Allah dostlarını eğer marifetullah gözlüğü ile okuyabilirsek ki; bu ancak Billahi manada iman ile mümkündür; yani iman ettiğimiz Allah’ın dışı sınırı, öncesi sonrası olmadığına, işte O Allah’ta O Allah’tan, O Allah ile olduğumuza iman etmekle mümkündür. Allah’ı hakkıyla tanımanın, doğru tanımanın, Allah’ın hakkını vermenin başladığı sınır burasıdır. İşte bu sınırdan içeri girmiş ve ilerlemiş zatlar olan veliyullah kullar (halkın “veli” dediği zatlar), görürüz ki farklı örneklerle farklı cümlelerle ama hep aynı hakikati söylemişler, söylüyorlar, söyleyecekler… Bir Allah dostu nerede ve ne zaman yaşamış olursa olsun bize aynı uyarıyı yapar, aynı şeyi anlamamızı ister, asıl dertten kurtulmamız için telaşlanırlar.
Kitaplarından, tefekkürlerinden alıntılarla yazılarımı oluşturduğum Yılmaz Dündar hocam, görüyorum ki dili, kelimeyi, cümleyi çok önemsemekte… “Nefsin şerrinden, vehmin zulmetinden ve bunların insana kazandırdığı ilahlık hissiyatından kurtulmanın en kısa ve en etkili yolunun önce konuşma dilimizi yani konuşmalarımızın kastını ve zahirini düzeltmek olduğunu” söyler. Konuşmanın kastı demek konuşanın idrakı demektir. Yani dunihi idrakla mı, Billahi Anlamda imanlı idrakla mı; hangi idrakla konuşuyor olduğumuz önemli! Bu dil işi, konuşma işi aslında hem Kur’an’da (Muhammed 30, Kaf 18, Bakara 83, A’raf 137, İbrahim 25 ve 25, İsra 23 ve 53, Ta-Ha 43 ve 44, Hac 24, Fatır 10, Fussilet 33, Hucurat 11 gibi ayetlerde) hem de Efendimizin (SAV) hadislerinde, “Ya hayr konuş ya da sus” gibi, “Yalan ve iman bir arada olmaz” gibi uyarıldığımız ve çok önemle vurgulanan bir konudur.
Aslında kendilerini ancak Allah’ın bildiği kullar olan Allah dostlarının ahlakı Kur’an ahlakıdır; Rasulullah (SAV) Efendimize tabi yaşıyor olmaları sebebiyle Kur’an ahlakıdır. Bu sebeple de konuştuklarında Muhammed-30 ayeti gereği onlar da “sözlerinin kastlarından” tanınırlar. Çünkü onlar Hac 24 ayetinde belirtilen vasfa uygun konuşur ve davranırlar: “Onlar, kavlin tayyib olanına (sözün en güzeline) hidayet edilmişlerdir. Yine onlar sırat-ı hamiyde (Allah indinde övülmüş yola) hidayet edilmişlerdir (iletilmişlerdir.”
Celaleddin Rumi (ra) hakikati bir seslendirişinde “Kalb denizdir, dil de kıyı; denizde ne varsa kıyıya o vurur.” demişlerdir. Kalp insanın yazılımı yani veri tabanıdır, o yazılımla konuşan ise o kalıba verilen Rububiyet nuru olan nefstir. Eğer kalp hür ise o kalpten dil kıyısına vuracak sözler, nefsin (Rububiyet nurunun) seslenişi olduğundan Hak olacaktır. Eğer kalp hür değil de nefsin şerrinin, vehmin zulmetinin esareti altındaysa dilden o kalbin sesi duyulmaz; o kişilerde artık kalpmiş gibi konuşan aslında nefsin şerridir!
Nefsi ve nefsin şerrini tanımak bunun için önemlidir. Nefs Allah’a aittir ama nefsin şerri mutlaka kurtulmamız ve daim korunmamız gereken bir haldir.
