Murat Arısoy

Yağmurda şemsiyesini bırakmayan oğul – Kocatepe Gazetesi

Murat Arısoy

20 Ocak 2013 Pazar 02:00:00
  Emektar bir gazetecinin vefatının üzerinden yıllar geçmişti. Emektar gazetecinin samimi olduğu arkadaşları, ailesi, hiç görmediği öğrencileri kabri başındaydı.
Biraz burukluk vardı ama, hiç görmediği ve kendi adını taşıyan torunu da oradaydı.
Havada bilinmez bir yumuşaklık, adeta “zıt durumların birliği” vardı.
Güneş, kendini gösterip gösterip kayboluyor; yağmur ise hafifçe ama kimseyi ıslatmak istemiyorcasına yağıyordu.
Kabir başında Kur’an-ı Kerim okunmaya başlandı. Aile üyelerinin gözlerinde gözyaşları beliriyor, emektar merhum gazetecinin arkadaşlarında da derin bir hüzün beliriyordu. Emektar gazeteciyi hiç tanımayan, onun hakkında hiç bilgisi olmayan yeni öğrencileri ise, bir taraftan görevlerini yerine getiriyor, bir taraftan kamera ve fotoğraf makinelerini yağmurdan koruyordu. Aslında “genç gazeteciler”in bazıları, “Keşke biz de böyle yâd edilebilsek” telaşına düşmüşlerdi şimdiden. Oysa önlerinde belki ne haberler, ne mücadeleler, ne ödüller vardı.
Ya o emektar gazeteci?
Onun hakkında herkes “iyi” konuşuyordu. Her adımında halktan yana, her sözünde bir fikir olan; ama yeri geldiğinde de gülüp eğlenen hayat dolu birisiydi o gazeteci.
Kabrine giderken, kabri başında, kabir ziyaretinin ardından konuşulan tek vurgu buydu: İyi gazeteci, iyi insan…
Anma töreninin ardından merhum gazetecinin ailesinde kalplere hitap eden, gözleri okşayan bir gurur hasıl oldu. Aile mensuplarının “Bu sefer anma töreni olmayacak” hissine kapıldıkları bir anda, “Yarın kabirde buluşalım” telefonu, siyahlaşan anıları, birden maviye dönüştürmüştü.
Evet!
O iyi gazeteci, iyi insan, bu yıl da unutulmamıştı. Ve eminlerdi ki artık, gelecek yıl, ondan sonraki yıl, sonraki yıl… unutulmayacaktı.
O emektar gazetecinin kabri başında başka aile de vardı. “Basın camiası bir ailedir” önkabulünden öte, gerçekten bir aile vardı.
Bir baba ve bir oğul.
Kabirde Kur’an-ı Kerim okunmaya başladıktan sonra gelen baba-oğul, protokol peşinde değillerdi.
Duaya ortak olma, birlikte el açıp af ve mağfiret dileme derdiydi baba ve oğlun derdi.
Hem ne kadar çok el açan olursa, oradaki kişilerin birinin yüzü suyu hürmetine, merhumun affedilmesi imkanı doğuyordu.
Baba ve oğul, merhum emektar gazetecinin kabri başına geldiğinde yağmur yağıyordu. Oğul, elinde tuttuğu şemsiyesini babasının başının üzerinden hiç ayırmadı. O şemsiyeyi çevresindekilerin tutmasına da müsaade etmedi. Oysa, çevresindeki biri tutsa, şemsiye oğlu da koruyabilirdi.
Yağmurla birlikte, belki dualar da bereketleniyordu. Bir ara kabrin sol tarafındaki bir tecrübeli bir gazeteci, oğla “Gel, burada boş tabure var” işareti yaptı. Ancak oğul, babasını gösterdi; “Benim şu an önemli bir görevim var” der gibiydi. Oğul, babasını bırakmadı.
Ama baba da oğlunu düşünüyordu doğrusu. Kendisinin tabureye oturup da oğlunun ayakta kalması, aslında içine sinmiyordu.
Tam o sırada, kabrin aşağı tarafından boş tabureler getirildi. Baba, hemen oğluna “Buyur otur oğlum” şeklinde anlaşılan bir hareket yaptı. Bu arada baba, cebinden çıkardığı kâğıt mendille taburenin yağmurdan ıslanan yerlerini iyice sildi. Oğul, babasını kırmayarak tabureye oturdu.
Ve hoca “amin” diyene kadar, şemsiyeyi babasının başının üzerinde tuttu.
Belli ki, babanın, oğlunun başının üzerinde yeri vardı.
***
Dikkatle izlediğim bu olay, merhum gazeteci Fatih Gümüş’ün anma töreninde gerçekleşti.
Babası ıslanmasın diye şemsiyeyi tutan oğul, Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burhanettin Çoban; oğlu ıslanmasın diye tabureyi özenle silen baba ise Halil Çoban’dı.

Yazarın Diğer Yazıları