12 Eylül Referandumu sürecinde Anayasa değişikliğini destekleyen kesimlerin temel savları, Türkiye’nin daha demokratik, daha özgür bir ülke olmasına doğru adım atılacağıydı. Demokratikleşme meselesi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi’nin yapılarının değiştirilmesine indirgendi tartışmalarneticesinde. Diğer 24 maddenin de kazanımlar getireceği tartışıldı kuşkusuz, fakat o maddelerin Türkiye’nin gündemine Anayasa değişikliği ile değil, normal kanunlar ya da yönetmelikler hâlinde gelmesi gerekirdi. Kaldı ki Anayasa’nın 90’ıncı maddesinde yapılan değişiklikle Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve hukuk kuralları, ulusal hukuktan önce geliyordu. Yani örneğin memurlara toplu iş sözleşmesi hakkının tanınması ile ilgili Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmelere atıfta bulunarak düzenleme yapılabilirdi. Kadınlara, şehit ve gazi yakınlarına pozitif ayrımcılık yapılması da yine Anayasa değişikliğine gerek kalmadan ve büyük bir uzlaşıyla kabul edilebilecek maddeler arasındaydı. Hem biliyoruz ki bir kanunun şekli değil özü önemli. Kabul edilen Anayasa paketinin özünün topluma nasıl yanısayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz.
CHP Afyonkarahisar Milletvekili Halil Ünlütepe’nin ATSO’nun düzenlediği Referandum Paneli’nde anlattıkları çok önemliydi. Ünlütepe, Türkiye’nin kabul ettiği Venedik Kriterleri’ne göre bu tür bir Anayasa değişikliği paketinin mümkünse madde madde, ama en azından gruplandırılarak halkoyuna sunulması gerektiğni söyledi. 12 Eylül’de oylanan Anayasa değişikliği paketinde gruplandırma değil, “26’sı birden” taktiği uygulandı. Bir nevi “ya herru, ya merru”…
O panelde konuşan akademisyenler de Anayasa’nın bu kadar teferruata sahip olmasının doğru olmadığını vurguladılar. Konuşmacılara göre ayrıntılara Anayasa’da yer verilmemeli, ayrıntılar kanunlar, yönetmelikler ve kararnamelerle düzenlenmeliydi. Fakat konuşmacılar “her nedense” o 26 madde içindeki teferruatı gündeme getirmediler.
Halkoyuna sunulan Anayasa değişikliği paketi, AK Parti ve ondan önceki hükümetlerin alışageldiği “torba yasalar”a benziyordu. Meclis’teki oylama yöntemi de Kemal Derviş’in “15 günde 15 yasa” uygulamasını hatırlattı. Paket torba gibi görülüp, tüm maddeler çorba yapıldı.
12 Eylül’de oy kullanan vatandaşlarımızın yüzde 58’i “evet” dedi bu Anayasa değişikliği paketine. Peki o “evet”lerden sonra Türkiye’nin daha demokratik olduğunu söyleyebilir miyiz? Benim iddiam şudur: Bırakın birkaç maddeyi değiştirip birkaç maddeyi eklemeyi; baştan sona yeni Anayasa yapılsa ve o Anayasa da yüzde 100 “evet” oyuyla kabul edilse, Türkiye’deki bazı yapılar nedeniyle “demokratik”leşmeden bahsedilemez.
Demokrasiden anlaşılan, en geniş ifadesiyle kişilerin düşünce, söylem ve rey hürriyeti. Türkiye’deki demokratikleşme çabalarının da bu yönde ilerlediğine dair fikir, yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Ancak “birey” özgürlüğü olmadan demokratikleşmeden bahsedilmesi mümkün değil.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın referandum gecesi “okyanus ötesi”ne selam yollaması, Türkiye’de bireysel hürriyetin olup olmadığına ilişkin bir ipucu veriyor. Keza AK Parti Afyonkarahisar Milletvekili Ahmet Koca’nın bir yerel gazetede yayınlanan teşekkür ilanında isim vermerden Türkiye’deki etkili cemaatlere teşekkür etmesi de başka bir ipucu.
“Birey” olabilmenin temeli, fikir üretebilmek, fikirlerinin doğrultusunda da yaşayabilmektir. Doğal olarak fikir üreten kişinin de başta kendisini, sonra da çevresini, yaşadığı dünyayı, evreni sorgulaması beklenir. Cemaat liderlerinin -tabir caizse- bir parmak işaretiyle bir partinin alacağı oyları ya da bir halkoylamasının seyrini değiştirdiği ülkede, ne bireyden, ne de bireye dayanan bir demokrasiden söz edilebilir. Çünkü bilinir ki cemaat liderinin sözünün dışına çıkılmaz. Sözün dışına çıkan kişiler ya gizliden gizleye ayıplanır, ya da kendilerine başka bir yol bulmaları doğrultusunda telkinle karşılaşır. Orta Anadolu’daki oyları 1990’lı yılların başından bu yana tahlil ediniz. Cemaatler ANAP’ı desteklediğinde ANAP, DYP’yi desteklediğinde DYP, Refah Partisi’ni desteklediğinde RP, DSP’yi desteklediğinde DSP iktidara gelmiştir. Hatta 1999 seçimlerinde bazı cemaatler DSP’yi, bazı cemaatler ise MHP’ye eğilim göstermiştir. Bu yazılanların ispatı yok. Ama eşe-dosta şöyle bir sorun, tablo ortaya çıkar.
