Murat Arısoy

Milattan önce, milattan sonra – Kocatepe Gazetesi

Murat Arısoy

3 Kasım 2011 Perşembe 02:00:00
  Seçim zamanı yaklaştıkça gazetelerde “Şimdi seçim olsa” başlığını taşıyan anketler, araştırmalar, yorumlar görürüz. Çoğu tarafsız olmayan anketlerin yönlendirme amacı güttüğü aşikar. Fakat her ne hikmetse seçim anketlerinde çıkan sonuç, asıl seçimde de kendini gösterir.
Yaz saati uygulaması-kış saati uygulamasının klasik esprisi hâline gelmiştir: Saatler ileri alındığında işe geç kalan kişi ‘Ben eski saate göre kendimi ayarlamıştım’ der. Saatler geri alındığında da “Bir saat fazla uyuyoruz” diye keyiflenir aynı kişi.
Peki ilk paragrafla ikinci paragraf arasında nasıl bir bağlantı var ki? Şöyle söyleyeyim: Bu seferki kış saati uygulamasında “Saatler değil de tarih geri alınsa ne olur” sorusunu sordum kendime. Ve hemen herkesin kabul ettiği o milâda, 3 Kasım 2002’ye gitti aklım.
30 Ekim’de saatler değil de tarih geri alınsaydı, acaba 3 Kasım 2002’de tek parti iktidarı, çift parti temsili olur muydu?
3 Kasım 2002’ye 3 Kasım 2011’den bakınca asılında bu durumun pek de mümkün olmadığı kanaatine vardım. Adalet ve Kalkınma Partisi yüzde 36, CHP yüzde 20 dolaylarında idi ya o seçim sonuçlarına göre. Doğru Yol Partisi, seçim barajının hemen yanında, MHP biraz daha geride kalmıştı hani. Seçimin sürprizi ise Cem Uzan’ın Genç Partisi olmuştu.
Şu andaki saflaşmadan hareketle, o seçim olsaydı tablo farklı olurdu. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin güçleneceğini gören merkez sağ, elbette tercihlerinde bu partiyi öne alacaklardı. Anavatan Partisi, merkez sağı temsil eden diğer partiler, belki de daha o seçimde eriyeceklerdi.
Muhalefet kısmında ise iki seçenekten birinde karar kılınırdı: Ya Genç Parti’nin yükselmesine karşılık DYP ve MHP seçmeni de bir kereliğine bu yeni partiye oy verir ve adı geçen parti, Meclis’te yüzde 20’ye yakın oy oranıyla temsil edilirdi.
Ya da Genç Parti’ye oy veren kitle, DYP ve MHP’ye oy verecekti. Her hâlükârda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde en az 3 parti temsil edilecekti. Tabii “Bağımsız” formülü bu kadar yaygın değildi. O ihtimali de göz önüne alırsak, 4 partinin Meclis’te temsil edilebileceğini düşünmek yanlış olmaz.
Ayrıca 2007’den sonra başlayan, “dalga dalga” gözaltına alınma ve tutuklanma sürecinin aktörlerinin de bir şekilde milletvekili olmayı isteyeceklerini de gündeme getirmek lazım.
Saat uygulaması gibi tarihi de geri alsak, 3 Kasım 2002 ve sonrasındaki dönem, pek de şimdiki gibi olmazdı zannımca. Fakat bu tahmin, şimdiki durumun tahlili üzerinden yürütüldüğü için herhangi bir doğruluk payı-yanlışlık payı aranması da mümkün değil.
3 Kasım 2002, Türkiye için bir milattı. Bunu, olayı değil, olguyu incelediğimizde gördük. 2002’den önce görece halkçı, devletçi, görece yargısı bağımsız olan bir devletten söz ediyorduk. Torpil, istismar, kayırmacılık elbette vardı. Ancak iyi şeyler de oluyordu. Mesela Amerika Birleşik Devletleri “Ben Irak’ı işgal edeceğim, Suriye’yi karıştıracağım” deyince, karşı çıkıyor ve masaya yumruğumuzu “nazikçe” vurabiliyorduk.
3 Kasım 2002’den sonra ise devlet politikası, serbest piyasa ve özelleştirme ağırlıklı bir hâl aldı. Yaptıklarıyla övünen bir hükümetten çok, sattıklarıyla övünen bir hükümet görmeye başladık. Olguya bakıldığında partinin tek egemen kuvvet olmaya doğru evrildiği, partiyle ilgisi olmayanların devlette de özel sektörde de nadiren işe alındığı bir dönüşüm yaşandı. Torpil, sıradanlaştı. Günümüzde torpil de yetmiyor, torpilin büyüğü, daha büyüğü ile işler yürütülüyor.
Lüks hayat, üst tabakada yaygınlaşırken, üst tabaka “dünyası farklı” olan yeni üyeler kazandı. Yeni üyeler, lüks hayata hiç yabancılık çekmedi. Halbuki, gösteriş/ihtişam hoş görülmeyen durumlardı.
3 Kasım 2002, bir milattı evet. Her nasıl olmuşsa Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’ı ve kısmen Türkiye’yi işgal etmesini öngören Tezkere, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından reddedilmişti ama, bunun bedelini bir sonraki seçimde “retçi vekiller” ödedi. İktidar partisinden 90’a yakın milletvekili, Tezkere’ye ret oyu verdikleri için bir daha aday gösterilmedi. Milat olarak kabul ettiğimiz tarih-ten itibaren Türkiye, “eşbaşkanlık” birleşik kelimesine alıştı, alıştırıldı. Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlığıyla övünüldü. Oysa proje, bizzat sahibi tarafından “24 Müslüman ülkenin sınırlarının değiştirilmesi” olarak ilan edilmişti ve sınırı değişecek/ küçülecek ülkeler arasında Türkiye de bulunuyordu.
3 Kasım 2002, 29 Ekim 1923’ten izler taşıyordu fakat esas itibariyle farklı kulvardaydı. O nedenle bu milattan itibaren “İkinci Cumhuriyet” söylemleri yaygınlaştı. Hatta bu konuda neredeyse bir kamuoyu oluştu.
3 Kasım 2002, gizli sözleşmelerin, gizli protokollerin, yasadışı ses kayıtlarının sıkça rastlandığı, sorgulanmamaya başlandığı bir dönemin başlangıcı oldu. Bu başlangıç, bir sanık tutuklandığında 8 sütün manşet yapılırken tahliye/beraat edildiğinde haberi görmemenin, ana ilke olarak kabul edildiği günleri de işaret etti.
3 Kasım 2002’den sonra devlet eliyle oynatılan kumar/ şans oyunlarının sayısında artış yaşandı. Terörde, psikolojik bozukluktan kaynaklanan suç oranlarında, alkol tüketiminde de artış, ne ilginçtir ki bu milattan sonra tespit edildi.
Şimdi bizden pembe gözlüklerle dünyaya bakmamız, birer Pollyanna olmamız; “duble yollar”dan, “hızlı tren”den, “dünyanın en büyük ekonomileri arasında olmazdan” bahsetmemiz isteniyor. Başımızda da her an yazılabilecek, yazılmaya hazır iddianame satırları, “satır” gibi duruyor.

Yazarın Diğer Yazıları