8 Ocak 2013 Salı 02:00:00
Her kış ayında olduğu gibi yine bir açılım hadisesiyle karşı karşıyayız. “Görüşmeyeceğiz, görüşmedik, görüşebiliriz, görüşsek de olur, görüştüysek ne olmuş” mânâsına gelen açıklamaları duyduk, dinledik. Geldiğimiz nokta “Görüştüklerimizi açıklayamayız” cümlesiyle özetlenmeye başladı. Genç aşıkların, “Seviyor mu, seviyor mu” diye baktıkları papatya falını hatırlatan bir yöntemle, devlet idare edilmeye çalışılıyor.
Bu kadar mühim ne görüşmüş olunabilir ki? Zaten terör örgütünün talepleri, 2004’te imzalandığı belirtilen mutabakattan bu yana aşama aşama hayata geçirilmedi mi?
Ne görüşüldüğünün açıklanmaması, ister istemez “demokratik özerklik” diye kafa karıştırıcı isim verilen, oysa bildiğimiz ayrılıkçılık politikası olan bir fikir doğrultusunda yol alındığı şüphesi doğuruyor.
YILLARDAN BERİ İKİ TALEP
Terör örgütüne siyasi destek veren ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yeni nesil hülle yoluyla, yani bağımsız adaylar vasıtasıyla temsil edilen partiler, öteden beri aynı düşüncedeler. Ne diyorlar o siyasi partinin temsilcileri?
-İmralı’yı muhatap alın.
-Türkçe dışındaki en çok kullanılan etnik dil, anayasal güvenceye kavuşsun.
BEN DESEM İNANMAZSINIZ
Birinci madde konusunda yol alındığını, ben desem ‘Olmaz canım öyle şey’ denir de; bu ülkenin Başbakan’ı söylüyor. Daha da dikkat çekici olan yönü ise, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamasından önce bazı gazetelerin neredeyse aynı manşetle, aynı madde ve içeriklerle haber yapmaları. Haberlere göre terör örgütünü bitirmek için 3 aşamalı plan yapılacakmış. Bu 3 aşama, zaman zaman 5’e çıkar, bazen 2’ye düşer. Ama hiçbir yönetici de ‘Ya herru, ya merru’ demez, her nedense.
ASIL SORUN, KUKLA DEVLET
2007 ve 2011’deki milletvekili seçimlerinde “zımni anlaşma” iddiaları yalanlanmadı. Ne yazık ki şahit olduğumuz olaylar, bu tür anlaşmaların yürürlükte olduğu izlenimini veriyor.
Tabii, terörle ilgili asıl can alıcı durum, birilerinin muhatap alınması değil. Asıl dikkatimizin yoğunlaşması gereken bölge, Irak’ın kuzeyinde Amerika Birleşik Devletleri eliyle kurulan Kukla Devlet.
HİMAYE İLE SONUÇ ALINMAZ
Bir taraftan “Terörü bitireceğim” deyip diğer taraftan terörü destekleyenlere hamilik yaparsanız, inandırıcılığınız kalmaz. Bu, yine de hafif bir zarardır. Ancak zararınız, “inandırıcılık” imtihanı ile sınırlı kalmaz. Terör, hamisi olduğunuz Kukla Devlet tarafından, “terör boyutunu aşan” bir hâle getiriliyor. Görmüyor musunuz? Kukla Devlet vasıtasıyla Güneydoğu Anadolumuz’da ayrılık isteği had safhaya çıkıyor. “Yerelleşme” adı altındaki Uyum Yasaları gibi düzenlemeler de “Her bölgenin kendi kaynaklarını kendisinin işletmesi”, “kendi kaderini tayin hakkı” gibi kavramları da günyüzüne çıkarıyor.
1990’LARDAN BERİ AYNI HİKAYE
Kukla Devlet’in yeraltı kaynaklarının Avrupa ülkelerine pazarlanması konusundaki ihale, Türkiye’ye bırakıldı. Hem de yeni bir plan değil bu. 1991’deki istihbarat raporlarında bile “himaye” planına rastlamak mümkün. Hâl böyle olunca Kukla Devlet’in himaye edilmesini isteyen güce de bakmak gerekiyor: Bir taraftan “Himaye et” diyen, diğer taraftan, “Sizin şirketleriniz, malum bölgede çok fazla” diyen de Amerika Birleşik Devletleri. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Türkiye’yi ziyaretinde, dönemin Dışişleri Bakanı Ali Babacan’la hangi konularda mutabakata vardıkları, bir metin olarak basın mensuplarına dağıtılmıştı. O metin incelenebilir.
Kaldı ki terör örgütünün İran’daki uzantısının da ABD tarafından desteklendiğine ilişkin tezler, hâlâ akıllarda..
Hükümet, Kukla Devleti himaye etmek isterken, kendi vatandaşlarından ve topraklarından kopuyor.
