6 Kasım 2012 Salı 02:00:00
Küçük bir çocuk, annesinin eline yapışmış. Kurtuluş Caddesi’nde yürürken gördüğü oyuncaktan ayıramadı gözünü. Ne annesine bir şey söyledi, ne oyuncaktan vazgeçebildi.
Bakakaldı sadece.
Öyle çok da pahalı bir oyuncak değildi halbuki. Ben diyeyim 5, siz deyin 10 lira… Anne, belki de parasının olmamasından değil, ama bir yere yetişme çabasında olduğu için acele acele yürüyordu. Çocuğun o andaki isteğinin farkına bile varmadı.
Fakat o, tek çocuk değildi elbette. Onlarca çocuk, eve gittiklerinde kim bilir hangi oyuncakların, yiyeceklerin, giyeceklerin hayalini kuruyor. Ve kim bilir kaç çocuğun hayal ettiklerine ulaşacak maddi imkanı var.. Ve yine kaç çocuğun maddi imkanı olsa bile, elinden tutup da hayal ettiğine ulaştıracak tanıdığı, akrabası var…
Ya da kaçının yok?
***
Sadece çocuklar mı?
Düşünün bir:
Bankalar Caddesi’nden geçiyorsunuz. Hadi bankaları geçtiniz. Gözünüze pantolonlar, kazaklar, ceketler ilişti. Güzel meyvelerin etkisinden kurtulduğunuzu zannettiğiniz anda teknolojik ürünlerle karşılaştınız. Tam “Bunu da atlattık” dediğin zaman da burnunuza döner kokusu geldi, mest oldunuz. Yürüyorsunuz Zafer Müzesi’ne doğru. Simitler cezbetti bu sefer de sizi.
Anıtpark tarafından yürüyorsanız işiniz biraz daha kolay. Çünkü lokumcular, kaymakçılar, sucukçular Uzun Çarşı tarafında kalıyor. Sizin canınızın çekebileceği yiyecekler sınırlı. Biraz çekirdek, biraz mısır isteyebilir canınız. Nedense kan vermek istemezsiniz, o nedenle Kızılay Kan Bağış Otobüsü’nün yanından hızla geçiverirsiniz. İlerlersiniz, cips ve dondurma çeker canınız.
Anıtpark’taki çay bahçesinde biraz hava almak da isteyebilirsiniz.
***
Canınızın çektiği kaç yiyeceğe, giyeceğe, teknolojik ürüne sahip olabildiniz? Birine, birkaçına, hepsine ya da hiçbirine.
Ne fark eder?
Vitrinlerde, tezgahlarda gözümüze sokulan, aklımızın kalacağı, bizi bazen huzursuz bırakan, ama aslında “satılacak eşya” olmaktan ileri gitmeyen ürünleri görmek ve hissetmek zorunda bırakıldığımızın farkında mısınız?
***
Ekonomik sistemimizi ithal ederken, olduğu gibi ithal etmişiz. Hiç sorgulamadan, kendimize göre uyarlamadan.
Göz hakkına girmiyor mu, vatandaşın gözüne sokulan ürünler?
Her ne kadar “göz hakkı” sadece “yemek”le ilgili olarak düşünülse de, günümüzde ekonomik değeri olan ve elimizin ucuna getirilen hemen her üründe göz hakkı kavramının olduğunu düşünüyorum.
***
Peki ne yapabilir?
Benim önerim meyvelerin, kıyafetlerin, hatta dönerin bile “maketinin” konulması tezgahlara, vitrine. Gören, içeride nasıl bir ürün satıldığını anlasın, ama canı çekmesin.
Vatandaşı, zorla müşteri hâline getirmeyelim.
Zorla müşteri olanı da cebindekinden fazla harcamaya mecbur bırakmayalım.
Küçük bir çocuk, annesinin eline yapışmış. Kurtuluş Caddesi’nde yürürken gördüğü oyuncaktan ayıramadı gözünü. Ne annesine bir şey söyledi, ne oyuncaktan vazgeçebildi.
Bakakaldı sadece.
Öyle çok da pahalı bir oyuncak değildi halbuki. Ben diyeyim 5, siz deyin 10 lira… Anne, belki de parasının olmamasından değil, ama bir yere yetişme çabasında olduğu için acele acele yürüyordu. Çocuğun o andaki isteğinin farkına bile varmadı.
Fakat o, tek çocuk değildi elbette. Onlarca çocuk, eve gittiklerinde kim bilir hangi oyuncakların, yiyeceklerin, giyeceklerin hayalini kuruyor. Ve kim bilir kaç çocuğun hayal ettiklerine ulaşacak maddi imkanı var.. Ve yine kaç çocuğun maddi imkanı olsa bile, elinden tutup da hayal ettiğine ulaştıracak tanıdığı, akrabası var…
Ya da kaçının yok?
***
Sadece çocuklar mı?
Düşünün bir:
Bankalar Caddesi’nden geçiyorsunuz. Hadi bankaları geçtiniz. Gözünüze pantolonlar, kazaklar, ceketler ilişti. Güzel meyvelerin etkisinden kurtulduğunuzu zannettiğiniz anda teknolojik ürünlerle karşılaştınız. Tam “Bunu da atlattık” dediğin zaman da burnunuza döner kokusu geldi, mest oldunuz. Yürüyorsunuz Zafer Müzesi’ne doğru. Simitler cezbetti bu sefer de sizi.
Anıtpark tarafından yürüyorsanız işiniz biraz daha kolay. Çünkü lokumcular, kaymakçılar, sucukçular Uzun Çarşı tarafında kalıyor. Sizin canınızın çekebileceği yiyecekler sınırlı. Biraz çekirdek, biraz mısır isteyebilir canınız. Nedense kan vermek istemezsiniz, o nedenle Kızılay Kan Bağış Otobüsü’nün yanından hızla geçiverirsiniz. İlerlersiniz, cips ve dondurma çeker canınız.
Anıtpark’taki çay bahçesinde biraz hava almak da isteyebilirsiniz.
***
Canınızın çektiği kaç yiyeceğe, giyeceğe, teknolojik ürüne sahip olabildiniz? Birine, birkaçına, hepsine ya da hiçbirine.
Ne fark eder?
Vitrinlerde, tezgahlarda gözümüze sokulan, aklımızın kalacağı, bizi bazen huzursuz bırakan, ama aslında “satılacak eşya” olmaktan ileri gitmeyen ürünleri görmek ve hissetmek zorunda bırakıldığımızın farkında mısınız?
***
Ekonomik sistemimizi ithal ederken, olduğu gibi ithal etmişiz. Hiç sorgulamadan, kendimize göre uyarlamadan.
Göz hakkına girmiyor mu, vatandaşın gözüne sokulan ürünler?
Her ne kadar “göz hakkı” sadece “yemek”le ilgili olarak düşünülse de, günümüzde ekonomik değeri olan ve elimizin ucuna getirilen hemen her üründe göz hakkı kavramının olduğunu düşünüyorum.
***
Peki ne yapabilir?
Benim önerim meyvelerin, kıyafetlerin, hatta dönerin bile “maketinin” konulması tezgahlara, vitrine. Gören, içeride nasıl bir ürün satıldığını anlasın, ama canı çekmesin.
Vatandaşı, zorla müşteri hâline getirmeyelim.
Zorla müşteri olanı da cebindekinden fazla harcamaya mecbur bırakmayalım.