Elif Çaylıoğlu

Gerçekten Seviyor Muyuz?

Elif Çaylıoğlu

Sevme duygusu ve sevilme beklentisi yaşantımızdaki en temel yapı taşlarından. Halifetullah Vasıflı insanda “Sevgi” dosyası yani “Vedud” esması var. Bu dosyanın aslını ne kadar tanıyor ve kullanıyoruz o ayrı ama kendimizi içinde bulduğumuz algıda hoşlanma, arzulama gibi sebeplerle biz genellikle gözümüzle gördüğümüz, bize cazip gelen, kendimize yakın hissettiğimiz hatta kendimizden hissettiğimiz kişilere, nesneler, varlıklara, olgulara “sevgi” duyarız. Mesela, bir bebeğe baktığımızda önce onun Allah’ın yeni bir emri, yeni bir dileği oluşunu görür de o emri, o dileği mi severiz bilmiyorum ama bir bebek gördüğümüzde hemen onun minicik elleri, meraklı bakışları, çevresini tanıma gayreti, ışıl ışıl gözleri bize çok sevimli gelir, hatta bir insanın en sevimli hali sanki bebekliğiymiş gibi bir duygu bile hissederiz. Bir bebeğe karşı duyulan bu yüksek sevgi belki de o bebeğin o an en muhtaç olduğu şeyin sevgi, şefkat ve ilgi olması ile de alakalı bir Sünnetullah olabilir. Bu Sünnetullah sebebiyle bir bebek etrafındakilerin ilgisini ve sevgisini kolayca üzerine çeker; hatta böylelikle ihtiyaçları da hiç zorlanılmadan seve seve karşılanır. Aslında bu sevmenin hoşlanma sonra da bağlanma olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu sevmenin nedeni nasılı zamanla öğreniliyor. Mesela bebek önce anne ve babasını tanıyor, onlara bağlanıyor, bu onlara karşı sevgi duygusu olarak tanımlanıyor. Daha sonra sevgi olarak ifade edilen bu duygu yani hoşlanma, alışma ve bağlanma bir oyuncağa, bir arkadaşa, bir işe, bir eşe gibi olgular olarak değişiyor, çeşitleniyor.

Sevme duygusu aslında “tek” bir tanımdır ve bir şeye yakın olma duygusudur. Yakın olmak istediğimiz bir şey için, bir kişi için “seviyorum”, uzak durmak, uzak kalmak istediğimiz şeyler, kişiler ve olgular için de “sevmiyorum” tanımlamasını yaparız.

Rahman Allah’ın sevgisiyle, merhametiyle yarattığı bir evren var. Mayası sevgi yani merhamet olması sebebiyle bu evrendeki her şey, her nesne, herkes için “sevme ve sevilme hissiyatı” elzemdir, önceliklidir; dünya hayatında da ahirette de bu böyledir…

