İslam’ı kabullenemeyen ama daha önceki rasullere inandığını söyleyenlere “ehl-i kitap” denir. Günümüzde belki, ayetlerin ve Rasulllah (SAV) Efendimizin iman ve salih amel önerilerini önemsemeyen (mesela Allah derken yukarı bakan, Allah’ı semada zanneden, arşın üstünde oturuyor gibi düşünen, günümüzde tesettür mü olur, içki neden haram olsun gibi yaklaşan) müslümanları da ehli kitap düşünebiliriz. İşte öncekiler ve bunların tümüne bakınca asıl problemin yanlış Allah algısıyla inanış olduğunu yani “şirk” üzere bir iman olduğunu görebiliyoruz. Yahudi ve Hristiyanlar Musa (as) ve İsa (as) gelip de anlattığında onların anlattıklarını idraklarında tahrif etmişlerdi, Rasulullah (sav) Efendimiz o yüzden geldi, düzeltmek, onarmak, yaşatmak ve geliştirmek üzere.
İşte hem onlara hem de Kur’an’ın ve Efendimiz (sav)’in açıkladığı manada tanıyarak inanmayı (Billahi Anlamda İmanı) reddeden müslüman kardeşlerimize bakınca da çok net olarak görmekteyiz ki o dönemde de bu dönemde de “Allah’a inanmak” yetmiyor, Öyleyse Allah’a O’nu tanıyarak (şahitlik üzere) inanmanın yolunu kesinlikle bulmamız gerekiyor. Buna kafayı takmamız şart! Ben “iman” eden değil “Billahi Manada İman” eden olmalıyım telaşına mutlaka girmeliyiz. Çünkü Efendimiz biz iman edelim diye gelmedi.
Efendimiz (sav) “kalk ve tebliğ et” emrini, vahyini alıp da İslamiyet’i ilk kez tanıtmaya başladığında “El Emin” olarak “Ey insanlar, bana güvenir misiniz, inanır mısınız?” dediğinde beyan edilen topyekûn güvenden sonra onlara “Gelin, Allah’a inanın” demedi. Çünkü orada toplananların hepsi Allah’a inanıyordu. Efendimiz (sav)’in babasının adı Abdullah’tı. İnanıyorlardı ancak inandıkları Allah kendi zanlarıyla oluşturdukları bir Allah algısıydı... Bu sebeple, dikkatle ve muhabbetle yaklaşan bir kişi hemen fark edecektir ki Efendimiz (sav) Sefa Tepesi’ndeki tebliğ mesajında mana olarak “Ey insanlar, gelin Allah’a inanın” demedi. Oysa biz, Efendimiz (sav) insanları Allah’a inanmaya çağırdı zannediyor ve “inandık” deyip işin bittiğini düşünüyoruz. İşte bu yetersiz bakışı düzeltecek şey “iman” değil “Billahi Anlamda İman”ı önemsemektir. Aksi halde İslamiyet öncesi dinlere tabi olduklarını söyleyenlerin iman anlayışında yaşamaktan kurtulamayız ki; bu hem Efendimiz (sav)i yeterince önemsememek hem de İslamiyet’i anlayamamak olacağından bize biraz ayıp olur. Biraz değil çok ayıp olur aslında!
Anladık ki; Efendimiz (sav) hem o gün hem de bugün bize “Gelin Allah’ı tanıyın, tanıyarak şahitlik üzere Billahi anlamda iman edin!” diyor. Bu amaçla bizi, anlaşıldığı zaman insana ufuklar açacak olan kelimeye Kelime-i Tevhid’e, Kelime-i Şehadet’e davet etti: “(Eşhedü en) La ilahe illallah ve (Eşhedü enne) Muhammeden Abduhu ve Rasulüh.”
İşte tam da bu sebeple Nisa Suresi 136. Ayet; “Ey iman edenler (inanıyorum diyenler, inandığını düşünenler ve inanmak isteyenler), Allah’a Billahi anlamda inanın!” buyuruyor. Yani “inandım” demek, iman etmek yetmez; Allah’ı tanıyarak şahitlik edeceğiniz doğru imanı yakalayın buyruluyor. Doğru imanı yakalamak ancak Billahi manada imanla olacağı için, inanan olarak Billahi imanı ve onun yaşantısını her şeyden çok önemsemeliyiz. belki de hayattaki tek önemli, en önemli işimiz bu olmalı... Çünkü Efendimiz (sav), Kur’an ayetleri ve günde beş defa Ezanımız bizi sadece buna davet ediyor! Davet edildiğimiz bu Billahi Manada İman, insanın dünya hayatına geldiğinde kendini içinde bulduğu “Muhtariyet” hissini ki o şudur; “Allah’ın dışı var ve ben O’nun yarattığı ama O’nun dışında müstakilen var bir kulum”, işte “La ilahe” diyerek bu hissimizi reddetmemizi sonra da “İlla Allah” diyerek şahitliğe başlamamızı önermektedir. Muhtarlık hissiyatı aslında İlahlık Hissiyatıdır ve asıl şirk de budur; gizli şirk denilen de budur. İşte Allah’a asıl eş ve ortak koşan bu halin önce reddi sonra da terki ile biz Hakk Yol ile tanışırız ki bunun yolu “Billahi İman”dır, “Amentü Billahi” demektir. “Amentü Billahi” demekle biz aslında diyoruz ki: Mutlak ve gerçek anlamda TEK VAR olan Allah’a iman ettim. Benim varlığımın (var görünüşümün) O’nun varlığı ile Onun Vahidül Ehad oluşu ile, O’nun Vacibül Vücud (Mutlak Var) oluşu ile kaim olduğuna; varlığımın (var görünüşümün) O’nun esmalarıyla (O’nun özellikleriyle, O’nun kanunları ve dilemeleri ile ve O’nun ilminde) olduğuna; O’nun varlığının dışı sınırı, öncesi sonrası olmadığına, bu sebeple dışında (duniHİ, dunillah) bir varlığımın ve özelliğimin olmadığına iman ettim. Bu manayı deklare etmek Billahi anlamda imandır! Kulların Var Görünüşlerini ve hissedişlerini Muhtariyet söz konusu olmaksızın yaşamaları, yani Allah dışında ayrıca bir his sahibi (müstakilen varlık ve hayat sahibi) olmadığını bilerek yaşamaları esastır ki bu Allah’a eş ve ortak koşmaksızın iman demektir. “Amentü Billahi” budur. Önemle ve çok sık kullandığımız “Billahi”manada iman yani “B”kapsamında iman budur. (Yılmaz Dündar, Sen Tanrı mısın?)
