Murat Arısoy

İlk gündem seçim sistemi olmalı

Murat Arısoy

14 Haziran 2011 Salı 03:00:00
  Bir haberle başlayayım:
“2002’de yüzde 35’le Meclis’in üçte ikisini, 2007’de yüzde 47 ile beşte üçünü alan AK Parti, yüzde 50’nin üzerindeki oya rağmen bu oranlara ulaşamadı ve 327 milletvekilinde kaldı.”
3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra oluşan Meclis tablosuna Adalet ve Kalkınma Partisi’nden de Cumhuriyet Halk Partisi’nden de ciddi bir itirazın geldiğini hatırlamıyorum. Oysa 550 vekil, halk iradesinin yüzde 55-60’ını alan iki partinin saflarındaydı. Bu ciddi bir adaletsizlikti. Adaletsizlik ibresi muhalefet partilerini gösteriyordu.
2007 seçimlerinde de herkes bulunduğu yerden memnun gözüküyordu. Adalet ve Kalkınma Partisi, kucaklayıcı bir balkon konuşmasıyla takdir toplarken Meclis’e giren CHP ve MHP “Milletimiz bize muhalefet görevi verdi” demeçleriyle duruma razı oldu. 2002 seçimlerine göre biraz daha fazla temsilin olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bu sefer adaletsizlik ibresi iktidar partisini göstermişti ve iktidar partisinin oyu yüzde 47 olmasına rağmen çıkardığı milletvekili sayısında düşüş yaşanmıştı.
2002’de de 2007’de de seçim adaletsizliğinden bahsedilmedi. Zira gözlemlendi ki Meclis’e giren her parti, giremeyen partilerin -ki burada Meclis’e girip girilmemesi değil, temsil önemli- durumunu unutmuş gibiydi.
2002’deki duruma ses çıkarmayan, hatta durumdan yararlanan hükümet, öyle görülüyor ki gündeme ilk olarak Siyasi Partiler Kanunu ve seçim sistemini getirecek. Çünkü haberde aktardığım şekliyle, ortada bir haksızlık varmış gibi görünüyor. Ama o haksızlık zaten seçim sisteminin ve Siyasi Partiler Kanunu’nun esasında yok mu? Yeni Meclis’in ilk yapması gereken iş, seçim sistemi ve Siyasi Partiler Kanunu’nu ciddi bir biçimde değiştirmek olmalı. Tabii Başkanlık Sistemi’nde ısrar edilecekse, bu yazdıklarımın bir hükmü yok. Benim yazdıklarım, mevcut siyasi sistemle alakalı. Şimdi denebilir ki “Seçmen, iki partili rejim istiyor, partilerin oy oranları da bunu gösteriyor.” Bu tezde ciddi mantık hataları bulunuyor. Zira biliyoruz ki Büyük Birlik Partili, Halkın Sesi Partili, Saadet Partili, Demokrat Partili, Milliyetçi Hareket Partili, hatta Barış ve Demokrasi Partili vatandaşımız, “Oylar Bölünmesin Demokrasisi”ne ayak uydurarak Adalet ve Kalkınma Partisi’ne oy verdiler. Keza, birtakım Demokratik Sol Partili, İşçi Partili, Türkiye Komünist Partili, Emek Partili vatandaşlarımız da yine “Oylar Bölünmesin Demokrasisi”ne katılarak Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy verdiler. Bu “Oylar Bölünmesin Demokrasisi”nin kaynağı ise yüzde 10 barajıdır. Seçmen, 2002’de bunu çok net tecrübe etti. MHP, Genç Parti’nin ve Doğru Yol Partisi’nin yüzde 10’luk barajı zorladığı bir seçimde bu üç parti baraja takılınca, iktidar partisi bir dahaki seçimde bunu kullandı: “Oylar bölünmesin, aynı programı savunuyoruz. Ama bizim daha çok şansımız var.” Baraj, sadece iktidar partisinin işine yaradı demek haksızlık olur. Anamuhalefet partisi de baraj sorununu kendi lehinde kullandı. Özetlemek gerekirse, Meclis’e giren partilerin aldıkları oyların bir bölümünün “Oylar Bölünmesin Demokrasisi”nin eseri olduğu açık. Diyelim yüzde 5’lik baraj olsa, şu anda bindelik dilimlerle ifade edilen partiler, daha ciddi çalışmaz mı, daha dişli rakipler çıkarmaz mı iktidar partisi ve muhalefet partisinin karşısına? Yüzde 