Murat Arısoy

İnsan dediğin… – Kocatepe Gazetesi

Murat Arısoy

10 Şubat 2013 Pazar 02:00:00
  İnsan olmakla gururlanıyoruz, hatta kendimizi büyük görüyoruz bu vasıfla.
Düşünebiliyoruz, konuşabiliyoruz, tepki verebiliyoruz.
Ya da tam tersi.
Yeri geldiğinde düşünmeden hareket ediyoruz, susuyoruz, tepkisiz kalıyoruz.
Sabrediyoruz, sinirleniyoruz.
Anlaşıyoruz, anlaşamıyoruz.
Fakat “insan”ın gerçek anlamı, bütün bunlardan öte olsa gerek değil mi?
İnsanı insan yapan nedir?
Kendisine özgü hareketleri mi, yoksa başka manâlar aramalı mıyız?
“İnsan, insanın kurdudur” dediler bize eğitim dönemimizde. Bu yaklaşım temsil ettiğimizi savunduğumuz medeniyete ait değil. Temsil ettiğimizi savunduğumuz medeniyet, insanı önemseyen, dünyanın merkezine koyan üsluba sahip. Ondandır ki “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” denilmiş.
Günümüze bakarsak, “devletin yaşaması” başlı başına mucize. Çünkü şehir düzenlemelerinde de devlet düzenlemelerinde de öncelik “insan” değil.
Önümüze çıkan her düzenlemede öncelik “insan”ın oluşturduğu kurum ya da araçlar. İnsanın huzuru ve refahı ise ikinci, bazen üçüncü planda kalıyor.
Sadece büyük düzlemlerde bakmayalım “insan” meselesine. Büyük düzlemlerde nasıl insan arka plandaysa, kişisel anlamda da “benden sonrası tufan” anlayışı, temsil ettiğimizi savunduğumuz medeniyetle uzaktan-yakından ilgili değil.
İnsan, “düşünen, konuşan, muhakeme eden varlıktır” deyip geçebiliriz. Bu, kolay yöntem.
Günümüzde ise sadece düşünmek, sadece konuşmak, sadece muhakeme ve karar yetisine sahip olmak yeterli gelmiyor.
Günümüzün en büyük eksikliği vicdan.
Vicdan kavramı, sözünde durmayı, merhameti, iyiliği, ikramı, itinayı, iltifatı, gönül almayı, ince fikirliliği de beraberinde getiriyor.
Güzelliklerin sınırı yok, siz buna istediğinizi ekleyebilirsiniz.
Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun “Bilim ile gönül birleşmeli” dediği gibi, vicdanımızla düşünce kabiliyeti birleşmeli.
HANGİ MEDENİYET?
Şimdi durup sorabilirsiniz: İyi de temsil ettiğimizi savunduğumuz medeniyet nedir?
Bunun cevabını şöyle verebiliriz: Birincisi, genlerimizde Orta Asya’dan getirdiğimiz özelliklerimiz var. Bunlarla hep övünürüz.
İkincisi İslâmiyet’in kabulü ile İslâm medeniyetini benimsedik. İslâm’ın bayraktarlığını yaptığımızı iddia etmekte üstümüze yok.
Tabii, medeniyetimiz göçlerle, acılarla, savaşlarla yoğrulmuş. Orta Asya’da ya da Anadolu’da kalmamışız. Sibirya’dan Balkanlar’a kadar geniş coğrafyalarla etkileşim hâlinde olmuşuz. Ağzımızı her açtığımızda “Biz, barış ve kardeşlik götürdük” dediğimiz topraklardan da çok şey öğrenmişiz. Sömürülen milletler, belki de bize sömürülmemeyi öğretmiş.
Temsilcisi olduğumuz savunduğumuz medeniyet, Türk-İslâm kültürünün yanında, mazlum diğer milletlerin de tuzunu, çorbasını barındırıyor.
Böyle ihtişamlı bir hafızası olan bizler, bugün, neyi nasıl temsil ettiğimizi ya da temsil edemediğimizi düşünüyor muyuz?
ZENGİN OLSAM…
Dünyadaki ağır imtihanlardan birisi, “mal bolluğu” ile oluyor. 7 neslinize yetecek “dünyalık”ınız var meselâ. Har vurup harman savurabilirsiniz de, mazlumun ve mağdurun yararına harcayabilirsiniz de.
Tercih sizin.
Servete sahip olan, serveti kendi mahareti sonucunda edindiği izlenimine varırsa, vay hâline. O zaman servet sahibi ne malını paylaşabilir, ne yardım edebilir. Hatta “Ah bir yolu olsa da vergi de vermesem” diye düşünebilir kimi zaman.
Servetin “emaneten” verildiği bilen ise eminim, mutlu olur. Paylaşır, dua alır, sever, sevilir.
Bir sohbette, ruhunun güzelliği yüzüne yansıyan, gözleri pırıl pırıl ışıldayan bir kişi şöyle dedi:
“Ben zengin olsam, paramı yoksulların yararına kullanmak isterim. Yaşlıları, kimsesizleri, ihtiyaç sahiplerini sevindiririm. Bir sürü zeki ama yoksul çocuk var. Onları isim isim belirlerim. Gücümün yettiği kadarını alır, kolejse kolejde, özel okulsa özel okulda eğitim almasını sağlarım. Yetim ya da öksüzse Darüşşafaka’ya yerleşmesi için her türlü eğitim desteğini veririm. Bir kişinin bile elinden tutsam kârdır. Bir kişinin bile hayatını değiştirsek, vicdanımız ne kadar rahatlar.”
DİKTİLER YEDİK, DİKELİM YESİNLER
Türk Tarihi’nin önemli siyaset adamlarından olan Nizamülmülk, Siyasetname adlı eserinde bir hikâye rivayet eder. O hikâye şöyledir:
Sasani hükümdarlarından Nuşirevan Âdil, maiyeti ile birlikte ava giderken, bir köyün yakınında bir ihtiyarın yere ceviz fidanı diktiğini gördü. Cevizin 20 ya da 30 senede meyve veren bir ağaç olduğunu bilen hükümdar sordu:
-Ey ihtiyar, ceviz mi dikiyorsun?
-Evet padişahım
-Ondan yemek için kaç sene yaşayacaksın?
-Padişahım, diktiler yedik, dikelim yesinler…

Yazarın Diğer Yazıları