Bakara Suresi 186:
“Kullarım sana beni sorduklarında (bilsinler ki) şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm (Elif). Şu halde benim davetime gelsinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulabilsinler(Elif).”
Ayet-i kerimeden anlaşıldığı üzere, dualarımıza Rabbimiz tarafından “karşılık” garantilidir ama “kabul” garantili değildir.
Çok duyarız “Dua ettim ama olmadı” denildiğini. Oysa hiç kimse ona duan illa kabul olacak demedi ki. Bu yüzden, ayetten öğrendiğimiz edeb gereği biz borç tahsilâtına çıkmış alacaklı gibi “hemen ver Allah’ım” diyemeyiz. Bir kere bilmeliyiz ki duamızın kabul olması da olmaması da bizim için hayırdır, Rabbim bizi göremediğimiz bir şerden koruyordur, hadis-i şerifte belirtildiği gibi: “Allah’a dua eden herkese Allah cevap verir. Bu cevap, ya dünyada peşin olur ya da ahirete saklanır yahut da dua ettiği miktarca günahından hafifletilmek sûretiyle olur. Yeter ki günah taleb etmemiş veya sıla-ı rahmin kopmasını istememiş olsun ya da acele etmemiş olsun.” (Tirmizî, Daavât 145)
Bu hadisten öğreniyoruz ki; duada günah olan bir şeyi talep etmeyeceğiz, sıla-i rahimin kopmasını istemeyeceğiz, duanın gerçekleşmesi için acele etmeyeceğiz.
Dua aslında Rabbimize doğru bir akıştır, bir şey istemek duanın bahanesidir. Dua ederken kulun en büyük kazancı, istediği şey üzerinden Rabbine yönelmesidir; Rabbimize münacatımızdır. “Allah’ım ben geldim, tüm kusurlarımla, günahlarımla sana geldim. Gidecek hiçbir kapım yok, lütfen merhametini esirgeme benden…” diye başlayan bir duada biz bildiğimiz bilmediğimiz tüm kusurlarımızı Rabbimize itiraf eder, “Müstakilen var olan, gerçek var olan Allah’tır” sığınışıyla acizliğimizi kabul ederiz. Sonra bu hissedişle Rabbimize aşkla hamd eder, şükür eder, her türlü sıkıntımızı anlatmaya başlarız.
Dua ile ilişkimiz, şimdiye kadar dualarımızı 5 vakit namazın arkasındaki birkaç dakikaya sıkıştırmak şeklindeyse, elimizi açıp da dua etmeye başladığımızda ne söyleyeceğimizi bilemiyor ve tıkanıyorsak, lütfen şimdi hep birlikte “dua”yı yukarıda ele aldığımız haliyle idrak etmeye çalışalım.
Dua etmek tek başına bir ibadettir, oruç tutmak, namaz kılmak, hacca gitmek gibi başlı başına bir ibadettir. Bu ibadetleri yaparken nasıl uymamız gereken bazı kurallar varsa; örneğin namaz kılarken abdestli olmak gibi bir şart varsa, dua ibadetini gerçekleştirirken de Rabbimize samimiyetle yönelmemiz yeterlidir, şart budur. “Müstakilen var ve muhtar” olanın ancak Allah olduğunu idrak etmiş, ikrar etmiş bir bilinçle dua eden bir inanan olabilmek Rabbimizin bize verdiği bir lütuftur. Bu idrakda olan bir inanan için bu dünyada sıkıntı ve darlık yoktur. Elhamdülillah… Şu da Rabbimizin bir lütfudur ki dua etmek inanana kolaylaştırılmıştır.
Yunus Suresi 12: “İnsanın başına zararlı bir şey geldiğinde yan üstü yatarken veya otururken ya da ayakta iken hemen bize dua etmeye koyulur (Elif)”
Bu ayet bize her halimizde Rabbimize yönelebileceğimizi öğretiyor. Bir hata ettik ve pişmanız, hemen o an Rabbimize yönelelim. “Ya Rabbi, hata ettim, merhamet et de bir daha bu hatayı bana yaptırma Allah’ım” diyerek, gecikmeden hemen o an Rabbimize yönelelim.
Bir inanan olarak elbette dualarımızın kabul olmasını isteriz, istiyoruz. Bir duanın nasıl olursa kabul olacağını Rasulullah (SAV) bize hadis-i şerifi ile öğretiyor. Efendimiz (SAV) buyuruyor ki: “Bir Müslümanın, yanında bulunmayan din kardeşine yapacağı dua kabul olunur. Bir kimse din kardeşine hayır dua ettikçe, yanında bulunan görevli bir melek ona, “Duan kabul olsun, aynı şeyler sana da verilsin.” diye dua eder.” (Müslim, Zikir 87, 88; İbni Mâce, Menâsik 5)
Dikkat edin; yanında bulunmayan din kardeşine yapılan dua günahsız ağızla edilen duadır. Bir inanan bir din kardeşinin günahını bilmeden onun hayrına dua ediyorsa, inananın o duayı yapan ağzı ve idrakı din kardeşi için temiz bir ağızdır, temiz bir idraktır. Diğer müminin haberi olmadan yapılan bu dua gösteriş ve riyadan uzaktır. Böyle olduğu için Rabbimiz katında çok makbuldür.
Şunu fark edelim ki dua süslü cümlelerle, kafiyeli sonlarla yapılan bir edebiyat değildir. Diğer ibadetlerimizde olduğu gibi kul ile Rabbi arasında bir sığınıştır, bir yöneliştir. Gönülden bir teslimiyetle “Allahım sen benim Rabbimsin, lütfen bana merhamet eyle” diyen bir inananın din kardeşi için edeceği duada Rabbinden başka birinin duymasına ve şahitliğine ihtiyacı yoktur. Bu hisle o din kardeşi için dua ederken, melekler de onun için “Rabbim bu kuluna da ver” diye ona eşlik ederler.
Müminin silahı, ibadetin özü olan dua inanan için bir hedefti değil mi? Şimdi gelin hedefimizi, duamızı Hz. Adem (AS)’dan öğrenelim, bir ayet olarak:
“Rabbena zalemna enfüsena ve in lem tağfirlena ve terhamna lenekünenne minel hasirin.” (Araf-23)
“Rabbimiz biz nefislerimize zulmettik! Eğer sen bizi bağışlamazsan, bize merhamet etmezsen biz hüsrana uğrayanlardan oluruz.”
Bizi bağışla ve bize merhamet ediver Allahım (amin)…
Yazarın Diğer Yazıları
İslam 7/24 Devam Eden Bir Hayat Tarzı. Peki, Ya Bizim Hayat Tarzımız?
04 Eylül 2026 01:12Onu Doğru Tanı ve Kesme Umudunu Ğafur-Rahim Mevla’dan
28 Ağustos 2026 01:00“Ey! Nebi olan Muhammed’in Rabbi” Seslenişinin Hikmeti
21 Ağustos 2026 01:12Rasulullah (SAV) Efendimizin Hiç Vaz Geçmediği Şey: Nezaketi
14 Ağustos 2026 01:04Billahi Anlamda İman'ın Olmazsa Olmaz Oluşu
07 Ağustos 2026 01:08