Şöyle bir soru sorarak başlayayım: İçimizden kim cehennem ile cezalandırılmak ister?
Bir de bu soruyu biraz değiştirip şöyle sorayım:
Cehennemle cezalandırılmaktan kurtulmak ister misiniz?
Neden böyle bir soru? Çünkü çoğumuz cehennem konusunda gerçekten duyarsızız. Korkmuyoruz yani. Cehennemden korkuyorum diyenler de korkuyor gibi görünenler de cehennemden korkmuyoruz. Hem de birçok ayette ve hadiste cehennemden sakındırıldığımız halde. Rasulullah (SAV) Efendimizin hadisleriyle öğrettiği birçok dua cehennemden, ateşten, azaptan korunmak üzerine olduğu halde yine de korkmuyoruz. İnanmayanları ve yanlış din, düşünce ve felsefelere inananları bırakalım, “Allah’a ve Rasulullah Muhammed Mustafa’ya inanıyorum” diyen bizler bile korkmuyoruz. Billahi Anlamda İman ediyorum diyenler de kendileri hallerini biliyor... Biz kendimizin bu yanlışına yani cehennemden korkmayan bu cahil cesaretimize levm etmek üzere bu özeleştiriyi yapıyoruz ki korkar hale gelelim de kurtulalım biiznillah.
Yıllardır imam efendilerimiz, vaiz kardeşlerimiz gece gündüz mihraptan, vaaz kürsüsünden, minberden “Ey Allah’ın kulları, Allah’tan (Allah’ın makamından ve Allah’ın azabından) korkun” diye seslenmelerine rağmen sanki kılımız kıpırdamıyor gibi bir his taşıyorum. Onları hiç önemsemiyor gibiyiz, çünkü dinlemiyoruz. Camiden mescidden çıkınca “Vaazda, hutbede hangi ayet ve hadisler paylaşıldı, hangi öğütler verildi?” diye kendimize sorsak veya birine bu soru sorulsa hangimiz seyrettiği bir diziyi anlatır gibi hutbedeki, vaazdaki konuyu, orada verilen öğüdü anlatır acaba
Ancak bir de bir durumdan bahsetmek istiyorum ki bu vesileyle Diyanet camiamıza bir istirhamımı da buradan arz etmiş olayım. Belki bir ilgilisi önemser diye. Cuma hutbelerimizde veya vaazlardaki bir dil beni hep üzer (keşke bu cümleler olmasa derim) ki hemen her vaaz ve hutbede bu manada cümlelere rastlıyoruz: “Maalesef kötülük her geçen gün artıyor, maalesef dünya şöyle kötüye gidiyor; ülkemiz, gençlerimiz, kızlarımız, giyim kuşamımız, örfümüz, aile yapımız şöyle bozuluyor, boşanmalar her geçen gün artıyor, öldürme olayları gittikçe artıyor…” minvalindeki cümleler vaaz ve hutbelerde sizlerin de dikkatinizi çekiyor olabilir. Bir kere bu tarz cümleleri duymak için camiye gitmemiz, vaaz dinlememiz gerekmiyor ki. İkincisi ise, bu tarz cümleler psikolojik olarak arka planda şu düşünceyi oluşturur, yani bu cümleleri duyan kişilerde subliminal mesajla şu mana açılır: Demek ki bu iş düzelmeyecek, her geçen gün bozulan bir hayat var. O zaman neden çabalayıp duralım ki? Bu kadar cami, bu kadar kuran kursu, bu kadar vaaz, okullarda bu kadar din dersi… Bu kadar çabalamamıza rağmen bozulma bütün hızıyla devam ediyorsa niye yorulalım. Bu cümleleri duyduğunda öyle düşünür insan beyni. Dinleyenlerde bu algının oluşmaması adına, hutbe ve vaazlarda bu tarz cümleler değil de ayet ve hadislerden, Amentü Billahi imanını motive edici, sadık (sıdk üzere) yaşantıyı teşvik edici, hedef oluşturucu cümleler tercih edilse daha faydalı olacaktır biiznillah. Bıkmadan ve sonuca bakmadan hep çok zarif hep çok akıllı (akıllı yani hakka dayalı) bir tebliğ gerekiyor. Bunu Kur’an’ımız birçok ayetinde bize öğütler ve öğretir. Mesela Yusuf Suresi 108: “(Ey Rasulüm) de ki; işte benim yolum budur: Basiret üzere Allah'a davet ediyorum (beşerî duygu ve düşüncelerle değil Hakk bilgi ve Hakk akıl ile zarif, kibar, suçlamayan, kınamayan, affeden bir Rasul olarak sizin Allah’ı tanıyarak iman etmeniz için davet ediyorum). Ben ve bana uyanlar (işte böyleyiz).”
