınen sorular sordular, elini sıktılar. Sayın Başbakanımıza dokunmak bile inanın bence ibadettir. Ben bunu söylüyorum. Çünkü varlığı ile bile bizlere enerji veriyor. Çalışma tempomuz ne kadar yoğun olursa olsun artması için enerji veriyor.’”
Aynı milletvekilimiz sonra başka bir açıklama daha yapmış:
“O açıklamayı yaparken benim buradaki maksadım; ‘müminin mümine sevgisi ibadettir’. Sözüm: ‘Yaratılanı Severim Yaradandan Ötürü’ anlayışıydı. Benim mantığım budur. Yaşamımda da uyguladığım felsefe budur. Bu inançla yaşıyoruz. Başbakanımızı çok seviyo-ruz. Çıkış noktamız bu. Yani sözümde kastı aşan bir olay yok.”
İlk açıklamasındaki heyecan belirtileri, ikinci açıklamasında yok. Zaten ikinci açıklamayı yapan bir milletvekilinin, tasavvuf noktasında üst düzeye varmaya başladığını, bunun da takdir edilmesi gerektiğini savunurum. Ama birinci açıklamayı yapan bir kişinin, kısa bir sürü arayla ikinci açıklamayı yapacak kadar olgunlaşması, beni şaşırtır açıkçası.
“Dokunmak ibadet” açıklamasına aslında ilk önce Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tepki göstermesi gerekirdi. “Bir siyasi parti liderine dini bir takım özellikler yüklenmesi doğru değildir. Biz dinimizi, dinimize severek ve koruyarak sahip çıkıyoruz” gibi bir açıklama takdir toplardı. Ancak olmadı, yine muhalefet eleştirdi.
Bakın nereden ne geldi aklıma. Eğer gerçekten Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a dokunmak ibadetse, neden hiçbir gazetecinin mitinglerde O’na dokunmasına izin verilmiyor? Hatta bırakın dokunmayı, bazı yerlerde Başbakanlık’ın fotoğrafçısı Başbakan’a yakın mesafede duruyor, diğer basın mensupları ise korumalar tarafından uzaklaştırılıyor. Bu durumda Başbakanlık fotoğrafçısı değilseniz, O’na dokunmak bir yana, fotoğraf makinenizin tuşuna bile dokunamıyorsunuz. Çünkü basın özgürlüğü var memlekette… Ama sadece “kurum gazetecisi” iseniz.
Sahi, 24 Temmuz, Türkiye’de basın özgürlüğünün kutlandığı bir gün. Tutuklu ve suçu bilinmeyen gazetecileri bir tarafa bırakıyorum.
Rutin habercilik işleyişinde akretide uygulanan bir ülkede basın özgürlüğünden bahsedilebilir mi? Gazeteciyi, haberciyi “potansiyel ajan” olarak gören bir anlayış, bürokraside ve diğer kurumlarda hâkimken, hangi basın özgürlüğünden bahsedebiliyoruz ki?
Haber için gelen, toplantıya katılmak, toplantıda olup bitenleri okuyucuya aktarmak isteyen muhabire “Sizi biz çağırmadık ki. Neden geldiniz?” diye sorulan bir ülkede, basın özgürlüğü var mıdır gerçekten?
Daha da dikkan çekeni ise “servis” haberleri. Bir işadamı derneği aylık toplantılar yapı-yor, bunu işadamlarına ait basın kuruluşlarında yayınlıyor. O basın kuruluşları dışındaki kuruluşlarda çalışan muhabirler toplantıyı takip etmek istediğinde “Siz bu toplantıyı takip etmeyin, bizim arkadaşlar size servis edecekler” deniyor. Bu davranış, hem o servis eden muhabir arkadaşların haklarına saygısızlık, hem de toplantıya gelmek isteyen diğer habercilerin. Servis eden muhabire haksızlık, çünkü gecenin geç saatlerine kadar toplantıyı takip etmişsiniz, haber bir tek sizde olacakken tüm gazetelere vermişsiniz. Hem de neredeyse sizin girdiğiniz haber kadar uzun… Servis edilen habercilerin haklarına da saygısızlık. Zira iyi bir muhabir, habere kendisi şekil vermek ister. Başkasından gelen haber, eninde sonunda “üvey” hissi bırakacaktır.
Bir de söz sansürden açılmışken, otosansürü de es geçmemek gerek. Basın kuruluşları, doğrudan bir sansür uygulayamıyordur belki, ancak işe gerirken “Bizim çerçevemiz bu arkadaş” tavrı, muhabiri düşünmeye sevk edi-yor, böylece “sayfalara girebilecek haberler” diye bir kategori oluşturuyor kafasında.
O kadar olur canım, diyorsanız…
Ne diyeyim… Basın özgürlüğünüz kutlu olsun…