Sevme/sevilme duygusunu bize verilen diğer duygularımız gibi biz ya ahseni takvim yapımızla veya esfele safilin yapımızla, iki farklı halde, yaşarız. Ancak gerçekte esfele safilin yapıda nefretin hâkim olması, bu yapıya sevginin aslında kapalı olması sebebiyle insanın esfele safilin haliyle yaşadığı ve “sevme” dediği haller seviyesi çok düşürülmüş nefret halleridir, yani fıtratımızdaki sevgi dosyasının yaşanması değildir. Bu veri tabanına ait sevmek ve sevilmeler aslında “gerçek sevgi” olmadıkları için insana sıkıntı verir, yüktür; bir ömür acıdır, pişmanlıktır. Çünkü: Esfele safilindeki kişinin dunihi algısı ile kendi heva ve heveslerine göre yaptığı bu sevgi tanımı bir yanılgıdır; yani biz bu tanımla yaklaşıp bir şeyleri sevdiğimizi zannederiz. Örneğin çok sevdiğimizi belirttiğimiz “aşkım, canım, hayatım” dediğimiz eşimizde hoşlanmadığımız, istemediğimiz, doğru bile olsa bize ters bir davranış gördüğümüzde bir anda o “seviyorum, aşığım” hissi kaybolur ve ondan nefret ettiğimizi çok net görür, bilir ve hissederiz hatta bunu dilimizle ifade bile ederiz hatta bunu davranışa dökeriz. Ölümüne sevdiklerini söyledikleri kişilerden nefret edenleri, onları terk edenleri, hatta onları öldürenleri hem medyada hem çevremizde duyuyor ve görüyoruz. Eğer bu nefret seviyesi düşürülebilirse onu tekrar “sevdiğimizi” söyleme yüzsüzlüğü de bir gerçektir. Esfele safinde kaçınılmaz olan bu kısır döngüyü insanlar kendilerini kandırmak üzere “aşkımızın şiddeti o kadar yoğun ki, bu kadar kavga ve didişmeye rağmen birbirimizden ayrılamıyoruz” diye kılıflamışlardır. Bu durumun sadece eşler arasında yaşandığını da düşünmeyin; kardeşler arasında, ana-baba ile çocuklar arasında, arkadaşlar arasında, komşular arasında, çalışan ve işveren arasında hatta ülkeler arasında da bu değişmez, böyledir. Hoşlanma, beklenti ve menfaatler arttığında artan bir sevgi, diğer durumda da kendini gösteren güçlü bir nefret, didişme, uzaklaşma hep dikkat çekecektir. Bu sebeple esfele safilin yapımızla yaşanan sevgi duygusu bir türlü tatmin edilemez. Seviyorum dediğimizde hızla düşen, uyuşmazlık halinde de aynı hızla yükselen bir nefret halini sevgi diye yaşayan bir dünyamız var, maalesef...

Allah’tan uzaklık algısı olan dunihi algı ile yaşanılmaya çalışılan sevgi duygusu kişinin içinde bulunduğu ayrılık ve uzaklık (şirk) hissi sebebiyle mümkün değil tatmin edilemez. Böyle olunca da sevdiğimizi söylediğimiz şeylere, kişilere karşı duygularımız hep git-gel dalgaları şeklindedir; yakın olma arzusu ve uzaklaşma, terk etme hatta yok etme duyguları arasında sürekli gidip gelen bir duygu durumu trafiği vardır. Psikolojik açıdan bunu dengelemek zorunda olduğu için insanların kimi hayvansever, kimi doğa korumacı, kimi seyyah, kimi iyi bir usta rollerine bürünürler. Örneğin, iş yerinde çalışanlarına zulmeden bir patronun hobisi beslediği güvercinlerle ilgilenmek, onları sevmek olabilir. İnsandan nefret eden birisini evinde pet hayvan besliyor ve ona iyi davranıyor görebiliyoruz.  Çünkü bu onun ruh sağlığı için gerekli, duygu durumunu dengelemesi için bir araç, bir oyuncak bunlar; sevgi ve nefret hissiyatını dengelemesi gerekiyor. Bu amaçla sergilenen tüm tavır ve davranışlar esfele safilin insanın sevgi yani nefret duygunun tatmini içindir.

Yılmaz Dündar hocamın, bu konuda evrensel ve belki de daha önce bu kadar net tarif yapılmamış tespitlerine dikkatini çekmek isterim: Sevmek ve sevilmek bir arzudur. Bu arzu sevmek ve sevilmek ihtiyacından doğar. İnsan bu ihtiyacını birisini veya bir şeyi kendisine yakın hissetmesi veya uzak hissetmesi ile gerçekleştirir. Bu cümle işin esas, ana temasını oluşturan bir tespittir. Sevmek ve sevilmek bir arzudur, bu arzu sevmek ve sevilmek ihtiyacından doğuyor, bir ihtiyaç olarak çıkıyor, arzuya dönüşüyor. İnsan bu ihtiyacını, birisini veya bir şeyi kendisine yakın hissetmesi veya uzak hissetmesi ile gerçekleştirir. Yakın hissetmek veya uzak hissetmek hallerini ise insan ya formatına göre veya fıtratına göre gerçekleştirir.

