18 Ocak 2011 Salı 02:00:00
Çok sık kullanılan tabirle “modern göçebe”ydik biz. 20’nci yüzyılda, 21’inci yüzyılda 5 ya da 6 yıllık farklı ikametlerle geçti. Çok dost edindik, iyi arkadaşlarımız oldu. Farklı insanlar tanıdık, farklı hikayeler dinledik. O hikayeleri dinlerken, esasen, bizim de anlatacak hikayelerimiz birikti.
Devlet git dedi, gittik. Gel dedi geldik. Otur dedi oturduk, kalk dedi kalktık. Gocunmadık hiç. Devlet görevi, sadece Cumhuriyet’ten beri değil, Oğuz Kaan’dan beri kutsaldı bizim için. Müesses nizam diye nitelenen o yüce, dönem dönem kutsallaşan organizmanın sağlıklı yaşaması için elimizden geleni yaptık.
Aramızda çürükler de vardı elbette. Gördükçe, farkına vardıkça temizlemeye çalıştık. Ne kadar başardıysak artık, ne kadar elimizden geldiyse mücadele ettik.
Şikayet etmedik pek, doğrusu budur dedik.
Hangi iktidar gelirse gelsin, fişledi bizi. Sağcı hükümet solcu dedi, solcu hükümet ise sağcı. Namaz kılmamız suç oldu, namaz kılmamamız da.
Sendikalara üye olduk, sesimiz duyulsun diye. Sonra yine bir baktık ki tüm sendikalar eşitmiş, ama bazı sendikalar daha eşitmiş… Hangi dönemde olursak olalım, mutlaka iktidara yakın bir sendika, “bizim” haklarımızı savunduğunu iddia etti. Aslında savunulan konu, bizim çıkarlarımız değil, sendika başkanları ya da yöneticilerinin çıkarlarıydı. Hazmettik… Hem hazmetmesek ne olacaktı ki… Gerçekten “söz, yetki, karar” çalışanlarda mıydı?
Hadi canım siz de… Söz, yetki, karar sendika başkanlarındaydı. Bizim ise niteliğimiz değil, niceliğimiz önemliydi. Kamu Personeli Seçme Sınavı’nda başarılı olsak, işyerine başvuru için gitsek yine de yaranamıyorduk. Sendikaya üye olmamız gerekiyordu. Ah keşke bu istek “örgütlü toplum” idealinden ortaya çıksaydı. Hayır, bu isteğin ana amacı daha çok üye kazanıp adımıza söz söylemekti. Belli dönemlerde görüşlerimiz dile getirilirmiş gibi yapılıp diğer dönemlerde herkes kendi derdine düşerdi.
Anlayacağınız, ezilen, her yerde ezilen…
Ama aktarmak istediğim bu değil. Memur adam, memur kadın, devletin işlerini dört başı mamur yürütmek isterken kendi evini de geçindirmek zorundadır tabii ki. Kıt kanaat ve şükür içinde kurulur sofralar.
Ama bir memur ailesindeki çocukların en büyük özellikleri, hiçbir zaman bedenlerine göre kıyafet, ayaklarına göre ayakkabı giyememeleridir.
Pantolon alacaksanız, 2 beden büyüğünü alırsınız. Seneye, ondan sonraki seneye de giyebilmek için. Ama aldığınız pantolon, aldığınız vakit bedeninize uymaz, zira bol gelir. 2 sene sonrasını hesaplayarak aldığınız pantolonu, ancak 1 yıl rahat giyebilirsiniz. 2’nci senesinde ya boyunuz uzamıştır ya da şişmanlamışsınızdır. Dar gelir. Hatta dar gelmek de ne, pantolon, ayağınızdan bile geçmez. Hadiii, pantolon sizin ihtiyacınızı karşılamayacak durumda. O zaman atmak da olmaz. Soruşturun bakalım ihtiyacı olar birilerini…
Ayakkabıda da aynı sorunla karşılaşırsınız… Büyük numara ayakkabı alırsınız, ayak parmaklarınız ve topuklarınızda boşluk kalır. Ayakkabının içini doldurmak için pamuk doldurursunuz ya da iki-üç çorap yahut kışlık yünlü çorap giyersiniz. İleride de giyilsin düşüncesiyle aldığınız ayakkabı, “ileri” zannettiğiniz zaman geldiğinde ayakkabı vurmaya başlar. Hem ayakkabının dar gelmesi, kıyafetin dar gelmesi gibi bazı müdahalelerle aşılacak bir sorun da değil. Vurdu mu acıyı çekersiniz, çıkarı yok.
Büyük kıyafet ya da elbise alma hadisesi, giderek bir alışkanlığa dönüşür. Yani ergenlik dönemi bitse bile çocuğun, artık eli, ayağının gelişimi dursa bile 2 sene sonrasına göre alışveriş yaparsınız. 2 sene sonrasında yaşayacağınızın teminatını almışsınız gibi…
Nereden çıktı bu memur yazısı şimdi? Öyle ya milletvekili olmak isteyen kişilerin adaylık açıklamaları, rektörlük seçiminde aday olanların ziyaretleri, yatırımlar, ulusal gündem, yerel gündem… Bir sürü konu var. Her şey yazılabilir… Lakin bu süreçte içinden geldiğim ve orta direğin sembolü haline gelmiş “memur”un da hatırlanmasını istedim.
