28 Eylül 2011 Çarşamba 03:00:00
Büyük Doğu idealiyle, daha da açık ifadesiyle İslâm’ın Türk dünyasını da içine alarak, etkisini kuvvetlendirmesi ve hâkim güç olması idealiyle yaşayan, hapse atılan, şiir yazan, gençlere seslenen merhum Necip Fazıl Kısakürek’le merhum Cumhurbaşkanlarımızdan İsmet İnönü’nün yolları hiç kesişmiş midir? Ya da şöyle sorayım: Necip Fazıl ile İnönü, aynı istikamete giden bir gemide yolcu olmuş mudur? Bu soruya ekseriyet “Hayır” cevabını verecektir.
Belki doğru cevap “Hayır”dır. Bununla birlikte 14 Mayıs 1950’de yapılan ve Demokrat Parti’nin kazandığı seçimlerden yaklaşık 1 yıl sonra, 11 Mayıs 1951’de Necip Fazıl Kısakürek, İsmet İnönü’ye “methiye” yazmış. Tahmin edilen eleştirilerine yer vermiş yazıda Necip Fazıl, ama asıl olarak dönemin iktidarı Demokrat Parti’nin İnönü yönetiminden daha baskıcı olduğunu söylemiş.
İşte Necip Fazıl’ın, Büyük Doğu dergisinin 11 Mayıs 1951’de çıkan 55’inci sayısında yazdığı “methiye”nin, özetlediğim şekli:
“Siz ve partiniz, en mutlak mahrumiyet ve en bâtıl zihniyet içinde, Türk kalmak, Türk çocuklarından ibaret bulunmak hassasını kaybetmediniz. Fenaydınız fakat Türk’ün sağlam kumaşına ve mayasına rağmen, yine Türk’tünüz. Masonluğun, dönmeliğin Yahudiliğin, kozmopolitliğin günlük tesiri altında kalmadınız.
İç ve dış, yabancı ve düşman unsurlarla tesirlerin hain diktesi altında iş görmüyordunuz. Küfrünüzde tabii ve samimi idiniz, münafık değildiniz, o halde ne olursa olsun, her türlü kötülüğünüzün içinde mertliğin asgari payını eli-nizde tutabilmiştiniz.
Kimseyi, mânâ sahasında arkasından vurmak, yalan ve dolanlarla çürütmeğe çalışmak gibi bir hale asla düşmediniz. Beni, ister oraya ihtimalim bulunsun, ister bulunmasın, meyhanede, umumhanede, kumarhanede ve daha bilmem hangi rezalethanede yakalatmak ve Müslümanların gözünden düşürmek için bundan başka bir çareye malik bulunmamak gibi bir metoda hiçbir zaman yanaşmadınız.
Zalim kanunlarınız vardı; fakat bunlar açık ve samimi idi. Bir neşir suçu, ancak neşir vâki olduktan sonra cürüm teşkil etmek gibi hukukî bir umde haysiyeti belirtiyordu. Zamanınızda kaç defa hakim huzuruna çıkarıldıksa, hepsinde de neşrine imkân bırakılmış yazılar bahis mevzuuydu. İmtiyaz sahibi, ister yazılarda imzası bulunsun, ister bulunmasın, başlıca mesul vaziyetindeydi. Bir neşir vâkıasında ağır cezalı bir suç isnadı, mutlaka her hal ve kârda mevkufluğu mecburî kılıyordu. Bunlar yanlıştı; fakat böyleydi; ve bunların böyle olduğu açıktı, mâlumdu. Sizin yaptığınız, ancak, vâki ve münteşir yazıya, hayal âleminde olsun münakaşası kabil suç isnatlarından başka bir şey değildi. Hiç siz, Matbuat Kanunu’nu değiştirip imzasız yazılarda imtiyaz sahibinden mesuliyeti ve mevkufiyet mecburiyetini kaldırdıktan sonra, çıkmamış, çıkmasına imkân verilmemiş, binaenaleyh vücut bulmamış bir suçu vâki göstermek, üstelik suç sahibini imzası bulunmadığı için kanun nazarında Aksaraylı Pembe Hanım kadar mesuliyetsiz olmasına rağmen imtiyaz sahibi diye teşhis etmek, üstelik yazılara hayalen dahi münakaşası imkânsız mânalar atfetmek, üstelik mevkufiyeti kaldıran bir Adalet taahhüdüne rağmen onu zindana atmak gibi bir muameleye razı olabilir miydiniz? Asla! Bu bakımdan sizi, devrinizi ve kanun anlayışınızı kât’i olarak tenzih ederim.
Netice Sayın İnönü, Türk milletinin tek ve aziz gayesi olarak sizden, eserinizden, ruhunuzdan, tesirinizden ve tesirinizden kurtulmak isterken öyle şartlara çatmış bulunuyoruz ki (mümkünse kulağınızı iyi açmanızı rica ederim) sizi aramak felaketini saadet gibi görmeye başlıyoruz. Şen ve esen kalınız; ve artık gerisine siz karar veriniz.”
