13 Ocak 2013 Pazar 02:00:00
Sizi bilmem ama beni kedi karşıladı, hem de pek çok kere. Kırklareli’nde Adliye Lojmanı’nda kaldığımız dönemde, o büyük Marmara Depremi meydana gelmişti. Biz 5’inci kattan 4’üncü kata taşınıyorduk. Depremin olduğu 17 Ağustos 1999 gecesinde de lojmanın en üst katındaydık. Depremdeki ilk korkuyu atlattıktan sonra televizyonu açtık, neyin nerede olduğunu öğrendik. Biraz tedirginlikle sabahı yarı uyanarak, yarı uyuyarak bulduk. Ancak tedirgin olan sadece biz değildik. İki daire arasında kalan çatı katında küçük bir kedinin güçlü ve korkmuş sesini duyduk. Çıktık daireden, ancak çatı katında bir kedicik göremedik.
ÜRKEK KEDİCİK, “TISS”LIYOR
Sabah olduğunda bir baktık, kedicik, yukarıdan bize bakıyor. İndirmeye çalıştık, ama müsaade etmedi. Bizden de korkuyordu ve korktuğunda, kendisine özel bir hareketle sırtını kambur hâline getirip “tıss”lıyordu. Kamburlaşma ve “tıss”lama hareketi, sadece bizim kediciğimize özgü bir hareket değildi elbette. Kedigiller, kendisine yaklaşan tehlikeyi bu yöntemle bertaraf etmeye çalışıyordu.
UZAKTAN SEVDİK, BİR SÜRE…
Bizim çatı katındaki kediciği komşuların da yardımıyla yukarıdan indirdik. İndirdik de, hayvancağız bizden hâlâ korkuyor. Artık bir süre uzaktan sevmeye karar verdik. Önceleri lojmanın bodrumunda bir-iki kap süt ile besliyorduk. Kedicik bize yine “tıss”lıyordu. Ancak zamanla bize alıştı. Çenesinin altının okşanmasından hoşlanıyordu, biz de sevmeyi ihmal etmiyorduk. Hatta bizim katta kendisine bir geniş minder bile ayarladık.
OYUN OYNAR, SIKILMAZDI
Bizim kediciğe, “Gölcük” adını takmıştık. Öyle gösterişli değildi pek, bununla birlikte dikkat çekmesini de biliyordu. Eve alıyorduk bazen, küçük kâğıtlardan top yapıyorduk. Oynuyordu, bir süre sonra topu salonun en ücra köşesine atıp dinleniyordu.
Bir gün bizim Gölcük’ü denemeye tabi tuttuk. Eve girdiğinde kâğıttan top yapmadık. Biraz iple, halı kenarlarıyla oynadı. Sonra galiba çanı sıkıldı. Daha önceki misafirliklerinde salonun en ücra köşesine attığı kâğıt topları buldu çıkardı. Kendi kendine oynamaya başladı. Biz de o günden sonra kâğıttan top yapmamaya başladık. Nasıl olsa Gölcük bulup getiriyordu.
CEZASINDA BİLE ASALET
Gölcük bize alıştı, büyüdü. Bazen onu sevmeyi abartırdık, bunaltırdık. Kızgınlığını belli etmek için kuyruğunu sallardı, biz onu sevmeye son vermezsek bir cezalandırma şekli vardı, uygulardı. Gölcük’ün kızgınlığını belli etme şekli, ilk akla gelen “tırmıklamak” değildi, tırnaklarını saklayıp elimize vurur da kaçardı. Kediciğin cezalandırma şeklinde bile bir asalet vardı.
MAHALLE BAKKALINA KADAR TAKİP
Yavaş yavaş, sevdiğini de belli etmeye başladı. Lojmanın 200-300 metre ilerisinde “mahalle bakkalımız” vardı örneğin. Bizim evden birisi mahalle bakkalına gittiğinde, peşinden mutlaka gelirdi Gölcük. Bakkalın biraz ilerisi ise Kırklareli’nin kendisine has geleneğinin yaşatıldığı İstasyon Caddesi’ne çıkıyordu. Özellikle gençler, caddenin “gör beni” kısmında yürür, sonra da “al beni” bölümünde yürüyüş turunu tamamlardı. Ben bu caddeyi ilk gördüğümde, caddenin sonunda bir göl ile karşılayacağımı bile düşünmüştüm. Bizim Gölcük, bazen bizi, lojmandan İstasyon Caddesi’ne kadar takip ederdi. Biraz sevgi görürse, paçalarımıza sürtünür, sevginin devamını beklerdi.