Birey hürriyeti konusunda yalnızca cemaatler üzerinde durulmamalı. Aşiret reisliğinin hüküm sürdüğü bölgelerde de aşiret reisinin dediğinin olduğunu biliyoruz. Bucak Aşireti, bunun en göz önündeki örneği. Kapatılan DTP’nin Genel Başkanı Ahmet Türk’ün, Güneydoğu’daki en büyük aşiretlerden Kanco’nun lideri olduğunun altını çizmek gerekir. Ağanın çıkarı neredeyse, ağa oraya oy verir. Ağanın sözünün dışına çıkmaksa cemaat liderinin sözünün dışına çıkmaktan daha ağır cezalandırılır. Bunu da görmek gerek.
Güneydoğu’daki Referandum sonuçları, bölücü terör örgütünün de kendi ağalığını kurma yolunda ilerlediğini gösterdi. Terör örgütü aşiretinin siyasi temsilcileri olarak kabul edilenlerin boykot talimatı, etkili oldu.
Askeri vesayet eleştiriliyor ya hep, aslında cemaatler ve aşiretlerin Referandum yorumu da askeri usülleri andırdı: “Evet oyu verilecek, ver!”
Demokratikleşmenin bu yönü hiç tartışılmadı, oysa temel demokratikleşme sorunumuz bu bizim. Talimatla oy vermek, ya da vermemek.
Bu bağlamda Anayasa değişikliği paketi TBMM’de görüşülürken, görüşmelere katılmamak için “grup kararı alınması” da eleştirilmesi gereken bir hareket. Sadece o değil, Türkiye’nin bütün “önemli” oylamalarında ister iktidar olsun, ister muhalefet, “grup kararı” alınması, demokrasinin “hür oy kullanma” ilkesine ters. “Yüz çiçek açsın, bin fikir yarışsın” sloganı, sadece kâğıtlarda kalmamalı. Bırakın, millet de milletvekili de düşündüğü neyse onu yansıtsın reyine. İlla sürü psikolojisi ile hareket etmesin kimse. Etmek isteyen de demokratikleşmeden bahsetmesin ne olur.
Bir parantez de tüm siyasi partiler için açıyorum: Milletin vekilini, millet mi yoksa parti genel başkanları mı seçiyor? Millet seçiyorsa, temayül yoklamalarında ilk sıralarda yer alan vekil adaylarının bir kısmı, Meclis’te niye yok? Ya da temayül yoklamalarında esamisi okunmayan kişiler, neden Meclis’te?
Demokratikleşmeyi ya yeniden tanımlayalım.
Veya Karl Marks’ın Batı’yı inceledikten sonra Doğu’daki tüm ülkeleri “aynı torba”ya koyup yaptığı “Asya Tipi Üretim Tarzı” tanımı gibi yeni bir demokrasi tanımı yapalım.
Bizim Kılıçdaroğlu…
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 12 Eylül Referandumu’nda oy kullanamamasını yadırgadığımı söylemiştim. Allah’tan Kılıçdaroğlu, dün itibariyle seçmen kaydını yaptırdı. Çok büyük bir aksilik olmadığı takdirde Kılaçdaroğlu, 2011’deki genel seçimlerde oy verebilecek. Artık kendi partisine mi verir oyunu, yoksa 21 partinin yer alacağı pusulada kendi partisinin yerini de “unutup” başka bir partiye mi “evet” mührünü basar, Allah bilir.
Lakin insan, kimseyi kınamamalı. Zira insan, kınadığı hareket, başına gelmeden ölmezmiş. Gazeteciler arasında “bir oy bir oydur, mutlaka kullanın” diye esip gürleyen bir sevdiğimiz arkadaşımızın 12 Eylül Referandumu’nda oy kullanmadığını yeni öğrendim. Öğrenmeme de başka bir sevdiğimiz arkadaşımız vesile oldu. Ilgıt ılgıt esen seher yeli arkadaşımızın oy kullanmama gerekçesi şu:
“Bayram tatilinde şehir dışındaydım. Tatil bitince de hemen gazetedeki işlerimi bitirmeye koyuldum. O nedenle oy kullanamadım.”
İnsan, sevdiğinin üzerine gider. Biz de arkadaşımızın üzerine gi-dince, arkadaşımız “Benim oyumla mı değişecek dünya” dedi.
Dedim ya, gülme Kılıçdaroğlu’na…