10’luk baraj, daha seçimin başlangıcında o partilerin mağlup olacağının ilanı anlamına geliyor. Bir de şunu unutmamak gerekir: Türkiye Cumhuriyeti, taa Orta Asya’dan göçten bu yana birçok kültürü içinde barındıran ve o kültürleri harmanlayarak ayakta kalan bir milletin vücuda getirdiği bir devlet. Bu devletin bütün yasama, yürütme işlemlerini 3-4 partiyle sınırlamak, o çok anlatılan “ileri demokrasi” tanımıyla bağdaşmaz. Bunun formülü, seçmeni ürkütmeyecek, “Oylar Bölünmesin Demokrasisi”ni işletmeyecek bir seçim barajından geçiyor.
Küçük partiler adı altında sınıflanan partileri vuran seçim sisteminin bir boyutu, 2011 seçimlerinde iktidar partisini vurdu. Diyelim Afyonkarahisar’da yüzde 60 oy alan bir partinin 4 milletvekili çıkarması beklenirken o parti 3 milletvekili çıkardı. Ve o zaman geldi aklımıza “adaletsizlik”.
2011 seçimlerine bakarsak, millet iradesinin yüzde 90’ının Meclis’te temsil edildiği görülüyor. Ama dediğim gibi bu asıl bir irade değil. Seçmen açısından “Aman benim oy verdiğim parti baraj altında kalacak zaten. Ben baraj altında kalacak partiye oy vereceğime Meclis’e girmeyi garantilemiş birkaç partiden birine oy vermeliyim” düşüncesiyle hareket edilen, seçilen açısından da “Benim partim zaten Meclis’e girecek. Benden başkasına oy verirseniz oy boşa gider” propagandasıyla yürütülen bir seçim olgusunun sonucu bu.
Siyasi Partiler Kanunu ile seçim sistemiyle ilgili yüzde 10’luk baraj, temsilde adaletsizlik konularının yanı sıra Meclis’e kendi isimleriyle girip grup oluşturan partilere Hazine yardımının kesilmesi de gündeme gelmeli. Aslında yine gelip adaletsizlik kelimesine uğruyoruz. Çünkü 2011 seçim sürecinde gördük ki Adalet ve Kalkınma Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi, Hazine’den aldıkları büyük paralarla ülke menfaatine en ufak bir katkı sunmadılar. Her 3 parti de mitinglerde, televizyon ve gazete reklamlarında halkın ve devletin parasını har vurup harman savurdular. Hazine’den en çok parayı alan partinin gıda yardımı, çeyrek altın, nakit para dağıttığı gibi bazı söylentiler de yayıldı bununla birlikte.
Yardımların bir mantığı da yok. 2007’den 2011’e kadar düzenli olarak her yıl Hazine yardımı alan Adalet ve Kalkınma Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi 2011’de Genel Seçimler olduğu için bir de Hazine’den seçim yardımı aldılar. Diğer 25 partinin günahı ne? Yine diğer konularda olduğu gibi bu konuda da alan partilerin sesi çıkmadı, almayan partilerin sesi de duyulmadı, duyurulmadı.
Özetlemek gerekirse: Yeni Anayasa tartışmaları bir haftaya kalmaz başlar. O nedenle Yeni Anayasa yapılırken seçim ve siyasetle ilgili 3 büyük adaletsizliğin de ortadan kaldırılması gerekiyor. İşte o zaman Türkiye’nin ileri demokrasi yo-lunda adım attığını düşünebiliriz.
UYARIsoy: CHP-MHP arasında, AK Parti-BDP arasında oy alıp vermelerin yaşandığı söyleniyor. Her seçimde bu tür gelişmeler yaşanabilir. Ancak bana göre MHP’yi Meclis dışına itme amacını taşıyan “Kaset” konuları, CHP’nin oylarını düşürdü. Kanımca, AK Parti ile MHP arasında gidip gelen seçmen, AK Parti’ye oy verdi. MHP’nin baraj tehlikesi yaşadığını gören bir kısım sosyal demokrat ve biraz daha marjinal kesim, MHP’ye karşı bir komplo yapıldığı tahlili ile MHP’nin ayakta kalmasını istediler ve MHP’ye oy verdiler. O oylar, normal koşullarda CHP’nin hanesine yazılacaktı. Hal böyle olunca kaset, en çok CHP’yi vurdu.

Yazarın Diğer Yazıları