Eğer “Amentü Billahi” demiş de “Billahi Anlamda iman” etmişsek nefs tezkiyesi şarttır; bu nefs terbiyesi çalışmalarında “terkler” esastır ki; terk konusunda en önceliğimiz konuşma dili ile ilgilidir! Billahi Anlamda imanla tanışmadan önce normal yaşantıda edindiğimiz dunihi algı ve zannları ile cümle kurma alışkanlığımızı terk etmemiz gerekiyor, önceliğimiz bu. Nefsin şerrinin konuşma dilini, nasıl ve hangi kastla konuştuğunu, kendisini nasıl ifade ettiğini fark etmek ve bu dilden uzak durmak zorundayız; eğer vehmin zulmetinden, nefsin şerrinden kurtulmaya talipsek bu böyle. Celaleddin Rumi gibi bazı Allah dostları bir şey anlatacaklarında, öğreteceklerinde sık sık “Ey akıllı” diye seslenirler, biz de kendimize burada diyelim ki; eğer akıllı isek, Billahi anlamda imanlı bir mümin olarak nefs terbiyesini konuşma dili üzerinden takip ederiz, çünkü bu süreci Allah’ın izni ve lütfuyla çok hızlandıran, sırf bunu başarabilmekle bile gerçek bir mürşidin yanında kırk yıl nefs terbiyesi eğitimi alanın kat ettiği idrak seviyesine ulaşılabilen bir yöntemden bahsediyoruz (Yılmaz Dündar, Kader, VI. Bölüm (Nefs Terbiyesi).
Yazılarımızda titizliğimiz, ayet ve hadislere sıkı sıkıya bağlı olmaktır. Eskilerin ifadesiyle “indi mütalaalardan” yani kişisel yorumlardan, “bana göre” diyerek konulara yaklaşmaktan kaçınıyoruz. İşte şimdi de bu çizgimizle, nefsin şerrinin konuşma dilini ve ondan kurtulmayı konu yaptığımız tefekkürlerimize devam ediyoruz.
Talip, konuşurken ve yazarken ama özellikle konuşurken zann’lardan ve zann içeren cümleler kurmaktan sakınmalıdır. Neden öncelikle konuşurken dikkat dedik. Çünkü konuşurken genellikle söyleyeceğimizi hangi idrakla, hangi kastla yani (Billahi imanlı olarak mı, dunihi algının kölesi olarak mı) söyleyeceğimizi düşünmeden konuşuruz da ondan… Bu yüzden atalar “Bin düşün, bir konuş” önerisini çok doğru olarak yapmışlar.
Zan veya zannlar deyince tabi aklımıza ilk gelecek şey, Allah hakkındaki yanlış zanlar olmalıdır. Yanı bir şeyi, bir konuyu, bir olayı değerlendirirken Allah hakkındaki yanlış zanlar üzerinden düşünmek, anlamlandırmak ve öyle de cümle kurmak doğru olmaz. Billahi iman gerçeğine göre düşünmeden oluşturulan her cümle, her konuşma kuvvetle muhtemeldir ki “zan içeren cümleler” kapsamına girer. Çünkü doğru bilgiye, Hakk bilgiye danışmadan, onu referans almadan yapmış olduğumuz fikir yürütmeler ya yalan ve iftiradır veya kişisel yorumlardır.
Bir olay yaşadığımızda o olayı değerlendirirken yorumumuz, kişiler üzerinden oluyor da Allah hakikatini unutuyorsak veya ilişkilerimize bakışımız, yorumlarımız Allah’ın emrini görmek öncelikli değilse zanlara dayalı olarak gelişecektir. Hemen bir parantez açalım mı? Allah’ın merini görmek yanlışları da sevmek demek değildir. Dünya yaşantısında Allah’ın razı olmadıklarından, razı olduğu emirlerine sığınarak Allah’ın emrini görmek ve Hakk olanı tercih ederek yaşamak esastır… Evet, yaşantıdaki her olgu ve durumda işte bu Allah emri görülmezse zannlarla yaşayacak, zan üzenden konuşacağız demektir ki tüm kırgınlıklarımızın, kızgınlıklarımızın, küskünlüklerimizin sebebinin tamamen bu zanlar yüzünden olduğunu bilmeliyiz. Çünkü bu gibi durumlarda bu “zanlarımıza dayalı” yaklaşımlarımız bizi Hakikatten yani Allah’ın razılığından uzaklaştırır. Allah razılığından uzaklık ne demektir onu hepimiz çok iyi biliyoruz…
Allah’a, Allah’ın emirlerine, Allah’ın sistemine ters olanlara, Allah’ı ve dolayısıyla Rasulullah’ı ve Billahi imanı ve imanlıları önemsemeyenlere, önemsiyormuş gibi yapanlara, “Allah ne muradınız varsa versin” diyerek onları kandırmaya çalışanlara duyulacak buğz (Allah rızası için öfke) elbette yukarıdaki zann kaynaklı öfkeden farklıdır ve bu öfke Allah indinde makbul bir ibadettir. Düşünün birisi Allah’a ve Rasulüne küfrediyor ama siz nötrsünüz, yani “fikir hürriyeti canım ne var bunda, bırakın küfretsin” diyorsunuz, yani hiç içiniz bile sızlamıyorsa, bu öfkesizlik değil bizim kastettiğimiz…
Dunihi algıya dayalı zanların tuzağından bahsediyoruz. Kişi işte bu kısır döngüye girmişse artık o döngü beşeri olarak da sıkıntı ve zorlukları peşinden getirir; aslında öyle olmayan bir şeyi “öyleymiş” zannetmeye hatta “öyle” görmeye başlarız ki sonu kesinlikle en azından alınganlık, kırgınlık, daha ilerisi ise kavga, küslük, hatta nefret ve intikam süreçleri demektir. Bir kişinin, eşimizin, arkadaşımızın konuşma ve hareketlerine zannla yaklaştığımızda hem başka bir mana çıkaracağız demektir hem de işin Allah ile ilişkisini yitireceğiz demektir.