Her kış ayında olduğu gibi yine bir açılım hadisesiyle karşı karşıyayız. “Görüşmeyeceğiz, görüşmedik, görüşebiliriz, görüşsek de olur, görüştüysek ne olmuş” mânâsına gelen açıklamaları duyduk, dinledik. Geldiğimiz nokta “Görüştüklerimizi açıklayamayız” cümlesiyle özetlenmeye başladı. Genç aşıkların, “Seviyor mu, seviyor mu” diye baktıkları papatya falını hatırlatan bir yöntemle, devlet idare edilmeye çalışılıyor.
Bu kadar mühim ne görüşmüş olunabilir ki? Zaten terör örgütünün talepleri, 2004’te imzalandığı belirtilen mutabakattan bu yana aşama aşama hayata geçirilmedi mi?
Ne görüşüldüğünün açıklanmaması, ister istemez “demokratik özerklik” diye kafa karıştırıcı isim verilen, oysa bildiğimiz ayrılıkçılık politikası olan bir fikir doğrultusunda yol alındığı şüphesi doğuruyor.
YILLARDAN BERİ İKİ TALEP
Terör örgütüne siyasi destek veren ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yeni nesil hülle yoluyla, yani bağımsız adaylar vasıtasıyla temsil edilen partiler, öteden beri aynı düşüncedeler. Ne diyorlar o siyasi partinin temsilcileri?
-İmralı’yı muhatap alın.
-Türkçe dışındaki en çok kullanılan etnik dil, anayasal güvenceye kavuşsun.
BEN DESEM İNANMAZSINIZ
Birinci madde konusunda yol alındığını, ben desem ‘Olmaz canım öyle şey’ denir de; bu ülkenin Başbakan’ı söylüyor. Daha da dikkat çekici olan yönü ise, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamasından önce bazı gazetelerin neredeyse aynı manşetle, aynı madde ve içeriklerle haber yapmaları. Haberlere göre terör örgütünü bitirmek için 3 aşamalı plan yapılacakmış. Bu 3 aşama, zaman zaman 5’e çıkar, bazen 2’ye düşer. Ama hiçbir yönetici de ‘Ya herru, ya merru’ demez, her nedense.
ASIL SORUN, KUKLA DEVLET
2007 ve 2011’deki milletvekili seçimlerinde “zımni anlaşma” iddiaları yalanlanmadı. Ne yazık ki şahit olduğumuz olaylar, bu tür anlaşmaların yürürlükte olduğu izlenimini veriyor.
Tabii, terörle ilgili asıl can alıcı durum, birilerinin muhatap alınması değil. Asıl dikkatimizin yoğunlaşması gereken bölge, Irak’ın kuzeyinde Amerika Birleşik Devletleri eliyle kurulan Kukla Devlet.
HİMAYE İLE SONUÇ ALINMAZ
Bir taraftan “Terörü bitireceğim” deyip diğer taraftan terörü destekleyenlere hamilik yaparsanız, inandırıcılığınız kalmaz. Bu, yine de hafif bir zarardır. Ancak zararınız, “inandırıcılık” imtihanı ile sınırlı kalmaz. Terör, hamisi olduğunuz Kukla Devlet tarafından, “terör boyutunu aşan” bir hâle getiriliyor. Görmüyor musunuz? Kukla Devlet vasıtasıyla Güneydoğu Anadolumuz’da ayrılık isteği had safhaya çıkıyor. “Yerelleşme” adı altındaki Uyum Yasaları gibi düzenlemeler de “Her bölgenin kendi kaynaklarını kendisinin işletmesi”, “kendi kaderini tayin hakkı” gibi kavramları da günyüzüne çıkarıyor.
1990’LARDAN BERİ AYNI HİKAYE
Kukla Devlet’in yeraltı kaynaklarının Avrupa ülkelerine pazarlanması konusundaki ihale, Türkiye’ye bırakıldı. Hem de yeni bir plan değil bu. 1991’deki istihbarat raporlarında bile “himaye” planına rastlamak mümkün. Hâl böyle olunca Kukla Devlet’in himaye edilmesini isteyen güce de bakmak gerekiyor: Bir taraftan “Himaye et” diyen, diğer taraftan, “Sizin şirketleriniz, malum bölgede çok fazla” diyen de Amerika Birleşik Devletleri. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Türkiye’yi ziyaretinde, dönemin Dışişleri Bakanı Ali Babacan’la hangi konularda mutabakata vardıkları, bir metin olarak basın mensuplarına dağıtılmıştı. O metin incelenebilir.
Kaldı ki terör örgütünün İran’daki uzantısının da ABD tarafından desteklendiğine ilişkin tezler, hâlâ akıllarda..
Hükümet, Kukla Devleti himaye etmek isterken, kendi vatandaşlarından ve topraklarından kopuyor.