Günlük yaşantıda hakim olan format, bize nefsin şerrinin hayat tarzını kolaylaştırmaktadır. Bu sebeple de Hak ve hakikate davet eden değil de kişiyi kendi ilahlığına sabitleyen cümleler, öneriler görürüz: “Sen var ve muhtarsın” manasında “Sen güçlüsün! Senin hayatın! Sana kim karışabilir! Senden başkası (yani Allah) bu hayata karışamaz!” bu gibi cümleler ya duyarız ya da bu cümlelerin hayat tarzı haline geldiği bir hayatın yaşanıyor oluşunu görür izleriz. “Allah öyle demiş olabilir ben böyle yapıyorum, böyle düşünüyor böyle de yaşıyorum” diyen Allah’ın önerilerini “Orta çağ zihniyeti” sananları her yerde görüyoruz. Hakikat karşısında akılsızlıktan, körlükten, sağırlıktan, dilsizlikten hele de “inadına duruş ve yaşantıdan” bizleri daim muhafaza buyur Allahım.
Dunihi algıda yaşayan ve bu algılarıyla da böyle cümleler kuranların, hayatlarının merkezine bu gibi telkinleri koyanların yaşamlarına baktığımızda gizli/açık ama mutlaka ruhsal bunalım yaşadıklarını fark ederiz. Bunun sebebi dunihi algıda yaşarken fark edilemeyen ilahlık hissiyatıdır. Dinimiz buna ŞİRK demiştir. İlahlık hissiyatımıza (onların diliyle söylersek “kendimize, bize”) iyi gelecek telkinlerle aslında bir sözde ilahın konuşma dili çalışır ki bununla biz bilinç altımıza kapasitemizde olmayan ve asla gerçekleştiremeyeceğimiz mesajlar verir ve onları da gerçek zannederiz. Bu da nefsimizi (canımızı, benliğimizi, kendimizi) rahatsız eder; bu durum duygu durumumuza ve bedenimiz üzerinden konuşma ve davranışlarımıza yansır; sonuçta hem ruhsal yapımızı hem de bedenimizi hasta eder. Yani şirk canı sıkar, insanı hasta eder; bu yüzden Tevbe-28. ayette “müşrikler necistir (pistir)” denilmiştir. Pislik, insanın hem duygu durumunu hem de bedenini hasta eder.
Kişi işte bu durumdaysa, öncelikle içerisinde bulunulan hissiyatın yani halin yanlış olduğu görülmelidir. Dunihi algı ile (şirkle) yaşarken Rabbimizin razı olduğu şekilde konuşmamız, davranmamız mümkün değildir.
Hayat içerisinde de karşımıza gelen her durum ve duyguda bunu kontrol edebilmemiz için kul olarak kendimize daima “Acaba Rabbim idrakımdan (halimden) razı mı, onun razı olduğu idrakla mı düşünüyor, konuşuyor ve davranıyorum?” sorusunu sormalıyız. Billahi idrakla birlikte emniyet başlar ve Rabbimizin razılığı kapsamında yaşamaya başlarız.
