23 Nisan 2012 Pazartesi 03:00:00
23 Nisan 1920’de, Milli Mücadele şartlarında açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yıldönümünü idrak ediyoruz.
Ortaokul yıllarımda tarih öğretmenim sorardı:
“Devletimiz ne zaman kuruldu?”
Cevap verirdik, “Bir ben bilirim” hevesiyle:
“29 Ekim 1923…”
Öğretmenimiz, üstelerdi bu cevabı:
“İsterseniz bir daha düşünün.”
Bezden ses seda çıkmazdı.
Sonra mecburen kendisi anlatırdı:
“Arkadaşlar, Cumhuriyet’i kurmak ile devleti kurmak arasında fiili olarak farklar var. Devlet, 23 Nisan 1920’de kurulmuştur. Çünkü yasama, devletin asli görevleri arasındadır. Yine yürütme de Meclis bünyesinde toplanmıştır. Cumhuriyet ise, 1920’de kurulan devletin rejiminin, yönetim biçiminin nasıl olacağının ilan edilmesi ve uygulanmasıdır.”
***
Bu tanımdan hareketle 23 Nisan 1920, aslında var olduğumuzu dünyaya ilan ettiğimiz temel bir tarih.
Bu tarih, Mustafa Kemal Atatürk tarafından çocuklara armağan edilmiş. Dünyada çocuklara bayram armağan eden kaç lider var ki?
***
23 Nisan’ın günümüzdeki adı “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”.
23 Nisan’ın adına itirazım yok, bununla birlikte tanımda geçen kelimelerin “hâli” nedir, bir bakalım:
Ulusal: “Milli” sözcüğünün karşılığı olarak bulunan, ama “budun”un da bir altı olarak tanımlanan kavram. “Ulusal”, “çıkar” ve “menfaat” ile bir kavram oluşturdu: Ulusal çıkarlar kavramı, her kesim tarafından kullanılmaya başlandı. 1 Mart 2003’te Türkiye topraklarının Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri tarafından işgal edilmesini öngören meşhur tezkerenin reddi sürecinde “ulusal” kelimesi, yanına getirilen “cı” ekiyle anılır oldu. Ulusalcılık, Amerikan emperyalizmine karşı çıkmanın markası hâline geldi. Yine meşhur “Ulusalcı dalgayı aşacağız” mülakatından sonra kendini ulusalcı olarak nitelendirenler ya çalıştıkları kurumlardan ayrılmak zorunda bırakıldı, ya da Silivri’ye gönderildi. “Ulusal” kelimesinin talihi çok da aydınlık değil şu sıralar.
Egemenlik: Türkiye’nin egemenlik hakları olduğunu düşünürdük. Ancak son zamanlarda Avrupa Birliği Uyum Yasaları’nın getirdiği birtakım düzenlemelerle uluslararası hukuk kuralları ile ulusal hukuk kuralları arasında bir çelişki olduğu zaman uluslararası hukuk kurallarının geçerli olacağı belirtiliyor. “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” vecizesi ise adeta “Egemenlik, kayıtsız-şartsız zenginlerin ve çok uluslu şirketlerindir” şekline dönüştü. “Egemenlik” kelimesinin de talihi çok aydınlık değil şu sıralar.
Çocuk: “Çocuk” kelimesini de içimizde sevinç uyandıracak biçimiyle cümle içinde kullanamaz olduk. Eğitim sisteminde yapılan değişikliklerle “çocuk gelinler”, “çocuk işçiler” tartışmalarının yanı sıra, toplum olarak çocuğa “Bir şeyden anlamaz” kabulüyle bakmamız, gelecek için beni endişelendiriyor. Küçük yaşta “Bir şeyden anlamaz” ya da “Aman başına bir iş gelmesin” saikleriyle inisiyatif almaktan kaçındırılan çocuğun, genç ve olgun bir birey olduğunda başarı kazanmasını beklemek fazlaca “iyimserlik.” Ayrıca çocuğun sadece nüfusun artmasında bir etken olarak görülmesi, bunun siyaset ve devlet gücüyle “3 çocuk yapın, 3 de yetmez 5 çocuk yapın” propagandasına dönüştürülmesi de hiç hayra alamet değil.
Bayram: “Hayat bayram olsa” talebi ile “Hiçbir kere hayat bayram olmadı, ya da her nefes alışımız bayramdı” fikir çatışmasının ortasında kaldık. Bayram vesilesiyle hatırladık tanıdıklarımızı, dostlarımızı, hatta kahramanlarımızı. Bayram geçti, unuttuk. Bütün bu ahval ve şeraitten daha vahim olmak üzere milli bayramların gereksizliğini vurgulamaya başladı siyasiler. “Hatırlamak” demek, “sahip çıkmak”tı. Bayram, bayram olmaktan çıktı, rutin bir stadyum eğlencesi oldu.
***
“Gel de kutla şimdi, 23 Nisan’ı” diyesi geliyor insanın.
