Murat Arısoy

Odada Bağıran Ses

Murat Arısoy

Teknolojinin yaygınlaşması, görece hızlı erişilmesi ve teknoloji ile uyumlu cihazların kolay taşınabilmesi sonrasında “Televizyon çağı bitiyor” yorumları yapılmıştı. Tıpkı “Kitap çağı bitiyor” denilmesi gibi…

Gördüğümüz kadarıyla iletişim aygıtları arasında televizyon hâlâ kurulması ve sahip olunması “pahalı” unsur olarak yerini koruyor. Bununla birlikte hemen hemen her evde, kahvehanelerde bulunan televizyon, kanalların akıllı cihaz uygulamalarına uyum sağlamaları ile ceplere, otomobil ekranlarına, tabletlere bile girdi. 

Büyük yapım şirketleri, programlara, televizyon dizi ve filmlerine, ayrıca canlı yayınlara koca bütçeler ayırıyor. Yine televizyon reklamlarının saniyesi bile hâlâ değerli. 

Dolayısıyla kısa vadede televizyondan vazgeçilmesi mümkün görünmüyor. Belki orta yaş ve üzeri için de televizyon, yatırım yapılması için de izlenmesi için de güvenli bir liman anlamına geliyor. Bu görüşe hak veriyorum: Sosyal medya yayıncılığı “az zamanda çok ve büyük işler yapılması” için uygun gibi görünse de bir uluslararası krizde, bir genel internet kesintisinde emekler çöpe gidebiliyor. Televizyon ise daha uzun süreçlerin sonucunda kazanılan bir hak olarak, belgesiyle, bilgisiyle dağ gibi duruyor. 

Aygıt olarak vazgeçilmeyen televizyon, günün her saatinde açık ekranıyla bizleri karşılıyor. Kimisi “Aman evde bir ses olsun” diye televizyonu kapatmazken, kimisi de gerçekten zaman geçirmek için televizyon alışkanlarından vazgeçmiyor. Kimisi de gece lambası niyetine televizyonu açık bırakarak karanlığı bir nebze olsun kırıyor. 

Televizyon açık olmasına açık ama bu ekranda neler duyuyoruz, neler okuyoruz? Biraz sorgulamak gerek. 

Bunun birkaç yöntemini buldum. 

Ben bazen şunu yapıyorum:

Televizyonun bulunduğu odada, sesi duyulacak düzeye kadar açıyorum. Sonra yan odaya geçiyorum. O an ekranda hangi program olursa olsun bağırtılar arasında kaybolup giden kelimeler duyuyorum. Neredeyse hiçbir kanal ve hiçbir program bu konuda beni yanıltmıyor. 

Herkesin her şeyi bildiği tartışma programlarında da, dizilerde de, kadın programı adı altındaki sunumlarda da, yemek programlarında da hatta “güldürü” programlarında da…

Hepsinde, seyirciyi ekranda tutacak heyecan, şaka, gülmece, duygusallık, şaşırtmacanın bağırmayla sağlanacağı düşünülüyor. Hatta bir kişinin bağırması da yetmiyor. Bağırma eylemi tribün gibi, bir kişinin başlatması ile 10-15 kişinin karıştığı bir eylem hâline dönüşüyor. 

Televizyonu sorgularken ikinci yöntemim ise şu:

Bu sefer de televizyonun bulunduğu odada sesi duyulmayacak kadar kısıyorum. Yalnızca kimlerin nasıl konuştuğuna, el-kol ve yüz hareketlerine bakıyorum. Gördüğüm manzara, bağırtılı sesin bir başka türü… Ekranda el ve kol hareketleri ile sürekli asabi, yüz hatları sürekli gergin, gülerken bile karşıdakilerin hareketlerini ve tavırlarını kollayan suratlar görüyorum. 

Bilgi kutusu iken adeta “stres kutusu”na dönüşen televizyonların kırmızı şeritli “Son Dakika”, beyaz şeritli “Son Durum”, sarı şeritli “Son Gelişmeler” ibareleri de izleyenlerin dikkatini diri tutmaktan ziyade seyircileri “Eyvah, bu sefer ne oldu!” tedirginliğine itiyor. Özellikle yayın televizyon kanallarının İstanbul’un yerel basın kuruluşu gibi davranmaları, sıradan olayların bile bu bahsettiğim şeritlerle sunulması sonucunu doğuruyor. 

Yapılan son operasyonlarla birbiriyle bağlantılı bir “yapılanma” kuşkusu doğuran Türk Televizyonu’nun baştan sona incelenmesi, ele alınması, yeniden yapılandırılması gerekiyor. 