DÖNÜŞ MESAİSİ DE VAR
Gölcük’ün mesaisi, bununla bitmezdi tabii ki. Lojmanda kendisine bakan, kendisiyle ilgilenenleri karşılardı bir de. Mahalle bakkalından lojmana doğru gelirken, bir bakardık; sağdan, soldan, hiç beklemediğimiz yerden yolumuza düşmüş bizim Gölcük. Neşeli olduğu zaman bu sürprizleri hiç fark ettirmeden yapardı. Bazen de lojman girişinde bekler, kısık bir selâmlama “miyavı” ile mihmandarlık ederdi bize. Gölcük “Gelme” dememizi dinlemezdi pek. Biz ısrarla “Gelme” derdik, zira lojman dışında olduğunda başına bir şey gelebileceğini düşünür, meraklanırdık. Oysa kediydi tabii ki, gezip tozacaktı. Hem “yaramazlık” da etmiyordu, bizim peşimizden geliyor, bizi yalnız bırakmıyordu.
BAŞKA KEDİLER DE KARŞILADI
Gölcük’ten sonra Ankara ve Afyonkarahisar’da da kedi besledim. Hepsinde de bu karşılama ve uğurlama merasimini gördüm. Meselâ Kocatepe Gazetesi’nin Gazlıgöl Caddesi’ndeki binasının ��nünde beslediğim kedi, caddeden geldiğimi görürse; benimle birlikte gazetenin merdivenlerini çıkardı. Yine gazeteden çıktığımda da caddeye kadar bana eşlik ederdi.
KEDİNİN TEK İSTEĞİ…
Kedinin karşılaması, insana ayrı bir his veriyor aslında. “Ben buradayım bak” der gibi, “Ben sana yoldaş olurum” der gibi yüzüne bakar kedi, karşıladığı insanın. Hele bu merasim sırasında karşılanan insan, iki dakikasını ayırıp kediciğin çenesini okşayıverirse, değmeyin kediciğin keyfine. Sizden istediği birazcık sevgi sadece.
Sizi bilmem ama beni kedi karşıladı, hem de pek çok kere. Kırklareli’nde Adliye Lojmanı’nda kaldığımız dönemde, o büyük Marmara Depremi meydana gelmişti. Biz 5’inci kattan 4’üncü kata taşınıyorduk. Depremin olduğu 17 Ağustos 1999 gecesinde de lojmanın en üst katındaydık. Depremdeki ilk korkuyu atlattıktan sonra televizyonu açtık, neyin nerede olduğunu öğrendik. Biraz tedirginlikle sabahı yarı uyanarak, yarı uyuyarak bulduk. Ancak tedirgin olan sadece biz değildik. İki daire arasında kalan çatı katında küçük bir kedinin güçlü ve korkmuş sesini duyduk. Çıktık daireden, ancak çatı katında bir kedicik göremedik.
ÜRKEK KEDİCİK, “TISS”LIYOR
Sabah olduğunda bir baktık, kedicik, yukarıdan bize bakıyor. İndirmeye çalıştık, ama müsaade etmedi. Bizden de korkuyordu ve korktuğunda, kendisine özel bir hareketle sırtını kambur hâline getirip “tıss”lıyordu. Kamburlaşma ve “tıss”lama hareketi, sadece bizim kediciğimize özgü bir hareket değildi elbette. Kedigiller, kendisine yaklaşan tehlikeyi bu yöntemle bertaraf etmeye çalışıyordu.
UZAKTAN SEVDİK, BİR SÜRE…
Bizim çatı katındaki kediciği komşuların da yardımıyla yukarıdan indirdik. İndirdik de, hayvancağız bizden hâlâ korkuyor. Artık bir süre uzaktan sevmeye karar verdik. Önceleri lojmanın bodrumunda bir-iki kap süt ile besliyorduk. Kedicik bize yine “tıss”lıyordu. Ancak zamanla bize alıştı. Çenesinin altının okşanmasından hoşlanıyordu, biz de sevmeyi ihmal etmiyorduk. Hatta bizim katta kendisine bir geniş minder bile ayarladık.
