7 Haziran seçimlerinin ardından hiçbir parti tek başına iktidar sağlayacak çoğunluğa ulaşamadı. Seçmen görevini yaptı, şimdi sıra partilerde.
13 yıllık tek parti iktidarının ardından 4 partili Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde en az iki partinin bir araya geleceği koalisyon hükümeti kurulacak. Bu durum, kanaatimce sanılanın aksine “siyasi kriz” doğurmaz. Hükümetin tüm tarafları ve Cumhurbaşkanlığı makamı, ülke menfaatleri doğrultusunda kararlar almak için uzlaşma kültürünü benimseyecek.
Uzlaşma kültürü, hepimizin bıktığı söylemlerin bir kenara bırakılmasını sağlayabilir. Liderlerle başlayan parti kavgaları, köy kahvelerine kadar sirayet etmez. Böylece en azından 1-2 sene de olsa vatandaş rahat eder.
Huzur, siyasetin şu andaki ihtiyacı.
Ya ekonomik kriz çıkarsa?
Ekonomik kriz zaten çıkacaktı. İhracat Ocak ayından beri düşüyor, Dolar, Avro, Türk Lirası karşısında değer kazanıyor.
Bundan sonra da ekonomik kriz çıkabilir. Üzülerek ifade etmek gerekir ki Türkiye yabancı sermaye, NATO, Avrupa Birliği, Gümrük Birliği tarafından kuşatılmış, yarı bağımlı bir ülke. Yarı bağımlı ülkelerde ekonominin ipi, o ülkeyi yönetenlerde değil, “talimatı verende”dir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milleti temsil etme yetkisine sahip partiler, bu yarı bağımlılığı ortadan kaldıracak sözler vermediler. Bu partiler, çözümün sistemin içinde olduğunu söyleyerek, parti programlarında sistemle barışık mesajlar vererek ilerlediler. Dolayısıyla tek başına gelecek bir parti ile birkaç partinin yan yana gelmesi arasında program olarak bir fark görünmeyecek.
Rota Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri olduğu müddetçe bu gemi Gümrük Birliği açığından çok su alacak; NATO fareleri gemiyi karıştırmak için uygun fırsatı bulacak.
Hülâsa, özelleştirmelerin devam ettirileceği, “Uyum Yasaları” adı altında projelerin yürütüleceği, Dünya Bankası ve kredi kuruluşları eksenli paketlerin açıklanacağı ortamda, ekonomik krizler kaçınılmaz.
Krizi erteleyebilmek, siyasi huzurla ilişkili. Siyasette huzur sağlandığında, krizin etkisi bir nebze olsun bertaraf edilebilir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki 4 partinin vaatleri aynı değil ama; parti programlarındaki esas vurgular aynı. Hangi parti birbiriyle yan yana gelse “yabancılık” çekmez. Madem çözümü sistem içinde sağlamayı hedefliyorlar; bunun gereği olarak da sistemdeki yol arkadaşları ile uzlaşacaklar.
ADI NE OLSUN?
Madem Türkiye, bir süre de olsa koalisyon ile yönetilecek. O zaman bir isim bulmak da şart. Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi arasındaki koalisyona “Refah-Yol” dedik.
DSP-MHP-Anavatan koalisyonuna (Ana-Sol-M) dedik.
Şimdi koalisyona girebilecek 4 parti var:
Adalet ve Kalkınma Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Halkların Demokratik Partisi…
Meselâ AK Parti ile CHP koalisyon kursa… Adı “AK-Halk” olur.
AK Parti ile MHP koalisyon kursa… Adı “AK-Hareket” olur.
CHP, MHP, HDP koalisyonun adı biraz zor… “3 H” olsa fena mı?
CHP, MHP koalisyon kursa, HDP dışarıdan destek verse… “2 H/1 D” ismi yakışır.
