Prof. Dr. İrfan Görkaş

'Kadınanalar'In Felsefecesi

Prof. Dr. İrfan Görkaş

Basında “Kadınanalar” ve Bir Sorun

Sevgili okuyucular, 

Bugünkü Kocatepe Felsefe’de, AKÜ İlahiyat Fakültesi’ne bir kadın dekan atanması üzerine basında yeniden gündeme gelen “kadınanalara” bakacağız. Basında “AKÜ İlahiyat Fakültesini bir Kadınana yönetecek” deniliyordu. Oysa İlahiyat Fakültesi’nin kıymetli dekanı, ilk kadın yönetici değildi. Ondan önce Vilayet Makamına bir kadın yönetici atanmış, daha sonra Belediye Başkanlığına, aday olduğu seçimleri kazanarak yine bir kadın yönetici gelmişti. İlginç olan şuydu: İlgili basın “kadınanalar” için şehir tarihine atıf yapıyor, onların hanedan ailesinden olduğunu belirtiyor, ama hiç kimse bugün ve geçmişteki “kadınana”ların adlarıyla bağını kurmuyor, üstüne üstlük Kadınanalar adıyla bir de Dernek kuruluyordu. O halde bu kullanımlar sebebiyle Kocatepe’de Felsefe adına şu soruları sormak gerekmektedir: 

-Tarihteki kadınanalar kimlerdir, neden onlara kadınana denilmiştir? 

-Bugün bazı makamlara atanan kadın yöneticilere “kadınana” adını vermek, onları basında bu isimle anmak doğru mudur ya da ne kadar doğrudur?

-Gerçekte Kadınanalar meselesinin hakikati neydi?

Afyonkarahisar’da Kadınanalar 

Afyonkarahisar’a dair yazılanlara baktığımızda iki tür kadınanadan söz etmek mümkündür. Biri Afyonkarahisar tarihlerinin sözünü ettiği kadınanalardır. Diğeri Afyonkarahisar alimleri ve evliyaları adını taşıyanların sözünü ettiği kadınanalardır. Bir de bu ikisine kadınananın kendisini eklemek gerekmektedir. Böylece anlaşılması gereken kadınanalar Afyonkarahisar’da üçe ulaşmaktadır.

Tarihsel Kadınanalar

Tarihsel kadınanalar, Afyonkarahisarlı iki öğretmen-tarihçinin anlattığı kadınanalardır. Afyon Vilayeti Tarihçesi’nde Atabek, kadınanalara Selçuklu bey-komutanlarından Sahipata oğlu Ahmet Bey ve onun şehir imarıyla ilgili faaliyetlerini anlatırken yer vermekte, orada kadınanalarla ilgili iki şey söylemektedir: Kadınanaların şehirde iki yerde türbeleri vardır. İkincisi Kadınanalar II. Sultan Alaaddin’in kızlarıdır ve onlar üç kardeştir. Başkent Konya Moğol istilası tehdidi altına girince kızlar Karahisar-ı Devlet olan Afyon’a gelmişler, biri şehir içi ve dışında o gün için abartılı bir sayı olan ve kırkla ifade edilen köprüler yaptırmış, biri şehir dışından şehre kanalla su getirmiş, üçüncüsü de şehir mezarlığı kurmuşlardır.

İkinci öğretmen tarihçi Gönçer ise, Atabek’ten farklı olarak Afyon İli Tarihi’in ilk cildinde Kadınanlara ve eserlerine bir başlık açar ve onlarla ilgili söylenenleri genişletip reelleştirir, iki şeye bir üçüncüsünü ekler. Ona göre suyu Melek Peyker Sultan, köprüleri Naime Gevher Sultan, mezarları Asiye Sultan yaptırmışlardır. Bu üç “hanım-sultan”, “Kadınanalar” olarak ün alırlar. Asiye Sultan Kadınana İlkokulu yanında Anbaryolu başında kargir, diğer iki sultan Dergâh Camii batısındaki sokakta ahşap türbede gömülüdürler. Böylece Gönçer onlar için “sultan” nitelemesi yapar.

Muhayyel Kadınanalar

Muhayyel kadınanalar, Muhayyelatı Fikriye, Muhayyelatı Muhammediye ve Muhayyelatı Ahmediye gibi örneklerde anlatılan “Muhayyelat-ı Afyonkarahisar”ın kadınanalarıdır. Kadınanalar burada artık, Afyonlu alimler ve evliyalar içinde anılan kadınlardır ve onların burada iki özelliğinden söz etmek mümkündür. Onlar tarihsek gerçekliğin menkıbe (yaşanmış hadiseler) anlatısıyla anlatılan kadınanalardır. Tarihsel gerçeklik hayal aynasında menkıbeler olarak tekrar üretilir. Mesela bir anlatı özetle şöyledir: Şehre suyu getiren Melek Peyker, suyu getirmek için sahibi Ermeni’den suyu almak ister, “Bir ölçek altına, bir ölçek su” ilkesiyle satışta anlaşırlar. Bu alış-verişin sonrası hayal aynasında yeniden üretilir. Buna göre “Melek Peyker hemen bir kurnazlık düşünür, tamam der, ölçeği Ermeni’ye verir. Altınları ölçekten boşaltmasını ve boşalan ölçeği suyu ölçmek için su yoluna yerleştirmesini ister. Daha ölçek suyla dolmadan, olanca gücüyle, ölçeğe bir tekme atar ve ölçeğin altını/dipkısmını kırar. Böylece ölçek hiç dolmaz. Ölçek hiç dolmadığı için de Melek Peyker suyu bir ölçek altına satın almış ve şehre getirmiş olur”.