Çok sık kullanılan tabirle “modern göçebe”ydik biz. 20’nci yüzyılda, 21’inci yüzyılda 5 ya da 6 yıllık farklı ikametlerle geçti. Çok dost edindik, iyi arkadaşlarımız oldu. Farklı insanlar tanıdık, farklı hikayeler dinledik. O hikayeleri dinlerken, esasen, bizim de anlatacak hikayelerimiz birikti.
Devlet git dedi, gittik. Gel dedi geldik. Otur dedi oturduk, kalk dedi kalktık. Gocunmadık hiç. Devlet görevi, sadece Cumhuriyet’ten beri değil, Oğuz Kaan’dan beri kutsaldı bizim için. Müesses nizam diye nitelenen o yüce, dönem dönem kutsallaşan organizmanın sağlıklı yaşaması için elimizden geleni yaptık.
Aramızda çürükler de vardı elbette. Gördükçe, farkına vardıkça temizlemeye çalıştık. Ne kadar başardıysak artık, ne kadar elimizden geldiyse mücadele ettik.
Şikayet etmedik pek, doğrusu budur dedik.
Hangi iktidar gelirse gelsin, fişledi bizi. Sağcı hükümet solcu dedi, solcu hükümet ise sağcı. Namaz kılmamız suç oldu, namaz kılmamamız da.
Sendikalara üye olduk, sesimiz duyulsun diye. Sonra yine bir baktık ki tüm sendikalar eşitmiş, ama bazı sendikalar daha eşitmiş… Hangi dönemde olursak olalım, mutlaka iktidara yakın bir sendika, “bizim” haklarımızı savunduğunu iddia etti. Aslında savunulan konu, bizim çıkarlarımız değil, sendika başkanları ya da yöneticilerinin çıkarlarıydı. Hazmettik… Hem hazmetmesek ne olacaktı ki… Gerçekten “söz, yetki, karar” çalışanlarda mıydı?
Hadi canım siz de… Söz, yetki, karar sendika başkanlarındaydı. Bizim ise niteliğimiz değil, niceliğimiz önemliydi. Kamu Personeli Seçme Sınavı’nda başarılı olsak, işyerine başvuru için gitsek yine de yaranamıyorduk. Sendikaya üye olmamız gerekiyordu. Ah keşke bu istek “örgütlü toplum” idealinden ortaya çıksaydı. Hayır, bu isteğin ana amacı daha çok üye kazanıp adımıza söz söylemekti. Belli dönemlerde görüşlerimiz dile getirilirmiş gibi yapılıp diğer dönemlerde herkes kendi derdine düşerdi.
Anlayacağınız, ezilen, her yerde ezilen…
Ama aktarmak istediğim bu değil. Memur adam, memur kadın, devletin işlerini dört başı mamur yürütmek isterken kendi evini de geçindirmek zorundadır tabii ki. Kıt kanaat ve şükür içinde kurulur sofralar.
Ama bir memur ailesindeki çocukların en büyük özellikleri, hiçbir zaman bedenlerine göre kıyafet, ayaklarına göre ayakkabı giyememeleridir.
Pantolon alacaksanız, 2 beden büyüğünü alırsınız. Seneye, ondan sonraki seneye de giyebilmek için. Ama aldığınız pantolon, aldığınız vakit bedeninize uymaz, zira bol gelir. 2 sene sonrasını hesaplayarak aldığınız pantolonu, ancak 1 yıl rahat giyebilirsiniz. 2’nci senesinde ya boyunuz uzamıştır ya da şişmanlamışsınızdır. Dar gelir. Hatta dar gelmek de ne, pantolon, ayağınızdan bile geçmez. Hadiii, pantolon sizin ihtiyacınızı karşılamayacak durumda. O zaman atmak da olmaz. Soruşturun bakalım ihtiyacı olar birilerini…
Ayakkabıda da aynı sorunla karşılaşırsınız… Büyük numara ayakkabı alırsınız, ayak parmaklarınız ve topuklarınızda boşluk kalır. Ayakkabının içini doldurmak için pamuk doldurursunuz ya da iki-üç çorap yahut kışlık yünlü çorap giyersiniz. İleride de giyilsin düşüncesiyle aldığınız ayakkabı, “ileri” zannettiğiniz zaman geldiğinde ayakkabı vurmaya başlar. Hem ayakkabının dar gelmesi, kıyafetin dar gelmesi gibi bazı müdahalelerle aşılacak bir sorun da değil. Vurdu mu acıyı çekersiniz, çıkarı yok.
Büyük kıyafet ya da elbise alma hadisesi, giderek bir alışkanlığa dönüşür. Yani ergenlik dönemi bitse bile çocuğun, artık eli, ayağının gelişimi dursa bile 2 sene sonrasına göre alışveriş yaparsınız. 2 sene sonrasında yaşayacağınızın teminatını almışsınız gibi…
Nereden çıktı bu memur yazısı şimdi? Öyle ya milletvekili olmak isteyen kişilerin adaylık açıklamaları, rektörlük seçiminde aday olanların ziyaretleri, yatırımlar, ulusal gündem, yerel gündem… Bir sürü konu var. Her şey yazılabilir… Lakin bu süreçte içinden geldiğim ve orta direğin sembolü haline gelmiş “memur”un da hatırlanmasını istedim.