İslam dinindeki ilk giriş şehadetinin nihai hedefi bir ileri şahitliktir ki o şahitlik şu cümleyle ifade edilir: “Eşhedü en la ilahe illallahül ehadüs samedullezi lem yelid ve lem yuled ve lem yekün lehu küfüven ehad.”
Bu şehadetteki “Ehad” ismini anlamak çok önemli! Allah’ın Ehad oluşunu İhlâs Suresi bize önemle öğretiyor, lütfen biz de çok önemseyelim! Ehad Allah dışı ve sınırı olmayan Zat’tır. İşte böyle bir teklik hiçbir yaratılanda bulunamaz, bu sebeple Ehadiyet, eşi benzeri olmayan bir tekliktir, sadece Allah’ı tarif eder! Bu Ehad anlayışı üzerinden iman eden kula “İhlâslı kul” denir, bunu öğreten sureye de İhlas Suresi! Bu sebeple biz “gerçek var” olan Allah’ı tanımaya İhlâs Suresi ile başladık ve anladık ki; gerçek VAR olan Allah alternatifi olmayan VARdır; Yaratan Hüküm sahibidir ve mülk ve güç de tümüyle O’nundur. Biz kullar, Allah’ın “Ehad” oluşu gibi bir varlığın kokusunu bile alamayız, bizlerin varlığı O’nun varlığında birer görüntüden ibaret suretlerdir. Allah bu suretlere dünya hayatına mahsus olmak üzere kendi hürriyetinden hürriyet vermiş ve bizim Hakk ve Batılı hür olarak tercih etmemizi dilemiştir. Kulların sorumluluğu ve bu sorumluluğun cehennem ve cennet gibi sonuçları işte bu hürriyetle oluşmuştur. Bu bakışla kişi “Güç sahibiyim, hüküm ve mülk sahibiyim. Güç sahibiyim çünkü bulunduğum şehrin ileri gelen tüccarlarındanım; hüküm sahibiyim çünkü verdiğim kararlar sayesinde iş ağım büyüyor; mülk sahibiyim (mülk aslında yönetim demektir ama halk arasında mülk mal gibi anlaşıldığı için bu kelimeyi kullanıyorum) çünkü kazandığım parayla yeni mülkler alıyor, yatırımlar yapıyorum.” diyebilir. Ancak bunları “Billahi İman” ile Allah adına ve Biiznillah yaşayan müstesna! Bunu kendine ait müstakil güç, hüküm ve mülk sahibi gibi yaşayanlar, Asr Suresi ile ilan edildiği gibi hüsrandadır... Hiçbir kul Allah hükmü gibi hüküm veremez; mülk ve güç sahibi değildir!
Demek ki: Gerçek var Allah olduğu için ve Allah zaman ve mekândan münezzeh olduğu için yani sınırı ve öncesi sonrası olmadığı için kulların varlıkları birer “var görünüş”tür. Bu algı “iman” ile oluşturulamaz ancak “Billahi Manada İman” ile mümkün olur: Amentü Billahi! Maalesef bu iman neredeyse hiç önemsenmiyor… Hem iman ettiğini söyleyip hem de var görünüşünü “gerçekten var” zannederek Allah’a eş ve ortak koşma halini hiç fark etmeden yaşıyor olmak bu sebeple çok yaygındır. Oysa Billahi Manada İman eden için iman ve şirk hali yan yana gelemez!
Sonuç olarak: Kendini gerçekten var zannetmekten kurtulan, böylece Allah’a eş ve ortak koşmayan kulun imanı Billahi Anlamda İman’dır. Bu iman sebebiyle dünya yaşantısında birbirimize göre var halimizin “var görünen” olduğunu bilir, görüntüyle sınırlı hissetmeye de “Kendinde Kendine Göre Var” olan yani “nefs” deriz. Bu tanımlarla bir iman kabulünden sonra inşaAllah Rabbimiz Allah’ı tanıma adına doğru yola girmiş ve salih amellerle de o yolda ilerlemeye başlamış oluruz. İnşaAllah bu hal bize hep çok kolay, çok güzel ve çok hayrlı olacak şekilde lütfedilir.
Lütfediver, ikram ediver de Şaban ayımızın orta gecesi berat ettirdiğin kullarından olalım Allahım (âmin).