İnsanın idrak yolculuğundaki ilk durağı arşın üstüdür (mana alemidir). Burada insan henüz manasal bir ilmi surettir ve ahseni takviym haldedir; o anda Tiyn Suresi 4. ayetinden öğrendiğimiz “ahseni takviym” algı ile yaşamakta, bu algısıyla da hem Rabbi Allah’ı hem de kendini ve çevresini doğru anlamlandırmaktadır. İnsanın idrak yolculuğunun ikinci durağı ana karnıdır yani dünyadır. İnsan dünyaya doğumla değil, doğmadan önce gelir; ana karnındaki embriyonun 120. gününde ona ruhu (nefsi, canı) nefh edilir ve bu andan itibaren o artık dünyaya gelmiştir ama henüz dünyanın ana karnı dönemindedir. İşte insan dünyaya gelişiyle birlikte yeni bir idrakla tanışmakta, yeni bir algı edinmektedir; daha doğrusu (Kur’an’ın ifadesiyle söylersek) önceki Hakk algısı örtülmekte, batıl bir zandan oluşan yeni algısıyla tanışma, o algıyı pekiştirme, içselleştirme süreci başlamaktadır. Bu yeni algı Tiyn Suresi 5. Ayetten öğrendiğimiz “esfele safiliyn” hale ait algısıdır ki Kuran bu algıya bir isim vermiş, onu ayetlerinde “Dunillah ve duniHİ” kelimeleriyle bize öğretmiştir. Eski dönemlerde yaşamış ehlullahın, veliyullah kulların “uzaklık” algısı dedikleri, “Allah’tan uzak kalma” dedikleri, “ağyar” dedikleri, “kovulmuş, taşlanmış” dedikleri hatta “sapma” dedikleri bile budur, bu manadır, bu algıdır: Dunihi/dunillah algı! Bu algıyı hep gündem yapmamız ve çok önemsememiz gerekiyor çünkü hastalığımız bu! Ancak öyle sinsi, öyle sevip benimseyip normal halimiz sandığımız bir hastalık ki normalde ondan haberdar değiliz, onunla yaşamaya o kadar alışığız ki onun farkında değiliz, bu sebeple de onu önemsemek, onunla mücadele etmek gibi bir derdimiz ve telaşımız yok. Hatta onu duyan, bilen birçoğumuzun durumu bile böyle! Acı ve korkunç olan şu ki eğer onu fark etmeden, onu reddetmeden, ondan kurtulma gayretine girmeden cehennemden kurtuluş mümkün değil. Neden? Çünkü o algının kendisi cehennem! O algıyla yaşayanın mekânı da bu sebeple kendiliğinden cehennem! Muhafaza buyur Allahım (âmin). Durum böyle olunca, o algının ne demek olduğunu, o algının göstergelerini ve o algıdan kurtulma yollarını mutlaka arayıp bulup o algıyı terk etmeyi hayat tarzı haline getirmemiz gerekiyor. Ahiretimiz için bu kadar önemli (hatta bu kadar hayati) olan “DuniHİ algı” ile ilgili bir yazı, bir bilgi, bir program, buna rağmen, neredeyse kimsenin ilgisini çekmez, çekmiyor! Kulağı ve kalbi Kur’an’da olanlar hariç! Çünkü Kuran ayetlerinde bu algı bize defalarca, dönüp dolaşıp anlatılır, ondan kurtulmamız önerilir ve nasıl kurtulacağımızın yılları ayan beyan öğretilir. Bu algı nedir?
Ayetlerimizde geçen dunihi algı kesinlikle Allah’tan uzaklık algısını kastetmektedir. Bu algıya düşülebilmesi için insanın önce Allah’ın dışı diye bir kavramı var zannetmesi gerekiyor. Çünkü dunihi algı, “ALLAH’IN DIŞI VAR ZANNI İLE OLUŞAN” algıyı, yanılgıyı ifade ediyor. “Dunihi/dunillah” ifadesinin geçtiği tüm ayetler bize önce bu yanılgıdan kurtulmamız için “Allah’ın dışı ve sınırının, öncesi ve sonrasının” olmadığını hatırlatır, o ayetlerin hepsindeki ortak mana, ortak kast budur. Bu sebeple tarikat, marifet ve hakikat ile ilgili eğitim süreçlerinde mutlaka edinilmesi gereken, olmazsa olmaz bilgi donanımı öncelikle budur. Önce ve mutlaka bu fark edilmeli, bilinmelidir. Bu bilinemeden nefs-i levvame başlamaz. Nefs-i levvameye girilmedikçe de marifetullah (Allah’ı tanıma) yolunda, yolculuğunda ilerleme olmaz! Kişi bunu yapmadan yapacağı tasavvuf çalışmalarıyla ancak nefs-i emaresini dindarlaştırabilir ki yaygın fotoğraf da budur! İslam dünyasındaki problemlerin, Müslümanlar arası kavga, küslük, nefret, haset, fesat ve hainliklerin (kısacası Müslümanların kardeş olamamasının) ana sebebi budur: Nefs-i emmare ehlinin birbirleriyle mücadeleleri!