BİR MÜNEVVERİN GÖRÜŞÜ
İsmail Kılıçarslan’ı geç tanıdım. Yüzyüze tanımak nasip olmadı lâkin, televizyondaki programlarından, bir ara işaret parmağına taktığı yüzükten, Yeni Şafak’taki yazılarından… Zarardan dönmüşçesine bir coşkuyla okuyorum yazılarını. Bazen, benim “dünyama”, benim “mahalleme”, benim “hayallerime” çok sert eleştiriler yöneltiyor. Ama kendi doğup büyüdüğü mahalle için yazdıkları, söyledikleri de sert. Kendi vicdanının tarafında. Benim gördüğüm, başka hesabı yok.
İsmail Kılıçarslan, Yeni Şafak’taki seçim değerlendirme yazısında yine önemli konulara işaret etmiş. Buyurun, biraz göz atalım:
“Niçin oldu bu? ‘Asgari ücret çok düşük, sosyal adaletin tesisi şart’ diyenlere kulaklar tıkandığı için oldu. AK Partili gençlerin bile bir çeşit ‘resmi parti sözcüsü’ gibi davranmayı alışkanlık haline getirmeleri sebebiyle oldu.Niçin oldu bu? ‘Bakara makara’ diyerek açık ara AK Parti tabanının en nefret ettiği adam haline gelen, Meclis’teki oylamada verdiği o fotoğraf yüzünden partiyle ilişiğinin o gün kesilmesi iktiza eden adamların balkonlara çıkarılması sebebiyle oldu. Niçin oldu bu? Sokaktan gelen, sokağı bilen, sokağı önemseyen bir partinin dili giderek sokaktan uzaklaşmaya başladığı için oldu. Sokaktaki insanın kibirden hoşlanmadığı, asgari ücretle geçinmeye çalışırken makam arabası tartışmasını pek de hoş karşılamadığı görülmedi de ondan oldu. Her şeyi büyük resimde arayıp bulmaya meyyal ‘yurtdışında okumuş parlak çocuklar’ın ortaya ‘hakiki’ bir şey koyamadığı fark edilmedi de ondan oldu.”
BU KADAR HAKARETTEN SONRA…
“Koalisyon” fikri, bazı kişiler için kaçınılmaz; bazı kişiler için ise kaçılması gereken bir söylem. Ülkenin koalisyonla yönetilmesini isteyenler de istemeyenler de şunu düşünüyor: Meydanlarda birbirilerine bu kadar hakaret eden siyasi parti liderleri nasıl bir araya gelecek?
Elbette bu durumun tarihte örnekleri vardır; bununla birlikte benim hatırladığım birkaç örnek var…
Meselâ 1994 seçimleri. Aralık’ın son günlerinde gerçekleştirilen seçimden önce Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Tansu Çiller, Refah Partisi’ni “şeriatçılık”la suçluyor, Refah Partisi’nin engellenmesi için DYP’ye oy verilmesi gerektiğini belirtiyordu. Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın ise o süreçte Çiller için “Manken”, “Anaokulu çocuğu” benzetmelerini yaptığı kayıtlara geçti.
1994’teki seçimin ardından ne oldu? Devran döndü, Erbakan ile Çiller koalisyon kurdu. Fena mı oldu? İşçi ve memur, en iyi dönemini Refah-Yol döneminde yaşadı. Erbakan’ın “Ülke menfaatleri için biraz unutkanlık şart” dediği de öne sürülmüştü.
1999 seçimlerinin ardından Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Bülent Ecevit’in eşi Rahşan Ecevit’in Milliyetçi Hareket Partililer hakkında “eli kanlı katiller” dediği iddia edilmiş, bu iddiaya rağmen iki parti, yanlarına Anavatan Partisi’ni de alarak koalisyon ortağı olmuşlardı.
Dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından giren parti liderlerinin birbirleri hakkında söylediklerine bakmayın. En azından milletvekilleri emekliliklerini kazanana kadar koalisyon kurulur.