Methiye’yi okudum. Bir daha okudum. Bir daha okudum. Ve sonunda tarih, tekerrürden ibaretmiş gibi geldi nedense…
Büyük Doğu idealiyle, daha da açık ifadesiyle İslâm’ın Türk dünyasını da içine alarak, etkisini kuvvetlendirmesi ve hâkim güç olması idealiyle yaşayan, hapse atılan, şiir yazan, gençlere seslenen merhum Necip Fazıl Kısakürek’le merhum Cumhurbaşkanlarımızdan İsmet İnönü’nün yolları hiç kesişmiş midir? Ya da şöyle sorayım: Necip Fazıl ile İnönü, aynı istikamete giden bir gemide yolcu olmuş mudur? Bu soruya ekseriyet “Hayır” cevabını verecektir.
Belki doğru cevap “Hayır”dır. Bununla birlikte 14 Mayıs 1950’de yapılan ve Demokrat Parti’nin kazandığı seçimlerden yaklaşık 1 yıl sonra, 11 Mayıs 1951’de Necip Fazıl Kısakürek, İsmet İnönü’ye “methiye” yazmış. Tahmin edilen eleştirilerine yer vermiş yazıda Necip Fazıl, ama asıl olarak dönemin iktidarı Demokrat Parti’nin İnönü yönetiminden daha baskıcı olduğunu söylemiş.
İşte Necip Fazıl’ın, Büyük Doğu dergisinin 11 Mayıs 1951’de çıkan 55’inci sayısında yazdığı “methiye”nin, özetlediğim şekli:
“Siz ve partiniz, en mutlak mahrumiyet ve en bâtıl zihniyet içinde, Türk kalmak, Türk çocuklarından ibaret bulunmak hassasını kaybetmediniz. Fenaydınız fakat Türk’ün sağlam kumaşına ve mayasına rağmen, yine Türk’tünüz. Masonluğun, dönmeliğin Yahudiliğin, kozmopolitliğin günlük tesiri altında kalmadınız.
İç ve dış, yabancı ve düşman unsurlarla tesirlerin hain diktesi altında iş görmüyordunuz. Küfrünüzde tabii ve samimi idiniz, münafık değildiniz, o halde ne olursa olsun, her türlü kötülüğünüzün içinde mertliğin asgari payını eli-nizde tutabilmiştiniz.
Kimseyi, mânâ sahasında arkasından vurmak, yalan ve dolanlarla çürütmeğe çalışmak gibi bir hale asla düşmediniz. Beni, ister oraya ihtimalim bulunsun, ister bulunmasın, meyhanede, umumhanede, kumarhanede ve daha bilmem hangi rezalethanede yakalatmak ve Müslümanların gözünden düşürmek için bundan başka bir çareye malik bulunmamak gibi bir metoda hiçbir zaman yanaşmadınız.
Zalim kanunlarınız vardı; fakat bunlar açık ve samimi idi. Bir neşir suçu, ancak neşir vâki olduktan sonra cürüm teşkil etmek gibi hukukî bir umde haysiyeti belirtiyordu. Zamanınızda kaç defa hakim huzuruna çıkarıldıksa, hepsinde de neşrine imkân bırakılmış yazılar bahis mevzuuydu. İmtiyaz sahibi, ister yazılarda imzası bulunsun, ister bulunmasın, başlıca mesul vaziyetindeydi. Bir neşir vâkıasında ağır cezalı bir suç isnadı, mutlaka her hal ve kârda mevkufluğu mecburî kılıyordu. Bunlar yanlıştı; fakat böyleydi; ve bunların böyle olduğu açıktı, mâlumdu. Sizin yaptığınız, ancak, vâki ve münteşir yazıya, hayal âleminde olsun münakaşası kabil suç isnatlarından başka bir şey değildi. Hiç siz, Matbuat Kanunu’nu değiştirip imzasız yazılarda imtiyaz sahibinden mesuliyeti ve mevkufiyet mecburiyetini kaldırdıktan sonra, çıkmamış, çıkmasına imkân verilmemiş, binaenaleyh vücut bulmamış bir suçu vâki göstermek, üstelik suç sahibini imzası bulunmadığı için kanun nazarında Aksaraylı Pembe Hanım kadar mesuliyetsiz olmasına rağmen imtiyaz sahibi diye teşhis etmek, üstelik yazılara hayalen dahi münakaşası imkânsız mânalar atfetmek, üstelik mevkufiyeti kaldıran bir Adalet taahhüdüne rağmen onu zindana atmak gibi bir muameleye razı olabilir miydiniz? Asla! Bu bakımdan sizi, devrinizi ve kanun anlayışınızı kât’i olarak tenzih ederim.
Netice Sayın İnönü, Türk milletinin tek ve aziz gayesi olarak sizden, eserinizden, ruhunuzdan, tesirinizden ve tesirinizden kurtulmak isterken öyle şartlara çatmış bulunuyoruz ki (mümkünse kulağınızı iyi açmanızı rica ederim) sizi aramak felaketini saadet gibi görmeye başlıyoruz. Şen ve esen kalınız; ve artık gerisine siz karar veriniz.”
Methiye’yi okudum. Bir daha okudum. Bir daha okudum. Ve sonunda tarih, tekerrürden ibaretmiş gibi geldi nedense…