Bu parantezi burada kapatıp konumuza dönüyorum.
Ayetler bizi daima “cehennem, azap, cezalandırılma” konusunda korkutur. Bu Rabbimiz Allah’ın biz kullarına çok yüksek bir merhametidir. “Dikkat et yanmayasın, dikkat et azaba düşmeyesin” merhameti. Ama bir ayetimiz var ki bize kimler cehennemden korkmaz, onu anlatır hatta başka da çok şeyi anlatır. Kim şu idrakta olursa, biz onu cehennemle cezalandırırız diyen bir ayet! Yani bir ayet var ki orada “cehennemle kim cezalandırılır” anlatılıyor ki bu ayette tarif edilen durumda olmayalım, bu halden kurtulalım. Oysa şimdi göreceğimiz bu ayetin sakınmamızı istediği durumun biz müslümanlar çok farkında değiliz. Bahsettiğimiz ayet Enbiya-29. ayettir.
“Onlardan kim, 'muhakkak ki ben dûniHi bir ilahım' derse biz onu cehennem ile cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.” (Enbiyâ-29)
Sıralayalım:
Kim ben dunihi bir ilahım derse. Yani kim “Allah var, O’nun bir sınırı ve dolayısıyla içi dışı var ve biz yaratılanlar onun dışında yarattığı varlıklar olarak müstakilen varız derse…
Kim böyle diyerek zalimlerden olursa. Yani kim Allah ilminde gerçek zulmü, asıl zulmü, ana zulmü işlerse, Allah’a karşı zalim olursa…
İşte bu iki şartı kim taşıyor olarak yaşar ve öyle de ölürse öyle ba’s olacak ve ayette belirtildiği üzere de cehennemle cezalandırılacaktır.
"Kim, ben dunihi bir ilahım derse..." diyerek ayetimiz bir tanım getirdi: DuniHi ilah olmak! Bunu biz müslümanlar geçip gidiyoruz, “ben ilah değilim” deyip. Ayetin muhatabı bizleriz oysa… Her doğan insan ahseni takviym yaratılmış olmasına rağmen dünya imtihanı gereği dunihi algı taşır yani kendisini Allah’ın dışı var ve ben de oradayım algısıyla doğar ki Kur’an bu algıyla yaşamayı sevene "dunihi ilah" der. Çünkü bu algı bir ilahlık hissiyatı oluşturur. Nihayet algı dunihi ilahın hayat tarzına dönüşür. Bu hayat tarzında çok önemli dosya olan “muhtarım” hissiyatıdır, "muhtarlık" iddiasıdır. İşte o iddianın bizde bir hastalık olduğunu bilerek “Bu hastalık bende var ve bu hastalıkla ölürsem cehennemle cezalandırılırım” telaşıyla o hale yakından bakmamız gerekiyor.
Hiç aklımızdan çıkarmamalıyız ki “Muhtariyet” müstakil olmayı gerektirir ve bu durum ancak ve ancak Ehad ve Samed olan Allah'a aittir. Ehad ve Samed Allah öncesi sonrası, içi dışı yani sınırı olmayandır. Öncesi ve sınırı olmayanı düşünün… Bir O, bir de müstakil ve muhtar başka bir gerçek varlık olabilir mi? Bu sebeple de Ehadü’s Samed Allah ihtiyaç hissinden de beri olandır. O'nun Evvel oluşu, Ehadü’s Samed oluşu, belki de dünya hayatında (biz inananlarca bile) en yaygın suiistimal edilen vasfıdır. Bu sebeple “en” önemlidir, çok önemlidir ama maalesef fark da edilmemektedir.
Mübarek üç ayların nuru ile bu suiistimali fark etmek ve ondan kurtulmak hedefiyle bir sonraki yazımızda sizlerle "muhtariyet"i ve nasıl dunihi ilah olarak yaşayıp da bunu örttüğümüzü, bundan nasıl kurtulabileceğimizi tefekkür edelim inşaAllah.
Allahım, bizleri bilip bilmediğimiz ama razı olmadığın her türlü hissiyattan, algıdan merhametinle kurtarıver ve daim koruyuver. Muhammedün Nebi’nin Rabbi Allahım, günahımızı bağışlayıver, kalbimizi sıkan esir eden katılığı, kini, öfkeyi alıp gideriver ve bizi fitne tuzaklarından koruyarak kurtarıver (âmin).