Bir başka örnek, Naime Gevher’in kırk köprüsüyle ilgilidir. “Ortanca kız Naime Gevher, şehrin içinden geçen ve taşkınlık yapan, evlere ve dükkanlara zarar veren Taşpınar deresini ıslah etmiş ve 40 taşköprü yaptırmış, böylece Afyonkarahisar modern bir kanalizasyona kavuşmuştur”. Böylece Taşpınar ve Olucak çeşmelerinin suyuna katılan şehir sularıyla akan öz, muhayyelatta “modern bir kanalizasyon” olur. Hayal aynasında görünen Kadınanalardan Asiye Sultan ise, Afyon Lisesi ve İmaret Cami arasına 1000 adet kapaklı mezar yaptırır. Muhayyelatta kadınanalar artık “büyük-hanım-sultanlar”dır ve onlar üç Türkmen kızıdır.

Kadınananın Kendisi ve “Ana”nın Kökeni

Kadınana, kendisine ‘kadın’ın yüklem yapıldığı bir “ana”dan ibarettir. Ana’ya yer veren güncel ve etimolojik sözlükler, garip bir şekilde ve diğer kelimelerde yaptıklarının aksine, “ana”nın etimolojik kökenine yer vermezler. Bunların içinde kişisel sözlükler olduğu Türk Dil Kurumu gibi kurumsal sözlükler de bulunmaktadır. Onların bu konudaki suskunlukları ilginçtir. Sözlüklerin arasında bir tek istisnası bulunmaktadır. İsmet Zeki Eyüpoğlu’nun “Türk Dilinin Etimolojisi” (bak.Sosyal Yayınlar, İstanbul 1968, s.16). Eyüpoğlu felsefeci Macit Gökberk’in öğrencisidir. Yazdığı etimolojik sözlüğünde Eyüpoğlu anayı anneye yönlendirir, anne’nin kökeninin Hititçe “annas” olduğunu tereddütle iddia eder. Onun mütereddit itirazı, doğurucu özne ve onun kök eyleminin Türk dilindeki sözcükler arasında olmadığıdır. Eyüpoğlu’na göre “an” kökü, dişil değil, eril köktür. Eski Türkçede kullanılan “an” köklü isimler, doğurganlık ifade etmemektedir. Bu özellik sadece Hititçede bulunmaktadır.

Oysa Türkçede kullanılan “anaç”, “anacıl”, gibi isimlerin kök “an”larında, doğurucu ve dişilik eylemleri ve sıfatlarının olduğu açıktır. O nedenle bütün sözlüklerin “suskunluğu”na rağmen biz, bu örneklerden hareketle kökün Türkçe kökenli olduğunu düşünmek istiyoruz. Sözlüklerde açıklanan “ana”, cinsiyette dişilik, dilde temel-asıl-kök/kaynak ve etikte merhametlilik, şefkatlilik’e delalet etmektedir. İlk iki anlam ontolojik anlamdır ve onlar zattır, felsefenin terimiyle özdür (cevherdir). Doğurganlık ve merhametlilik-şefkatlilik, özün iki ana özelliğidir. Üçüncüsü ise dilsel ve mantıksaldır ve o ananın analığını ifade etmektedir. 

Kadın’a gelince, kadın Türklerin kullandığı ilk yazılardan biri olan Soğdça’da yer alan Türkçe bir terimdir ve Katun’dan gelmektedir. Katun ise Türk dilinde “Kraliçe”ye denilmektedir. 

Sonuç

Kadın-ana, kadın ve anadan oluşan; kraliçe’yi ve ontolojik aslı, kaynağı ve kökü, ilaveten dişilik ile doğurganlık eylem-sıfatlarını ifade etmektedir. Buna göre kadınanalar, Atabek ve Gönçer’in eserlerindeki şehri imar eden Selçuklu hanedanına mensup zengin prensesleri, muhayyelatta ise şehir imarındaki kadın kurnazlığını göstermektedir. Dolayısıyla tarihte halkın KADINANA isimlendirmesinin, ilkinde isim ve isimlendirilen nesne arasındaki ontolojik uyum ve uygunluğunu, ikincisinde uygunsuzluğu göstermektedir. Zira halk, Selçukluydu Kadınanalar Selçuklu kraliçesiydi. Ancak aynı halk Germiyan hanedanına mensup olan ve Mevlevihane’de şeyhlik yapan Güneş Hatun gibi Germiyan Prenseslerine “kadınana” isimlendirmesi yapmamıştır. Bu önemli bir ayrımdır.

Yazarın Diğer Yazıları