Bakın Kur’an’ımız bu algı ile ilgili bizi nasıl uyarıyor: “Onlardan kim ‘Muhakkak ki ben dûniHİ bir ilahım’ derse (yani Allah’ın dışı var sanarak, bu algısıyla kendisinin ve diğer yaratılanların müstakilen var ve muhtar ve müstakil güç kuvvet sahibi olduklarını zannederse) biz onu cehennemle cezalandırırız. (İşte bu algılarıyla nefslerine zulmeden) zalimleri biz böyle cezalandırırız.” (Enbiya-29)
Ayetimizden öğreniyoruz ki cezası (karşılığı) cehennem olan bu algıdaki insanın bir inanan bile olsa hissiyatı (iddiası) şudur: Muhakkak ki ben dûniHİ bir ilahım: Yani ben Allah’ın dışında (yarattığı) müstakilen var ve muhtar bir varlığımı, ben de müstakil güç ve kuvvet sahibiyim. İşte insan idrak seyahatindeki bu ikinci durakta tanıştığı dunihi algıyla birlikte Rabbi Allah hakikatini (Allah’ın dışı ve sınırı olmadığını) unuttu, örttü, dolayısıyla da Allah’ı yanlış algılamaya başladı. Bunun sonucu olarak kendisini müstakilen var ve muhtar bir varlık olarak hissetmeye ve böylede yaşamaya başladı. Bu algı insanda ilkin ve hemen (fark etsin etmesin) bir İlahlık Hissiyatı oluşturdu. Sonuçta dünyaya gelen her insan kendini bu hissiyatla yaşar bulmaktadır, dile getirsin getirmesin, hissiyatı böyledir. Bu durum ancak Billahi imanla tanışılınca anlaşılır! İnsanın duygu durumu, konuşması ve davranışları Billahi manada iman gözlüğüyle analiz edildiğinde içine düştüğü bu hissiyat, bu iddia kolayca görülür; çünkü bu algı ile bir hayat tarzı oluşturulmuştur. İşte dünya hayatı yaşantısındaki veri tabanını bu algı oluşturmaktadır. Dünyalılaşma (dünyevileşme) bu algıyla yaşamaktır; dunihi algıyı fark etmeden ve bu algıdan rahatsız olmadan yaşamaktır. Biz bu algı içerisine doğduğumuz için, Allah merhamet edip de bize onu fark ettirmeseydi, o algıda olduğumuzu, o algıya düştüğümüzü Rasulleri ve kitaplarıyla öğretmeseydi kesinlikle o algının farkına varmaz ve bu algı içerisinde yaşar ve bu algı içerisinde ölür giderdik. Muhafaza buyur Allah’ım.
“Allah’ın dışı var” yanılgısı (yani dunihi algı) öyledir ki hayatımızın her anını (7/24) kapsar. Bu algıyı fark edip reddetmedikçe insan her türlü duygusunu, konuşmasını ve tüm davranışlarını bu algı ile ortaya koyar; bu ilgi ile sever (aslında sevemez ama dozu düşük nefrete sevgi der), bu algı ile hayranlık duyar, ister, hedefler koyar… Algısı yanlış olduğu için de yaşadığı duygu ne olursa olsun içerisinde bulunduğu algının yanlış olması sebebiyle bu insan hiçbir zaman mutlu olamaz, gerçek mutluluğu yaşayamaz hatta tanımlayamaz; memnuniyetlerini ve rahatlık hallerini mutluluk ve huzur zannederek kendini avutur! Neden “mutluluğu tadamaz ama kendini avutur” dedik? Çünkü Allah’tan ayrı bir yer var da tüm yaratılanlar orada zannedip kendini de orada sanıp müstakilliğini ilan edenin (bu dunihi algısıyla kendini müstakilen var ve muhtar hissedenin) cezasının cehennem olduğunu (yani bu algı ile yaşayanın dünyada da ahirette de huzur ve mutluluğu tadamayacağını) ayetimiz söyledi. Enbiya-29 “onların cezası cehennemdir” dedi. Bu ayetimiz gereği kesinlikle cehennem algılı kişiler ahirette ama bu dünyada da huzur ve mutluluğu bilemez, bulamazlar!