Şimdi bu “olmayan bir şeyi varmış gibi görme” durumumuzu yani zannı ele alalım ve onun bizi Rabbimizden nasıl ayrı ve uzak tuttuğunu anlamaya çalışalım. İslam’ın “Aman ha!” diyerek uyardığı asıl zan;
- Allah’ın dışı var zannetmektir
- Kendimizi Allah’ın dışında müstakilen var ve muhtar olarak görmektir
- Elbette tüm diğer varlıkları da böyle görüp onların müstakil yani Allah’tan ayrı bağımsız güç ve kuvvetleri, imkan ve yetkileri var zannetmektir.
İşte, müstakilen var ve muhtar olmadığımız halde sanki müstakilen var ve muhtar varlıklarmışız hissiyatıyla bir hayat sürmek dünyada da ahirette de azaptır…
Karşılığı olmayan bir duygu ve hissiyatla yaşamak insanı dünyada kibirli, hırslı, tatminsiz, doyumsuz, yalancı, haset ve gergin yapar ki bu duyguların tümü yakıcıdır yani hepsi ateştir. Sonuçta kişiyi ahirette de cehennem ehli yapar.
Rabbimize karşı olan yanlış zan, dünya ve ahiret hayatımız için yaşayacağımız en kötü zandır. Bunu Hucurat suresi 12. Ayetinden anlıyoruz.
Hucurat (12): ‘’Ey iman edenler (ey Elif), zannın çoğundan (zulmani olanından) sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri (hakkında bilgi sahibi olmadığınız, sizin için zan kaynağı olacak şeyleri) araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın (kendinizi ve diğer kulları Allah dışında müstakilen var ve muhtar varlıklar zannetmeyin). Sizler (evet, sen de Elif) ölen kardeşinin etini yemekten hoşlanır mısınız?
“(Ey Elif,) hakkında ilmin olmayan şeyin ardına düşme. Muhakkak ki Sem, Basar ve Fuad işte onların her biri o işten sorumludur.’’ (İsra-36)
“(Ey Elif, siz) çünkü onu (zannı) dillerinize dolayıp hakkında bilginiz olmayan şeyi ağzınızla konuşup duruyor ve bunu önemsiz, basit sanıyorsunuz. Oysa O, Allah indinde
azimdir.’’ (Nur-15)
Efendimiz(sav) den rivayetle,
Rasulullah (SAV) Efendimiz de bizlere “Zandan sakının. Çünkü zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin konuştuğuna kulak kabartmayın, birbirinizin özel hallerini araştırmayın, birbirinizle üstünlük yarışı içine girmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin beslemeyin, birbirinize sırt çevirmeyin (bunları yaparak kendinizi Allah’tan uzaklık haline, dunihi algıya sabitlemeyin) Ey Allah’ın kulları; (Allah’ın sizleri dışı sınırı olmayan Vahidiyetindeki tekliğinde yarattığını bilin de) kardeşler olun!” (Buhârî, Edeb, 57)
Rasulullah (SAV) bize yaşadığımız dünya hayatı içerisinde nasıl davranmamız gerektiğini söylüyor. Rabbimizin bizden istediği amelleri sıralıyor ki bütün bunları ancak bir dunihi algıda olan yapar diyor. İmanımızı küfürle zulümle örtmememiz için Efendimiz (SAV) öğretiyor:
- Dunihi algı ve zanlarından sakının
- Dunihi bir merakla birbirinizin konuştuğuna kulak kabartmayın
- Bir dunihi ilah olarak diğer dunihi ilahın özel hallerini araştırmayın
- İlahlık hissiyatıyla birbirinizle üstünlük yarışı içine girmeyin
-İlahlar savaşına girip de birbirinize haset etmeyin
-Allah razılığına talipseniz dunihi algınızla birbirinize kin beslemeyin
-Allah’a ve O’nun İmanlı kullarına sırt çevirmeyin
-Ey Allah’ın kulları, Allah’ın Vahidiyetinde yarattıkları olarak kardeşler olun!
İlahlık hissiyatlı zannlar ile düşünmek, konuşmak ve davranmak tan kurtarması umudu ile O’Na sığınıyoruz;
“Allahümme e’ûzü bi rızâke min sehatike ve bi muâfâtike min ‘ukûbetike ve e’ûzü bike minke; lâ uhsi senâen ‘aleyke ente kema esneyte ‘ala nefsike.”
“Allah’ım hoşnutsuzluğundan rızana, cezalandırmandan affına, Allah’ım senden sana sığınırız. Biz hiçbir zaman anlayamayız Ya Rabbi, senin kendine olan senan gibi sana sena edemeyiz, bunu da itiraf ederiz (bize merhamet ediver, bizi daim koruyuver Allah’ım).”