 

 

CEZASIZLIK ALGISI

 

Televizyon kanalları üzerinden yönelteceğimiz eleştirinin vazgeçilmez boyutu ise, oluşturulan cezasızlık algısı hakkında olmalı. Özellikle bizlere “dizi” olarak sunulan ve eski bir depo, 3-4 eski model otomobil, karanlık karakterlerin yer aldığı görseller, adam öldürmenin, hırsızlığın, gaspın, kaçakçılığın, bağımlılık oluşturacak maddeler kullanmanın sıradan hâle gelmesine yol açıyor. Bununla da kalmıyor. 

İktidara yakın olarak bilinen ve sırf bu nedenle kültürel bir mesajı olmasını beklediğimiz televizyon kanallarından başlayarak, böyle bir iddiası olmayan ve hatta yabancı sermayenin Türkiye’deki sesi olduğunu saklamayan televizyon kanallarına kadar her ekranda sunulan dizilerde işlenmeyen suç kalmıyor. 

“Canımız” deyip bağrımıza bastığımız TRT’nin aile dizilerinde bile mutlaka silahlı bir sahne ile karşılaşıyoruz. 

Ancak bize sunulan dizilerde rahatça, kolayca suç işleyen karakterler, dizilerin bir anda en çok reklamı yapılan oyuncuları hâline geliyor. İzleyici için gördüğü manzara, senaryo gereği yapılan rol olmaktan çıkıp gerçek hayatla özdeşleşen durumlara dönüşüyor. (Senaryoların neden bu kadar suç unsuru ile dolu olduğunu da ayrıca sorgulamak gerek.)

Bütün bu yollar, toplumda “Suç işlenir, ama cezası verilmez”  algısına neden oluyor. 

Suçun cezasız kalması ile ilgili algıyı oluşturanlar, toplumun suçlular toplumuna dönüşmesine yol açıyor. 

Tabii bu olgu da yeni değil… “Yeşilçam” diye göklere çıkardığımız gelenekten başlayarak özel televizyonlarla yayılan ve dijital platformlarla “ayyuka çıkan” bir olgudan söz ediyoruz…

Dolayısıyla bugünden yarına değişim basit değil. 

Ama imkansız da değil. 

 

 

ALET OLMAMAK GEREK

 

Yeni Şafak Dijital Genel Yayın Yönetmeni Ersin Çelik, Türkiye-Suriye sınır hattında Türk Bayrağı’na yapılan alçak saldırının görüntülerinin neden yayınlanmaması gerektiğine ilişkin görüşlerini sosyal medyadan paylaştı. Ersin Çelik’in kendi görüşleri olmasının yanı sıra Türkiye’nin muhafazakâr birikiminin önemli gazetesi Yeni Şafak’ın durduğu yeri göstermesi bakımından bu çıkış önemliydi. 

Ersin Çelik şöyle diyordu özetle:

“Kutsallara, manevi değerlere, milli sembollere yapılan hiçbir saldırı, ne kadar haber değeri taşıdığı düşünülürse düşünülsün, ne kadar sinir uçlarımıza dokunursa dokunsun, görüntü olarak ya-yım-la-na-maz. Çünkü bazı görüntüler sadece haber değil, tuzaktır da. Öfkeyi artırır, hassasiyeti yükseltir ancak asıl amacı olan; provokasyonu hedefine ulaştırır.

Bayrağa uzanan o eli kırmak devletin boynunun borcudur ve gereğini yapar. Ama saldırı görüntüsünü yayıp, bu ‘acziyet tiyatrosuna’ figüran olmamak da bizim borcumuz. Paylaşılan her kare ile bayrağımız savunulmuş olmuyor, maalesef provokasyonu tezgahlayanların amacına hizmet de ediliyor.”

Bu görüşe tamamıyla katılıyorum. Dahası, herhangi bir Mehmetçiğimiz, polisimiz, kamu görevlimiz şehit olduğunda, şehadet haberini de Türk Bayrağı’na sarılı tabut fotoğrafları ile verme alışkanlığını bırakmamız gerekiyor. Hatta, şehitlerimizin ailelerinin yaşadığı derin üzüntüyü bile ayrıntılarıyla, sıcağı sıcağına vermemek gerek. 

Bizim ağladığımıza düşman gülüyor, bunu kaç kez yaşadık. Gazetecilik mesleğinin gereklerini yerine getirmek ayrı, devlete ve millete düşman olanların propagandasına alet olmak ayrıdır. 

Yazarın Diğer Yazıları