Terör devleti İsrail, tam bir yıldır Filistin’de soykırım uyguluyor. Amerika Birleşik Devletleri ve yancıları (Yanki ve yancıları mı demeliyiz) İsrail’in her hareketine sınırsız destek veriyor. ‘Uluslararası kamuoyu’ denilen, başı sonu belirsiz kesim, zaten emperyalizmin oyuncağı olduğu için İsrail’in Filistin’de yaptıklarını meşru göstermeye çalışıyor.
Devletler sus-pus. Göstermelik atılan füzeler, soykırıma verilmesi gereken cevap mıdır; takdir sizin.
Diğer taraftan, devletlerin sessizliği, insanları korkutmamaya başladı.
Özellikle Norveç, Danimarka, Finlandiya gibi savaş-çatışma bölgelerinden hayli uzak olan ülkelerde Filistinlilerin direnişini merak ediliyor.
Bu merak, kitlelerin İslam’a yönelişinin altyapısını sağlıyor.
“İsrail’in insanlık dışı uygulamalarına hangi akıl ve hangi ruhla karşı koyuyorlar” diye soran Avrupalılar, sonuç olarak İslam’ı buluyorlar.
Her şerde hayır, her hayırda şer bulunduğunu bildiğimiz için, süreç bize garip gelmiyor.
Bir taraftan da gönül coğrafyamızın sınırları içinde bulunan Filistin’e tüm imkanlarımızla destek oluyor muyuz, o tartışılır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Vadedilmiş topraklar hezeyanıyla hareket eden İsrail yönetiminin tamamen dini bir fanatizm ile Filistin ve Lübnan'dan sonra gözünü dikeceği yer bizim vatan topraklarımız olacaktır. Şu anda bütün hesap bunun üzerinedir” açıklaması son derece önemli.
Zaten İsrail’in yöneticilerinin sosyal medyada paylaştıkları sözde haritalar, kullandıkları söylemler de hedeflerini açıkça ortaya koyuyor. Türkiye’ye doğrudan saldıramasalar bile Türkiye’nin güneyinde 4 devleti kapsayacak Kukla Devlet-Teröristan kurulmasını destekleyecekler.
Bana kalsa, bugün NATO’dan çıkar; İncirlik ve Kürecik’teki Amerikan üslerini kapatır; İsrail’de üretilen, İsrail’e destek veren tüm ürünlerin Türkiye’ye girişini ikinci bir emre kadar yasaklarım.
Benim hissimi, yöneticilerimiz de paylaşıyordur şüphesiz.
Siyaset, ülkeler arası ilişkiler, güç dengeleri, istihbarat gibi birçok dengeye göre hareket edilmesini normal karşılıyorum.
Ama Türk’ün çelik tokadının da zalimlerin kafasına inmesini görmeden içimin yağları erimeyecek!
Fakat biliyor musunuz?
İsrail’in sonu yakın. Buna inanıyorum.
Çünkü anneler tanıyorum, 40 günlük bebeklerini severken dualarına Filistin’i katan…
Mazlumun ahının yerde kalmayacağını biliyorum.
“Zulmün artsın” bedduasının öznesi olan, kendi inançlarına göre cumartesi günleri elektrikli eşya bile kullanmamaları gerekirken, 7 Ekim 2023/Cumartesi günü elektronik silahlarla soykırım başlatan terör devleti İsrail, sona doğru yaklaşıyor.
Bize düşen, İsrail’den sonrasının planlarını yapmaktır.
HAYVAN HAKLARI
Dün, Hayvan Haklarını Koruma Günü idi. Bu özel gün ile ilgili farklı kurum ve kuruluşların bültenleri yayınlandı, mesajlar gönderildi. Hayvanların birer canlı olduğu, canlarının güvende olması gerektiği vurgulandı. Bu temennilere katılmamak elde değil. Burada benim itiraz ettiğim nokta ifrat ile tefrit dengesidir. İfrat, çok ileri gitme; tefrit çok geri kalma anlamında kullanılır. Biz hayvan hakları başlığında ifrat ve tefrit arasındaki dengeyi koruduğumuz zaman asıl amaca ulaşırız.
Son zamanlarda pek çok konuda olduğu gibi hayvan hakları konusunda da ortadan ikiye bölündük. Kendini hayvan hakları koruyucusu olarak tanıtanlar “Hiçbir hayvana müdahale edilemez” noktasına gelirken, karşı taraf ise “Sokaktaki tüm hayvanlar öldürülsün” cümleleri kurabiliyor. Her iki görüşe de mesafeliyim. Tabii ki Yunus Emre Hazretleri’nin öğrettiği gibi yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevmek büyük bir meziyet. Aklımızda tutalım. Allah’ın yarattığı tüm varlıklar, sonsuz bir sevgiyi ve saygıyı hak ediyor. Bununla birlikte insanlar arasındaki iletişimi nasıl “başka birisinin özgürlüğünün kısıtlanmaması” şeklinde çerçeveliyorsak; hayvanlar ile insanlar arasındaki bağı da “öncelikle insanın yaşam hakkı” penceresinden değerlendirmemiz gerekiyor.
‘Sokak hayvanlarının saldırganlığı’ denilince ister istemez iri kıyım köpeklerin durumlarını göz önüne getiriyoruz. Bir kedinin “saldırısında” ağır yaralanan kimseyi duymadım zira.
Sokak hayvanlarının saldırma ihtimali zaten biliniyor; bu onların suçu değil. Yeterince beslenmedikleri için vücutlarının salgısıyla hırçınlaşabiliyorlar.
Güvercinlerin su içmesini bile düşünen imparatorluk torunları olarak, sokak hayvanlarının aç kalmasını engellemek için elbirliğiyle çalışabiliriz. Benim dikkat çekmek istediğim nokta, temizlikle ilgili. Sokakta kendi başına bırakılmış hayvanlar, içgüdülerinden gelen toprak eşelemeyi yaptıkları halde eğitimli olmadıkları için kaldırımları, yolları, kısacası buldukları her yeri pisletebiliyor. Hayvan dışkısı, birçok bakteriyi barındırdığı için büyük hastalıklara neden olabiliyor. Özellikle ilkokul ve ortaokul çevrelerindeki kaldırım ve yollara dikkatli baktığınızda sokak hayvanlarının “eser”lerini görebiliyorsunuz. Bu pislikten de kurtulmanın yolunu bulmamız lazım. Aksi takdirde sokak hayvanları nedeniyle meydana gelen farklı salgınlarla karşılaşabiliriz.
Sokak hayvanları konusunda sadece tedavi, sadece tedavi gibi yöntemler yerine gerçekten bu konuda uzmanlaşmış kişilerin desteğiyle geniş çaplı bir çalışmaya ihtiyaç var. Sokak hayvanlarının saldırganlıklarının asıl nedeni bulunmalı, ayrıca sokak hayvanlarına tuvalet eğitimi mutlaka verilmeli. Beslenmiş, eğitilmiş, biraz da sevgi görmeye alışmış sokak hayvanlarının kimseye zararı olmayacaktır. Bununla birlikte vatandaşlara da sokak hayvanlarının saldırı ihtimallerine karşı nasıl koruncakları, sokak hayvanlarını ürkütmeden nasıl yollarında ilerleyecekleri ile ilgili bilgilendirme yapılmalıdır.