Ne koalisyon, ne tek başına iktidar… Gerçek gündem ekonomi. Çalışanlar, maaşlarından dertli; işverenler de dolaylı dolaysız vergilerden. İki kesimin de sıkıntı çektiği görülürken, yüzde 1 ya da yüzde 2’lik kesim, zenginliğine zenginlik katıyor.
Bu, moda tabirle “sürdürülebilir” bir hâl değil.
Gazetelerdeki haberleri ve köşe yazılarını okumuş olabilirsiniz. Tekrar hatırlatalım: Türkiye’nin büyüme oranı yüzde 2.3. Bu büyüme, vatandaşın doğal harcamalarından dolayı değil, lüks konut ve otomobil satın alınmasından kaynaklanıyor. Yani vatandaş değil, “zengin” büyüyor.
Milliyet Gazetesi Yazarı Güngör Uras, Türkiye’nin içinde bulunduğu tabloyu şöyle özetliyor:
“Büyümenin lokomotifi tarımsal üretimdir, sanayi üretimidir. Tarımın büyümedeki ağırlığı yüzde 4.6 gibi düşük bir ağırlık ama, sanayi kesiminin ağırlığı yüzde 33.2 oranında. 2015 yılının ilk 3 ayında tarımda üretim artışı yüzde 2.7 oldu. Sanayide ise üretim artmadı. Ama ekonomi bütünü ile yüzde 2.3 oranında büyüdü. Büyümenin arkasında tüketim harcamalarının artışı var. Tüketim harcaması ise gıdaya, giyime değil de otomobile, lüks ve ithal otomobile gitti. Ocak-Mart döneminde Türkiye genelinde otomobil satışları yüzde 42, hafif ticari araç satışları yüzde 78 arttı. 2014 yılının ilk 3 ayında 3 bin 233 Mercedes satılmışken, 2015 yılının aynı döneminde 7 bin 266 Mercedes satıldı. BMW satışları 2 bin 826’dan 5 bin 124’e, Audi satışları 2 bin 380’den 3 bin 398’e yükseldi. İlk üç ayda 2014 yılında 68 bin ithal binek otomobili satılmıştı. 2015 yılında 92 bin ithal binek otomobili satıldı.”
Peki çare ne?
Çare, Türkiye’nin üretim ekonomisine dönmesi.
“Üretim ekonomisi, ezbere bir laf. Bunun içeriği nedir” diye soracak olursanız, açıklayayım:
Türkiye’de işçi de işveren de niye sıkıntı çekiyor? Paranın dönmemesinden, yetmemesinden… İşçinin aldığı maaş üzerindeki vergiyi kaldırsanız, bundan kim kârlı çıkar? Hem işçi, hem işveren. İşçi, ücretinden vergi kaldırılması nedeniyle elde edeceği 300-400 lirayı, İsviçre bankalarına yatırmayacak. İki kilogram fazla domates alacak, 1 kilogram et daha yiyecek, belki 4-5 kitap daha okuyacak. İşçi ücretinden alınmayan vergi, “dolaşım”a girerek iktisadi hayatı canlandıracak.
İşçi ücretlerinden vergi alınmazsa, doğal olarak işveren de sevinecek. Orta büyüklükte bir işletme sahibi, yıllık kazancının yaklaşık yüzde 60’ını dolaylı ya da dolaysız olarak vergilere aktarıyor. İşveren, yüzde 40’lık kazançla istihdama mı katkı sağlasın, üretime mi? İşveren, işçinin maaş ya da sigortasını yatırma endişesini taşımadan rahat uyuyabilecek ki işçi de çalışmasının hakkını alabilsin.
Bu bağlamda işverene yönelik bazı teşvikler de uygulanabilir. İşçinin sigortasını üst seviyeden yatıran, işçinin maaşını iyileştiren işverenlere elektrik, doğalgaz, akaryakıt destekleri verilebilir.
Meselâ, 63’üncü hükümetin “maliye” kadrosu şöyle diyebilir: Cirosu 1 milyon liranın altında olan şirketlerden bir yıl boyunca vergi almayacağız. Bunun karşılığında bir yıl sonunda işletmenin en az yüzde 50 büyümesini isteyeceğiz. İşletmesine yatırım yapmayan şirket, iki yıl sonunda iki yıllık vergiyi ödeyecek. İşletmesini yüzde 50 ve üzerinde büyüten şirket ise, şirketinin büyümesi oranında vergiden muaf olacak. Yüzde 60’lık bir yatırım, vergilerden yüzde 60’lık bir muafiyet anlamına gelecek. Eğer işletme yüzde 100 büyüdüyse, o yıl da vergi alınmayacak.
Bunu demek çok mu zor?
İşçi ve işverenin üzerindeki vergi yükünün kaldırılmasından başka, vatandaşın ödediği Özel Tüketim Vergisi, Katma Değer Vergisi, TRT payı, Çevre Katkı Payı, Telsiz Vergisi gibi vergilerde de indirime gidilmesi gerekiyor.
Ayrıca “üretim ekonomisi”nin tesis edilmesi için Türkiye’de üretilen mamullerin ithal edilmesi, kesinlikle engellenmeli. Türkiye’deki üreticinin kendini geliştirmesi, haksız rekabetin ortadan kalkmasıyla mümkün olabilir. Buna bağlı olarak Gümrük Birliği uygulamalarının verdiği zarar göz önünde bulundurularak, Gümrük Birliği’nin açtığı gümrüklerimizi kapatmamız da yerinde olacaktır.
ÖTEKİLEŞTİRME
7 Haziran seçimlerinden önce ülkede ciddi bir kutuplaşma h��küm sürüyordu. Allah’tan seçimin ardından “koalisyon” şart oldu da, ‘benden olmayan haindir’ anlayışını rafa kaldırdık. Ancak gördüğünüz fotoğraf, 7 Haziran’dan öncesine ait. Fotoğrafın hikâyesi şöyle:
Afyon Kocatepe Üniversitesi (AKÜ) Afyon Meslek Yüksekokulu (MYO) Pazarlama ve Dış Ticaret Bölümü Öğretim Görevlisi Türker Göksel, Yalova’da bir toplantıya katılır. Yalova’daki “üst düzey” yetkililer, bazı konuşmalar yapar; ama sıradan, coşkusu olmayan konuşmalardır bunlar. Daha sonra, CHP Milletvekili Muharrem İnce kürsüye çıkar, o günkü toplantının özünü anlatan etkili bir hitabet sergiler. Türker Hoca da Muharrem İnce’nin konuşmasından sonra yalnız bırakıldığını düşünür ve “Seçkiler” isimli kitabını imzalayarak İnce’ye takdim eder. Göksel, İnce ile siyasi olarak aynı fikri savunmasa da konuşmasını beğendiğini aktarır. Göksel, İnce’nin de bulunduğu fotoğrafı Facebook’a koyar. Ve işte ötekileştirme burada başlar. “Sen de değiştin”den tutun, “İkiniz nasıl bir araya gelirsiniz”e kadar farklı yorumlar yazılır.
Türker Hoca, bu durumdan yakınıyor:
“İnsanlar akıl tutulması mı yaşıyor? Farklı görüşten insanlar hatıra fotoğrafları çektiremezler mi? Farklı görüşten insanlar, bir konuda sohbet edemezler mi? Biz yiğit Anadolu’nun yiğit insanları değil miyiz? Düşmanca mı davranmak zorundayız birbirimize?”