Günümüzde kişisel gelişim adına yapılan eğitimlerde, çok acıdır ki; kişiye nefsin şerrinin konuşma dilini nasıl kullanacağı öğretilir. Bu konuşma diline ne kadar hâkim olursa, karşısındakinin (yani bir dunihi ilahın, ilahlık hissiyatlı muhatabın) ihtiyaçlarını o kadar hızlı karşılayacağı veya hakkından nasıl geleceği konusunda taktikler öğretilir. “Eğer karşınızdaki kişinin (yani sözde ilahın) sizin fikirlerinizi kabul etmesini istiyorsanız, sözünüze karşı tarafı övmekle başlayın, agresifse öfke yönetimi uygulayarak sakinmiş gibi görürünün” gibi taktikler, tamamen dunihi algının ilahlık hissiyatlı yöntemleridir, başa bir şey değildir. Muhatabımıza, teşekkür etmek, onu takdir etmek, onu rahatlatmak elbette yanlış değil ancak hangi kastla, yani hangi idrakla bunu yapıyoruz? İdrak dunihi ise uyguladığı yöntem de öyle olur, yani bunları yapan dunihi algıyla yapıyorsa ve muhatabının da dunihi algısını coşturmak üzere yapıyorsa, yapılan iş beşerî olarak “doğru gibi” olsa da yanlıştır! Bu yöntemler günümüzde iletişim kurma becerisi olarak görülüp, nefsin şerrinin konuşma dili hep daha kuvvetli hale getirilmekte; normal ve etkili iletişim yolu olarak kabul edildiği için de yanlışlığı hiç fark edilememektedir. Kendi ilahlığını ve muhatabının ilahlığını tatmin edebilmek için karşısındakini yücelterek uygulanan taktik ve yöntemler tamamen nefsin şerrinin konuşma dili olduğundan uygulayan için de muhatabı için de ateştir. Bu yüzden böyle bir övgüye şahit olan Rasulullah (SAV) Efendimiz “Yazık sana, kardeşinin boynunu kırdın (onu bıçaksın kestin, helak ettin) Müslim 227” buyurmuşlardır.
Dışarıdaki yaşantıda bu kadar normalleşen bu hali ve bunun dilini, davranışını fark etmek, hal böyle olunca, elbette oldukça zor! Ama biliyoruz ki, doğruyu yapmak her zaman mücadele, azim, gayret ve sebat ister…
Karşı tarafı, muhatabımızı, mesela eşimiz, çocuğumuz, arkadaşımız veya bir başka paydaşımızı öven cümle elbette kullanacağız; hatta çok kadir bilen, çok müteşekkir bir mümin olmamız şart. Bunu yaparken yanlış yapmamak için tek dikkat edeceğimiz şey kendimizi ve muhatabımızı “müstakilen var ve muhtar” görmemektir; bu zannla konuşmamak, bu zannla birini övmemek gerekiyor. Bu iddia ile bu zannla konuştuğumuzda teşekkürümüz de takdirimiz de nefsin şerrinin yani sözde ilahın takdir ve teşekkürü olur ki önü de sonu da ateştir…
Demek ki bizim öncelikle bu ilahlık iddiamızı önce reddedip sonra da ondan kurtulmak üzere düşünüp, konuşup, davrandığımız hayat tarzına sıkı yapışmamız gerekiyor. O idraktan kurtuluş biiznillah böyle başlar… Ona sırtımızı döndüğümüzde, bakacağız ki konuşma dilimiz yeni idrakımıza (Billahi imanlı hanif idraka) uygun olmaya başlamıştır. Öven bir cümle kurduğumuzda cümlelerimiz o durumu Rabbimizle ilişkilendiren cümleler haline gelmeye başlar, konuşma dilimizden nefsin şerrinin dili temizlenmeye başlar, sonuçta nefsin şerrinin hakimiyeti zayıflar ve Biiznillah kalkar.
Allahümme salli ve sellim ve barik ala seyyidina Muhammed ve ala Al-i Muhammmed, bi
adedi ilmike. Allahümme ente rabbi; la ilahe illa ente; Sübhaneke; inni küntü minez zalimiyn.
Allahümme elhimniy rüşdiy ve eızniy min şerri nefsiy (âmin).
Allahım, Efendimiz Muhammed Mustafa’ya ve aline, ashabına salat ve selam eyle ve bereketini daim ikram ediver.
Allahım, Rabbim sensin, dunihi ilahlık iddiaları yok! Ancak SEN. Ve sen Sübhansın. Ben işte (bu idrakten uzaklığım sebebiyle) kesinlikle zalimlerden oldum.
Allahım lütfen bana bu hakikati anlayacak rüştümü (erginliği) ilham ediver ve beni nefsimin şerrinden koruyuver (amin).