Müstakillik ilan ederek aldığımız kararlar, oluşturduğumuz hedefler, yönelişler, tercihler dünyamız için sıkıntıdır (ki bu stres, kaygı, depresyon ve daha ileri psikolojik, psikiyatrik bozukluklar olarak yaşanmaktadır), ayrıca böyle bir hayat tarzı ile elde edilen “kazanılmış değişim” ile ahirete gidileceği için ahirette de bu hislerle yaşanan yerin adı cehennemdir. Algımız dunihi olduğu sürece ne yaparsak yapalım huzur ve mutluluk yok, huzurlu ve mutlu olamayız; mümkün değil, “hayır, öyle şey olur mu?” dersek kendimizi aldatırız. Yaşantı bunun kesintisiz örnekleriyle dolu ve bizler buna daima şahit olmaktayız. “İstediğim işe kavuştum ama şartları hiç iyi değil! İş ortamımdan memnun değilim. Sevdiğimle evlendim ancak tanıyamamışım. Evlilik aşkı öldürüyormuş! Çocuğum oldu ama huyları hiç hoşuma gitmiyor kime çekti bilmiyorum” gibi binlerce şikâyet, sızlanma, suçlama, haset etme, göz dikme cümlesinin su gibi aktığı bir hayata yabancı olanımız hatta bunları normal görmeyenimiz var mı acaba? “Bunlar hayatın tuzu biberi. Kavgasız aşk mı olur? Hangi işe gidersen git bunları yaşayacaksın” cümlelerini öyle kabul etmişizdir ki… Hatta bu cümleleri kendimize bile söyler de sabretmeye çalışırız! Burada fark etmemiz gereken şey şudur: Dunihi algı içerisinde yaşıyorsak ve bu algıdan kurtulmak gibi bir telaşımız, gayretimiz yoksa, ne hedef belirlersek belirleyelim, sonuçta onu yaşamamız Allah’tan uzaklık halinde (dunihi) olacağı için yaşayacaklarımız bize huzur ve mutluluk veremez. Çünkü karşılığı cehennem! Çünkü bu halimizden yani bu idrakla yaşıyor olmamızdan (dunihi algı ile duygu düşünce, konuşma ve davranış üretmemizden) Rabbimiz Allah razı değildir (Zümer Suresi 7).
Dunihi algıyı ömrümüz olduğu sürece ve yazmaya biiznillah devam ettikçe her yazımızda tekrar tekrar ele alacağız. Hayrı ve Hakkı kendimize tekrar tekrar hatırlatmak çok güzeldir çünkü! Eskiler bu yüzden “et tekraru ahsen, velev kane yüz seksen” demişler. Biz de ahsene talibiz ya! Kurtuluş yolumuz bu algıyı önce reddetmek sonra da terk etmekle! O zaman bu algıyı ne kadar iyi tanır, ondan kurtulmayı ne kadar zihnimizin ana gündemi yaparsak o kadar iyi olacaktır. Ve biiznillah onu hızla terk etmek, Allah’ın lütfu ile ondan kurtulmak mümkün olacaktır (Ankebut Suresi 69).
Hedefimiz: “Allahım senden razıyım sen de benden razı oluver” duamızın kabulü! Bunun için her adımımızda “Allahım sen bu halimden razı mısın?” diyerek 7/24 kendimizi sorgulamamız, Rabbimiz Allah’ın razı olduğu algı ve hayat tarzına yönelmemiz gerekiyor. Dikkat edersek görürüz ki dünyada ilerlettiğimiz, başarılı olduğumuz her işimizde yöntemimiz bu zaten! Aynı yöntemi Allah yolunda kullanmak biiznillah bizi dunihi algıdan uzak tutacak ve kurtaracaktır.
Allah’ım, merhamet ediver, bağışlayıver de bizi duniHi algı ve zannlarından kolaylıkla ve geri dönüşsüz biçimde kurtarıver. Ve ey Allahım, razı olduğun algıya, idrake bizi hidayet ediver ve orada da bizi sabitleyiver (âmin).