Yasemin Merdivenci

Doğru Hisle Yaşamanın Dinginliği-1

Yasemin Merdivenci

İnsan his ve zandan ibarettir aslında! Hissi onu huzura götürecek yanıyken, zanları onu ateşe çağıran, ateşi, azabı, kavgayı, fitne ve fesadı ona sevimli gösteren yanıdır. His insanın gerçeği iken zan onun aslı olmayan yanıdır. His onun tek doğrusuyken zanları onun batıl yani yanlışı ve tüm yanlışlarının da kaynağıdır. Bu yüzden hayatı anlamlı kılan şey his kökenli evrensel genel doğrulardır. Bu doğruları aramak, bilmek, bulmak ve onların insan hayatına hâkim olmasını sağlamak bizim asli görevimizdir; bırakalım siyasi şovları, sosyal rol yapmaları ve görüntü vermeleri! Tek işimiz bu! İnsan eğer onur barış ve huzura talipse, hak ve hakikati öncelemesi, kendinde hayat tarzı haline getirmesi şarttır. His (yani can-yani ben) tek gerçektir ve bu gerçeklik Allah’a aittir. Bu yüzden his odaklı, bu manadaki hayat tarzını küresel ölçekte ve sürdürebilir hale getirecek şey şudur: İnsanın kendisinin ve kullandığı, uyguladığı sistemlerin veya yöntemlerin hak ve hakikatle bağını kurması, hepsinin her şeyin hak ve hakikate ait ve hakikatte malzemeler olduğunu bilmesi ve yaşamasıdır.  Yani tümüyle hayat ve içindekiler, hakikatin bizzat içinde olarak bize Hakkın ve hakikatin emanetidir. Gelin emanete hıyanet etmeyelim…

Hakk gerçek VAR olandır. Bu gerçek varı görebilmek, o gerçek var olanda yaşıyor olduğumuzu anlayabilmek ve bu gerçek varın hukukuna riayet ederek barış, onur ve esenlik ehli olabilmek için insanın önce Hak ve hakikate talip olması, ona karşı cazibe hissetmesi gerekiyor. Ancak bu insanın gözü kapalı olmamalı, kulağı tıkalı olmamalı, kalbi, yani aklı, yani vicdanının kılıfı olmamalıdır. 

Hakkı, diğer bir deyişle hakikati tek cümlede tanımlayacak olursak diyebiliriz ki, Hakk ve hakikat; her türlü zan, şüphe ve ön yargıdan sıyrılmış olan bir idrakla yaşamaktır. Hak ve hakikate talip insan, bu idrakla yaşamayı daima kendine düstur edinmiş insandır. Bu idrak; evrensel genel doğrular olarak vahiyle, bize ise, Allah’ın Rasulleri, Nebileri ve en son olarak da Rasulullah Muhammed Mustafa (SAV) Efendimiz ile öğretilmiştir. Bunu öğrenmiş bir inanan, kulun yani yaratılanın dinine, inanışına, rengine, statüsüne, beşeri hiçbir vasfına bakmadan tüm kulları sever ve korur. Hazreti Yunus’un “Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü” demesi bu yüzden bir hayat tarzıdır. 

Hakka, onur, barış ve esenliğe talip olan insanın en önemli özelliği, zan, şüphe ve ön yargılarla davranış sergilemekten, bunlarla karar vermekten kaçınmasıdır. Bu sebeple, Hakka talip olan bir insanın hayatında “ben öyle zannetmiştim” gibi cümlelerin yeri yoktur. Böyle bir kişi zanlarla meşgul olmaz; her zaman hakikatin yani gerçeklerin peşindedir. Kendisi doğru fikirlere sahip olsa bile hep daha güzel, daha ileri doğrulardan oluşan fikirlerin var olabileceğini bilir ve bunların arayışındadır. Daima önce kendi hatalarını ve yanlışlarını fark edip düzeltmeye çalışır. Hatasını gizlemez, hatalı olduğunu söylemekten çekinmez, fark ettiğinde de hemen düzeltme yolunu seçer. Hak ve hakikat üzere inşa edilmiş bir hayat tarzına talip olmanın gereği olarak hakkı önemsediği için güçlünün değil haklının, gücün değil Hakkın yanındadır. İstikameti doğrudur, rüzgâra göre yön değiştirmez. Çevresine inanır, güvenir ve onlara emniyet, güven verir. Şartlar ne olursa olsun daima birleştirici, güçlendirici, huzur vericidir. Kendi şahsı için beklentisi olmayan insandır. Almayı değil ilk hep vermeyi düşünür, daima “ben ne verebilirim, ben ne katabilirim?” telaşındadır. Hak ve hakikati önemseyen insanın çok önemli bir özelliği de çevresine huzur vermesidir, o hızır gibidir; insanlar onun yanındayken huzurludur, onun yanında, onun desteğinde kendilerini kendileri gibi hissettikleri için huzur duyarlar. Çünkü o birlikte yaşadığı insanlara “kendisi olabilme” fırsatı tanır; bu nedenle çekinmeden, endişe duymadan düşüncelerini, kararlarını açıkça ifade edebilirler. Karar ve fikirlerinin önemsenip dinleneceği, saygı göreceği, gerektiğinde fikirlerine müracaat edileceği için hak ve hakikate talip insanla birlikte olmak, diğer insanlara her zaman huzur ve mutluluk verir, bunlar bilge insanlardır... 

