1 Ağustos 2011 Pazartesi 03:00:00
Habercilik zor, ama habercilerle arkadaşlık etmek, hatta daha da doğrudan söyleyeyim, uğraşmak, daha zordur galiba.
Zaten “yazı” başlı başına bir “benlik” taşır. Buna bir de belki de hakkettiği biçimiyle “Ben bilirim” cümlesi eklendiğinde, durum daha da netleşir. Hakkettiği biçimde diyorum, çünkü her haberci, özel haber yaptığı sırada ilgili yerlere danışır, kişilerdeki bilgileri karşılaştırır, gerekirse kitabi bilgiler kullanır. Hayata dair her şeyle ilgili bir fikri gelişen haberci, kendisine o kadarcık bilmişliği de layık görür.
Bilmişliğin birinci muhatabı, habercinin yakın çevresidir. Ayrıntılara takılan haberci, hayatta da ayrıntıların bulunmasını ister. O ayrıntı yoksa, çoğu zaman kendini mutsuz hisseder. Ayrıca o bilmişlikten gelen yönetim isteği, her aşamada kendini gösterir. Habercinin genel tavrı, “Hiçbir şeyi beğenmemesi”dir.
Kısa girizgâhtan sonra “Haberci ne yer, ne içer” diye merak edenlere Gürbüz Azak’ın Gazeteci Milleti adlı kitabını öneriyorum. Benim ortaokul yıllarımda Türkiye Gazetesi’nde yazan, kısa ve sevimli cümleler kuran, ancak meseleyi anlatmaktaki hüneriyle kendine hayran bırakan Azak, ilk gazeteciliğe başladığı andan itibaren karşılaştığı değişik olayları kaleme almış. Elimdeki kitap, 1997 basımı. Geçenlerde internette aradım, sanırım yeni baskısı yok. Oysa, haberciler için derslerle, gazeteciler için ise ortak zorlukların anlatıldığı anılarla dolu bir kitap Gazeteci Milleti. Kitapta en hoşuma giden durum, “Con Kemal”in başına gelenler.
1958 ya da 1959. Dönemin gazeteleri Kıbrıs Başpiskoposu Makarios hakkında haberler yayınlıyor. Ajansların geçtiği tüm haberler, zengin gazetelerin birinci sayfalarında. Ama o dönemde Şehir Gazetesi diye bir gazete var, ki bu gazete, maddi imkanları yüksek olmayan bir kuruluş. Herkes, yerli yabancı ajansların metinlerini yayınlarken, Şehir Gazetesi’nin Yayın Müdürü Con Kemal adıyla anılan Kemal Onan, çaresiz. Meslektaşlarının bir adım önüne geçmek için öyle bir haber yapmalı ki herkes “Yok artık” desin…Con Kemal, işte bu ortamda “İş başa düştü” deyip düşünür, düşünür, düşünür. Kıbrıs’ı, İngiltere’yi, Makarios’u tahlil eder. En sonunda da haberi yazdırır:
“Kıbrıs Başpiskoposu Makarios’u İngilizler görevden alıyor. Papaz, uzak bir adaya sürgün gönderilecek.”
Ertesi gün ortalık toz-duman. Paralı ve büyük gazetelerin sahipleri, yetkilileri sağı-solu arıyor, ama ses yok. Aynı günün akşamına doğru ajanslar “Flaş” koduyla haberi geçiyorlar:
“Kıbrıs Başpiskoposu Makarios görevden alındı ve Okyanus’taki Şeysel Adası’na sürüldü.”
Bu haberin ardından da İngiliz diplomatlar, Kemal Onan’a gelir, bu istihbaratı nereden aldıklarını sorarlar. Onan ise bozuntuya vermez, “Müsaade edin, bizim de bu kadarcık istihbaratımız olsun” der.
Kitapta anlatılan anılar, gerçekten birbirinden değerli. Ancak “Ben bilirim” duygusunun yoğun olduğu gazetecilere ilişkin bir örneği de aktarmadan edemeyeceğim. İşte Gürbüz Azak’ın kaleminden Necip Fazıl’a ilişkin bir misal:
“Sevenlerince üstad diye anılan şair-gazeteci-miz Necip Fazıl Kısakürek, ince elenip sık dokunmuş şahsiyet arayıcısıdır. İkinciliğe tahammülü olmamıştır. Birlikte çalıştığı kişilerin de hep birinci sınıf olmasını isterdi. Kendine güveni ise tükeneceğe benzemezdi.
Bir gün, ‘Üstad’, demişler… ‘Ansiklopedi Britannika, iki Türk şairden söz ediyor.’
Kısakürek derhal, ‘Öbürü kim’ diye sormuş.”
Peki gazetecilik yapan bir kişinin kazancı nedir? Gelin bu sorunun cevabını da Gürbüz Azak versin:
“Gazeteciliğin getireceği olağanüstü maddi bir kazanç yoktur. Emekliliği de tipik bir işçi emekli-liğidir. Habire okur, yazar ve çizersiniz. Geceler, eninde sonunda gündüzlere karışıp gidecektir. ‘Bugün günlerden ne’ diye sormaya daha otuz beşinizde başlayacaksınız. İş ve güçten bazen haftalar boyu çoluk çocuğunuzun yüzünü bile göremeyeceksiniz. Ama bütün bunlara rağmen yine de ve ille ‘Gazeteci’ olacaksınız. Gerçekten de gazetecilik, ‘Her şeyden fedakârlık etme’ mesleğidir.”