Hayatını duniHi anlamda hürriyetle şekillendirenler, yaşantılarında esfele safiliyn kurallarına dahil oldukları için işin tabiatı olarak “yakın ve uzak tutma” işini bu esfele safilin formatlarına göre ortaya koyarlar. Dikkat edelim ki Allah esfele safiliyn formatı kendisinden uzağa atmıştır. İşte bu sebeple, Allah’a göre uzağa düşmüş, aşağıların aşağısına inmiş esfele safiliyn insan” yakın ve uzak” oluşturmayı yani “sevme ve buğz etme” işini Allah’ın yakın saydığı şemsiye altında yapamaz, kendi ilahlık hissiyatı şemsiyesi altında yapmak zorundadır. Dolayısıyla, gerçek sevgiyi de yaşayamaz. Gerçek sevgi tek şeydir; Allah’ın bir kulunu kendine yakın tutması gerçek sevgidir! Oysa duniHi ilahların yakın tutmaları da uzaklıkları de nefret skalasına ait haller olarak ortaya çıkar.

Allah’ın kulunu kendisine yakın tutması "gerçek sevgi", duniHi ilahların yakınlık ve uzaklık davranışları ise "nefret" olarak tanımlanmalıdır. Çünkü durum böyledir.

İnanıyorum diyen bir insanın fıtratına uygun gerçek sevgi hislerini aktifleştirebilmesi şarttır ancak bunu yapabilmesinin şartları vardır: Birincisi Billahi anlamda iman etmektir. İkincisi, Billahi Anlamda imanın gereği olarak nefsin şerrinin konuşma dilini terk etmektir, o dili kullanmamaktır. Üçüncüsü, sadrı duniHi algı ve zannlarından, kalbi de bu zanlardan oluşan kılıftan, örtüden temizleme gayretlerini hayat tarzı haline getirmektir. Dördüncüsü ise Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu'nun esas halkasına dâhil olmaktır (Yılmaz Dündar-Nefs terbiyesi)

Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu bizim kendimizi hissedip de “BEN” dediğimiz nefsimizdir; bu duygu saftır, tertemizdir, Allah boyası ile boyalıdır, Allah ahlakı ile ahlaklıdır. Bu sebeple Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu Allah adına “Ben” der. Ancak insan bu duygusunu Allah’tan müstakil ve muhtar zannedip de Kendinde Kendine Göre Var halini Allah’tan uzakta, Allah’ın dışında, O’ndan ayrı zannettiğinde artık kendi adına “Ben” demeye başlar; Allah yokmuş gibi düşünmeye, konuşmaya, davranmaya başlar. İşte bu zulmani “Ben” haline ait davranışlardan kurtulan kişi Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusunun esas halkasına dahil olmuş, fıtratına hicret etmiş demektir. Bu durumdaki imanlı kulları Efendimiz (sav) “Müminler bir vücudun organları gibidir. Organlardan birisi rahatsız olsa bütün vücut bu rahatsızlığı hisseder ve ilgilenir.” diye tarif etmiştir. Bu hadisleriyle Rasulullah (SAV) Efendimiz, kayıtlı kendini hissetme duygusunun esas halkasına dahil olan müminlerin “bir vücudun organlarının senkronize çalışması gibi bir” olması gerektiğini de bize öğretmiş ve öğütlemiş olmaktadır. Bu halkaya dahil olan müminler tek ve birdirler. Kendi heva ve heveslerini ret ve terk ettikleri için Billahi idrak üzeredirler, bu durumda onlar tek ve bir olurlar. Çok dikkat edelim ki onlar bu durumda Allah’a karşı nefret ve öteleme hislerinden de kurtulurlar. Dolayısıyla, ancak şimdi Allah’ı ve Rasulullah’ı ve Allah’ın kullarını sevmeye başlamış olurlar. Bu halin duasını öğreten Efendimiz (SAV)’in duasıyla tamamlayalım:

“Allahümme inniy es’elüke hubbeKE ve hubbe men yuhibbuKE”

“Allahım, Senden kesinlikle sevgini ve seni sevenleri sevmeyi dilerim.”

“Allahım, sadrımı ve kalbimi “ğıll”den temizleyiver. Kesinlikle kalbime sevgini hâkim kılıver de bu sevgi bütün sadrımı kaplasın. Allahım, seni gerçek sevgi ile sevenleri tanıyabilmeyi ve sevebilmeyi de bana öğretiver. Dünya hayatını cazibeli görmekten ve sevginden uzak düşmekten de sana sığınırım; lütfen sevgini bana serin sudan sevimli eyleyiver ya Rabbi (âmin).”

Yazarın Diğer Yazıları