Türkiye Cumhuriyeti, bundan 101 yıl önce 29 Ekim’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Anayasa değişikliğinin kabulü ile ilan edildi. Cumhuriyet kelimesinden, milletin kendi kendisini yönetmesi anlaşılıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu koşullarda ise milletin kendi kendini yönetmesi fikri, çağına göre çok ileri bir ülkü.
1923 yılında, bu topraklar üzerinde 60 yılı aşkın bir süredir yaşanan değişim ve dönüşüm çabalarına, 10 yıllık kesintisiz savaş durumu da eklenmiş; ülkemizin pek çok bölgesi düşman işgaline uğramıştı.
Böyle bir ortamda milletin önceliği elbette yönetim şekli değil, içinde bulunulan durumdan kurtulmaktı. Cumhuriyet, işgalden kurtulma sürecini zaferle taçlandıran Milli Mücadele’nin sonunda ilan edildi. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti, bir yönetim biçiminden çok bu milletin bağımsızlık aşkının da bir sonucu olarak yorumlanmalı.
Ayrıca yine Cumhuriyet’in ilan edildiği dönemde, yetişmiş insan gücünün zayıfladığı, üretimin neredeyse olmadığı bir ülkeydik. Dolayısıyla tam anlamıyla Avrupa tarzı, ekonomik özgürlükleri sınırsız tanımlayan bir devlet olamazdık; tam anlamıyla Sovyetler gibi bir sistemi getirmek de milletimize uymazdı. Bu nedenle Cumhuriyet, Türkiye için aynı zamanda karma ekonomi modelinin simgesidir.
Cumhuriyet, aynı zamanda Milli Mücadele sonrası elde kalan kadroların en uygun şekilde görev dağılımıyla kullanılması anlamına da geliyor. Cumhuriyetin memur kadrosunun memleketin her yerinde görev yapması, böylelikle her bölgeden insanın birbirileriyle temas kurması; bağımızı kuvvetlendirdi; ulus-devlet modelinin yerleşmesini sağladı.
Cumhuriyet’i birçok yönden incelemek mümkün. Ancak benim üzerinde durmak istediğim nokta, Cumhuriyet kadrolarının “kimsesizlerin kimsesi” olmayı arzu ettikleridir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları yokluk ve yoksullukla daha öğrencilik yıllarında tanışmış, devlet görevi sırasında kimi zaman maaşlarını almakta bile zorlanmış. Atatürk ve silah arkadaşları arasında ‘bey’ olan yok, hepsi alınlarının teriyle, cephedeki başarılarıyla ‘paşa’ olmuş. Dolayısıyla milletin ne yaşadığını, ne yaşamadığını yakından bilen bir kurmay kadrosu var Cumhuriyet’in.
“Kimsesizlerin kimsesi” tesadüfi bir yakıştırma değil.
‘101 yıl sonra sosyal medya paylaşımlarında kullanırlar’ düşüncesiyle üretilmiş bir kelime topluluğu da değil. Hayatın gerçekliğinden süzülüp gelen, bile-isteye kullanılan bir tanım.
Atatürk’e atfedilen sözlerin bir kısmının Atatürk’e ait olmadığını öğrendiğimde hayli üzülmüştüm. O nedenle altına Atatürk imzası atılan özdeyişlerin nerede ve hangi şartlarda söylendiğine ulaşmaya çalışırım.
Cumhuriyet’in Halkçılık ilkesinin temelini oluşturan “Kimsesizlerin kimsesi” tanımının kaynağını, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi tarafından yayınlanan Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’nde bulabildim.
1 Kasım 1928’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Üçüncü Dönem İkinci Toplanma Yılı’nın açış konuşmasını yapan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, şu ifadeleri kullanmış:
“Öksüzlerin haklarını korumak için ittihaz ettiğiniz tedbirlerin bugünkü verimi cidden sevindirecek bir neticedir. Eski adliye, eski zihniyet ve eski usullerden, üç sene evvel ancak üç yüz sekiz bin lira meydanda bulmuş olan Cumhuriyet, bugün Emlâk ve Eytam Bankasına altı milyon iki yüz yirmi bin küsur lira teslim etmiş bulunuyor. Cumhuriyetin bilhassa kimsesizlerin, kimsesi olduğunu yeniden ispat eden bu neticeyi memnuniyetle takdirinize arzederim.”
Çok küçük yaşlarda yetim kalan Mustafa Kemal Paşa’nın, Cumhurbaşkanı unvanıyla katıldığı Türkiye Büyük Millet Meclisi açılış töreninde öksüzlerle ilgili bu cümleleri kurması dikkate değer.
Ayrıca bahsi geçen konuşmada, İzmir’de meydana gelen deprem, bu depremden etkilenen Kalecik ve Torbalı halkının durumları; kuraklıktan etkilenen memleketler, Kızılay’ın geldiği nokta gibi konular da yer alıyor.
“Kimsesizlerin kimsesi” tanımının çerçevesi o kadar geniş ki…
Şöyle düşünelim:
İşgal yıllarında vatan kimsesizdi. Gazi Paşa ve arkadaşları vatanın kimsesi oldu.
Milli Mücadele’den sonra vatandaş kimsesizdi. Cumhuriyet vatandaşın kimsesi oldu.
Tarım, sanayi, üretim kimsesizdi, Cumhuriyet kimsesi oldu.
Deprem, sel gibi doğal afetlerde Cumhuriyet, “kimsesizlerin kimsesi” olacak kurumların devamını sağladı.
Yeri geldi, siyaset kurumu kimsesiz hissetti kendi. Cumhuriyet, siyaset kurumunun da kimsesi oldu.
Cumhuriyet’in hayatın içinden çıkardığı ve binanın güçlü temelleriyle bugünlere gelmesini sağlayan “kimsesizlerin kimsesi” tanımına, içinden geçtiğimiz zorlu şartlarda yine ihtiyacımız var.
Vatandaş da, siyaset kurumu da, tarım da, üretim de kendine destek olacak bir baba omzu, bir kimse arıyor.
“Kimsesizlerin kimsesi” tanımına uygun işlerimizi artırdığımızda çağdaş medeniyetler seviyesinin de üzerine çıkma ülkümüze hep birlikte ulaşabiliriz.