OYUN OYNAR, SIKILMAZDI
Bizim kediciğe, “Gölcük” adını takmıştık. Öyle gösterişli değildi pek, bununla birlikte dikkat çekmesini de biliyordu. Eve alıyorduk bazen, küçük kâğıtlardan top yapıyorduk. Oynuyordu, bir süre sonra topu salonun en ücra köşesine atıp dinleniyordu.
Bir gün bizim Gölcük’ü denemeye tabi tuttuk. Eve girdiğinde kâğıttan top yapmadık. Biraz iple, halı kenarlarıyla oynadı. Sonra galiba çanı sıkıldı. Daha önceki misafirliklerinde salonun en ücra köşesine attığı kâğıt topları buldu çıkardı. Kendi kendine oynamaya başladı. Biz de o günden sonra kâğıttan top yapmamaya başladık. Nasıl olsa Gölcük bulup getiriyordu.
CEZASINDA BİLE ASALET
Gölcük bize alıştı, büyüdü. Bazen onu sevmeyi abartırdık, bunaltırdık. Kızgınlığını belli etmek için kuyruğunu sallardı, biz onu sevmeye son vermezsek bir cezalandırma şekli vardı, uygulardı. Gölcük’ün kızgınlığını belli etme şekli, ilk akla gelen “tırmıklamak” değildi, tırnaklarını saklayıp elimize vurur da kaçardı. Kediciğin cezalandırma şeklinde bile bir asalet vardı.
MAHALLE BAKKALINA KADAR TAKİP
Yavaş yavaş, sevdiğini de belli etmeye başladı. Lojmanın 200-300 metre ilerisinde “mahalle bakkalımız” vardı örneğin. Bizim evden birisi mahalle bakkalına gittiğinde, peşinden mutlaka gelirdi Gölcük. Bakkalın biraz ilerisi ise Kırklareli’nin kendisine has geleneğinin yaşatıldığı İstasyon Caddesi’ne çıkıyordu. Özellikle gençler, caddenin “gör beni” kısmında yürür, sonra da “al beni” bölümünde yürüyüş turunu tamamlardı. Ben bu caddeyi ilk gördüğümde, caddenin sonunda bir göl ile karşılayacağımı bile düşünmüştüm. Bizim Gölcük, bazen bizi, lojmandan İstasyon Caddesi’ne kadar takip ederdi. Biraz sevgi görürse, paçalarımıza sürtünür, sevginin devamını beklerdi.
DÖNÜŞ MESAİSİ DE VAR
Gölcük’ün mesaisi, bununla bitmezdi tabii ki. Lojmanda kendisine bakan, kendisiyle ilgilenenleri karşılardı bir de. Mahalle bakkalından lojmana doğru gelirken, bir bakardık; sağdan, soldan, hiç beklemediğimiz yerden yolumuza düşmüş bizim Gölcük. Neşeli olduğu zaman bu sürprizleri hiç fark ettirmeden yapardı. Bazen de lojman girişinde bekler, kısık bir selâmlama “miyavı” ile mihmandarlık ederdi bize. Gölcük “Gelme” dememizi dinlemezdi pek. Biz ısrarla “Gelme” derdik, zira lojman dışında olduğunda başına bir şey gelebileceğini düşünür, meraklanırdık. Oysa kediydi tabii ki, gezip tozacaktı. Hem “yaramazlık” da etmiyordu, bizim peşimizden geliyor, bizi yalnız bırakmıyordu.
BAŞKA KEDİLER DE KARŞILADI
Gölcük’ten sonra Ankara ve Afyonkarahisar’da da kedi besledim. Hepsinde de bu karşılama ve uğurlama merasimini gördüm. Meselâ Kocatepe Gazetesi’nin Gazlıgöl Caddesi’ndeki binasının ��nünde beslediğim kedi, caddeden geldiğimi görürse; benimle birlikte gazetenin merdivenlerini çıkardı. Yine gazeteden çıktığımda da caddeye kadar bana eşlik ederdi.
KEDİNİN TEK İSTEĞİ…
Kedinin karşılaması, insana ayrı bir his veriyor aslında. “Ben buradayım bak” der gibi, “Ben sana yoldaş olurum” der gibi yüzüne bakar kedi, karşıladığı insanın. Hele bu merasim sırasında karşılanan insan, iki dakikasını ayırıp kediciğin çenesini okşayıverirse, değmeyin kediciğin keyfine. Sizden istediği birazcık sevgi sadece.