Habercilik zor, ama habercilerle arkadaşlık etmek, hatta daha da doğrudan söyleyeyim, uğraşmak, daha zordur galiba.
Zaten “yazı” başlı başına bir “benlik” taşır. Buna bir de belki de hakkettiği biçimiyle “Ben bilirim” cümlesi eklendiğinde, durum daha da netleşir. Hakkettiği biçimde diyorum, çünkü her haberci, özel haber yaptığı sırada ilgili yerlere danışır, kişilerdeki bilgileri karşılaştırır, gerekirse kitabi bilgiler kullanır. Hayata dair her şeyle ilgili bir fikri gelişen haberci, kendisine o kadarcık bilmişliği de layık görür.
Bilmişliğin birinci muhatabı, habercinin yakın çevresidir. Ayrıntılara takılan haberci, hayatta da ayrıntıların bulunmasını ister. O ayrıntı yoksa, çoğu zaman kendini mutsuz hisseder. Ayrıca o bilmişlikten gelen yönetim isteği, her aşamada kendini gösterir. Habercinin genel tavrı, “Hiçbir şeyi beğenmemesi”dir.
Kısa girizgâhtan sonra “Haberci ne yer, ne içer” diye merak edenlere Gürbüz Azak’ın Gazeteci Milleti adlı kitabını öneriyorum. Benim ortaokul yıllarımda Türkiye Gazetesi’nde yazan, kısa ve sevimli cümleler kuran, ancak meseleyi anlatmaktaki hüneriyle kendine hayran bırakan Azak, ilk gazeteciliğe başladığı andan itibaren karşılaştığı değişik olayları kaleme almış. Elimdeki kitap, 1997 basımı. Geçenlerde internette aradım, sanırım yeni baskısı yok. Oysa, haberciler için derslerle, gazeteciler için ise ortak zorlukların anlatıldığı anılarla dolu bir kitap Gazeteci Milleti. Kitapta en hoşuma giden durum, “Con Kemal”in başına gelenler.
1958 ya da 1959. Dönemin gazeteleri Kıbrıs Başpiskoposu Makarios hakkında haberler yayınlıyor. Ajansların geçtiği tüm haberler, zengin gazetelerin birinci sayfalarında. Ama o dönemde Şehir Gazetesi diye bir gazete var, ki bu gazete, maddi imkanları yüksek olmayan bir kuruluş. Herkes, yerli yabancı ajansların metinlerini yayınlarken, Şehir Gazetesi’nin Yayın Müdürü Con Kemal adıyla anılan Kemal Onan, çaresiz. Meslektaşlarının bir adım önüne geçmek için öyle bir haber yapmalı ki herkes “Yok artık” desin…Con Kemal, işte bu ortamda “İş başa düştü” deyip düşünür, düşünür, düşünür. Kıbrıs’ı, İngiltere’yi, Makarios’u tahlil eder. En sonunda da haberi yazdırır:
“Kıbrıs Başpiskoposu Makarios’u İngilizler görevden alıyor. Papaz, uzak bir adaya sürgün gönderilecek.”
Ertesi gün ortalık toz-duman. Paralı ve büyük gazetelerin sahipleri, yetkilileri sağı-solu arıyor, ama ses yok. Aynı günün akşamına doğru ajanslar “Flaş” koduyla haberi geçiyorlar:
“Kıbrıs Başpiskoposu Makarios görevden alındı ve Okyanus’taki Şeysel Adası’na sürüldü.”
Bu haberin ardından da İngiliz diplomatlar, Kemal Onan’a gelir, bu istihbaratı nereden aldıklarını sorarlar. Onan ise bozuntuya vermez, “Müsaade edin, bizim de bu kadarcık istihbaratımız olsun” der.
Kitapta anlatılan anılar, gerçekten birbirinden değerli. Ancak “Ben bilirim” duygusunun yoğun olduğu gazetecilere ilişkin bir örneği de aktarmadan edemeyeceğim. İşte Gürbüz Azak’ın kaleminden Necip Fazıl’a ilişkin bir misal:
“Sevenlerince üstad diye anılan şair-gazeteci-miz Necip Fazıl Kısakürek, ince elenip sık dokunmuş şahsiyet arayıcısıdır. İkinciliğe tahammülü olmamıştır. Birlikte çalıştığı kişilerin de hep birinci sınıf olmasını isterdi. Kendine güveni ise tükeneceğe benzemezdi.
Bir gün, ‘Üstad’, demişler… ‘Ansiklopedi Britannika, iki Türk şairden söz ediyor.’
Kısakürek derhal, ‘Öbürü kim’ diye sormuş.”
Peki gazetecilik yapan bir kişinin kazancı nedir? Gelin bu sorunun cevabını da Gürbüz Azak versin:
“Gazeteciliğin getireceği olağanüstü maddi bir kazanç yoktur. Emekliliği de tipik bir işçi emekli-liğidir. Habire okur, yazar ve çizersiniz. Geceler, eninde sonunda gündüzlere karışıp gidecektir. ‘Bugün günlerden ne’ diye sormaya daha otuz beşinizde başlayacaksınız. İş ve güçten bazen haftalar boyu çoluk çocuğunuzun yüzünü bile göremeyeceksiniz. Ama bütün bunlara rağmen yine de ve ille ‘Gazeteci’ olacaksınız. Gerçekten de gazetecilik, ‘Her şeyden fedakârlık etme’ mesleğidir.”