“Kendisi Olabilme, Kendini Kendi Gibi Hissederek Yaşayabilme” hali aslında insanın doğuştan gelen bir hakkıdır. Bu hak ilk önce evlerimizde yaşanıyor olmalıdır. Bunu anlamak için kendimize şu soruları sormamız gerekiyor. Acaba ben, çocuklarıma ve eşime; kendilerini en rahat, en güvende ve en huzurlu hissetmeleri gereken evimizde, “kendileri olma” fırsatı veriyor muyum? Düşüncelerini korku, kaygı veya endişe duymadan söyleyebiliyorlar mı? Onlara değer verdiğimi, onları önemseyerek dinlediğimi hissettirebiliyor muyum? Verdikleri karara veya fikirlerine saygı gösteriyor muyum? Gerektiğinde fikirlerine müracaat ediyor muyum? Bu gibi soruları her insan kendine ve yöneticiler de yönetim mecraları için kendilerine sormalıdır. Cevap “kesinlikle EVET” oluncaya kadar gösterilecek gayret; hem ev yaşantısı için, hem de toplumsal yaşantı, toplumsal huzur ve barış için çok önemlidir. Önce aile sonra da toplum olarak; güvenli, güçlü, onurlu, özüyle barışık olarak yaşamak ancak böyle mümkün olabilir. Aksi halde çocuklarımız “kendi olabildikleri” başka ortamlar, insanlarımız “kendileri olabildikleri” başka mekanlar arayacaklar, aradıklarını yanlış insanlar ve yanlış ortamlarda buldukları için de bir başka yanlışın içine düşmeleri kaçınılmaz olacaktır. 

Dünyada artan zulüm, işkence ve ön yargılara rağmen sevinerek görmekteyiz ki “her türlü zulme sıfır tolerans” yaklaşımı ülkemizde tavizsiz olarak uygulanmakta, hakkaniyeti ölçü alan yasa ve yönetmelik güncellemeleri yapılmakta, hak ve adalet hissi güçlenmekte, düşüncesi ve inanışı ne olursa olsun büyük çoğunluk kendini kendi gibi hissederek yaşayabilmektedir. 

Özetleyecek olursak; bir insanın hayatında “hak ve hakikat”in önemi ve önceliği yoksa, o kişi hayata buzlu bir camın arkasından bakıyor gibidir, gerçekleri tam göremez ve algılayamaz. Göremediği ve anlayamadığı için de gerçeklerle değil zanlarla meşgul olur. Böylece düşünce ve davranışları zanlarına göre şekillenen ard niyetli bir komşu, anlayışsız bir yönetici, tahammülsüz bir eş, evlatlarına karşı sabırsız ve öfkeli bir ebeveyn rolünün önü açılmış olur. Sonuçta her şeyin yarım, yanlış veya eksik olduğu, bir türlü tamamlanamadığı hak ve hakikatten uzak; zan, şüphe ve ön yargılarla örülmüş huzursuz, mutsuz bir yaşama alanı inşa edilmiş olur. 

Kendini kendi gibi hissederek yaşayan, özüyle barışık, insanları lütfen değil, anlamak için dinleyen, her insanı kendi bilip, kendi olup dinleyen, yanında olmaktan huzur duyduğumuz o çok sevgili o çok güzel bilge insanlardan olmak dileğiyle vesselam…

Yazarın Diğer Yazıları