Belki de sırf saydığım bozuklukların tersine dönmesi için kutlamalı, hem de daha bir şevkle kutlamalı 23 Nisan’ı…
23 Nisan 1920’de, Milli Mücadele şartlarında açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yıldönümünü idrak ediyoruz.
Ortaokul yıllarımda tarih öğretmenim sorardı:
“Devletimiz ne zaman kuruldu?”
Cevap verirdik, “Bir ben bilirim” hevesiyle:
“29 Ekim 1923…”
Öğretmenimiz, üstelerdi bu cevabı:
“İsterseniz bir daha düşünün.”
Bezden ses seda çıkmazdı.
Sonra mecburen kendisi anlatırdı:
“Arkadaşlar, Cumhuriyet’i kurmak ile devleti kurmak arasında fiili olarak farklar var. Devlet, 23 Nisan 1920’de kurulmuştur. Çünkü yasama, devletin asli görevleri arasındadır. Yine yürütme de Meclis bünyesinde toplanmıştır. Cumhuriyet ise, 1920’de kurulan devletin rejiminin, yönetim biçiminin nasıl olacağının ilan edilmesi ve uygulanmasıdır.”
***
Bu tanımdan hareketle 23 Nisan 1920, aslında var olduğumuzu dünyaya ilan ettiğimiz temel bir tarih.
Bu tarih, Mustafa Kemal Atatürk tarafından çocuklara armağan edilmiş. Dünyada çocuklara bayram armağan eden kaç lider var ki?
***
23 Nisan’ın günümüzdeki adı “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”.
23 Nisan’ın adına itirazım yok, bununla birlikte tanımda geçen kelimelerin “hâli” nedir, bir bakalım:
Ulusal: “Milli” sözcüğünün karşılığı olarak bulunan, ama “budun”un da bir altı olarak tanımlanan kavram. “Ulusal”, “çıkar” ve “menfaat” ile bir kavram oluşturdu: Ulusal çıkarlar kavramı, her kesim tarafından kullanılmaya başlandı. 1 Mart 2003’te Türkiye topraklarının Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri tarafından işgal edilmesini öngören meşhur tezkerenin reddi sürecinde “ulusal” kelimesi, yanına getirilen “cı” ekiyle anılır oldu. Ulusalcılık, Amerikan emperyalizmine karşı çıkmanın markası hâline geldi. Yine meşhur “Ulusalcı dalgayı aşacağız” mülakatından sonra kendini ulusalcı olarak nitelendirenler ya çalıştıkları kurumlardan ayrılmak zorunda bırakıldı, ya da Silivri’ye gönderildi. “Ulusal” kelimesinin talihi çok da aydınlık değil şu sıralar.
Egemenlik: Türkiye’nin egemenlik hakları olduğunu düşünürdük. Ancak son zamanlarda Avrupa Birliği Uyum Yasaları’nın getirdiği birtakım düzenlemelerle uluslararası hukuk kuralları ile ulusal hukuk kuralları arasında bir çelişki olduğu zaman uluslararası hukuk kurallarının geçerli olacağı belirtiliyor. “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” vecizesi ise adeta “Egemenlik, kayıtsız-şartsız zenginlerin ve çok uluslu şirketlerindir” şekline dönüştü. “Egemenlik” kelimesinin de talihi çok aydınlık değil şu sıralar.
Çocuk: “Çocuk” kelimesini de içimizde sevinç uyandıracak biçimiyle cümle içinde kullanamaz olduk. Eğitim sisteminde yapılan değişikliklerle “çocuk gelinler”, “çocuk işçiler” tartışmalarının yanı sıra, toplum olarak çocuğa “Bir şeyden anlamaz” kabulüyle bakmamız, gelecek için beni endişelendiriyor. Küçük yaşta “Bir şeyden anlamaz” ya da “Aman başına bir iş gelmesin” saikleriyle inisiyatif almaktan kaçındırılan çocuğun, genç ve olgun bir birey olduğunda başarı kazanmasını beklemek fazlaca “iyimserlik.” Ayrıca çocuğun sadece nüfusun artmasında bir etken olarak görülmesi, bunun siyaset ve devlet gücüyle “3 çocuk yapın, 3 de yetmez 5 çocuk yapın” propagandasına dönüştürülmesi de hiç hayra alamet değil.
Bayram: “Hayat bayram olsa” talebi ile “Hiçbir kere hayat bayram olmadı, ya da her nefes alışımız bayramdı” fikir çatışmasının ortasında kaldık. Bayram vesilesiyle hatırladık tanıdıklarımızı, dostlarımızı, hatta kahramanlarımızı. Bayram geçti, unuttuk. Bütün bu ahval ve şeraitten daha vahim olmak üzere milli bayramların gereksizliğini vurgulamaya başladı siyasiler. “Hatırlamak” demek, “sahip çıkmak”tı. Bayram, bayram olmaktan çıktı, rutin bir stadyum eğlencesi oldu.
***
“Gel de kutla şimdi, 23 Nisan’ı” diyesi geliyor insanın.
Belki de sırf saydığım bozuklukların tersine dönmesi için kutlamalı, hem de daha bir şevkle kutlamalı 23 Nisan’ı…