Elif Çaylıoğlu

Kader (9)

Elif Çaylıoğlu

Bir konuyu doğru anlamanın her zaman değişmeyen yolu o konu için doğru idrakta, yeterli idrakta olmaktır. İnsanın ahiret hayatı için (ahirette cennet yaşantısına kavuşabilmek için) olmazsa olmaz olan Kader konusunu da Rasulullah (SAV) Efendimizin ve Kur’an-ı Kerim ayetlerinin açıkladığı şekilde doğru anlamanın yolu Billahi Anlamada İman’a sahip bir idrak seviyesinden yaklaşmaktır. Billahi anlamda iman ile salih amel hayat tarzını yaşayan, bunu yaşama gayretinde olan bir inananla, hayatını dunihi algı ve zannlarına dayalı bir idrakle yaşayanların “KADER” konusuna yaklaşımları, Kader mevzusunu anlamaları, yaşamaları ve ahirette de Allah hakkındaki zanları ve kadar idrakları sebebiyle yerleri aynı olmaz. Billahi Manada İman ve salih amel hayat tarzını kabul ve bu kabule göre gayrette olanlarda ikilemler kalkacağı için “Allah, iman, şirk, nifak, fitne, küfür, fısk, yalan, kader, kaza, ahiret …” gibi konularda bütün Hak tanımlar yerli yerine oturmuştur. Dunihi algı ve zannları ile yaşayanlarda ise duygular, hisler, fikirler karma karışıktır, ya (deistler, dindarlar ve inanıyorum diyen tüm gruplarda olduğu gibi) hep tanımlayamadıkları bir git-gel hali yaşarlar veya (ateistler ve agnostiklerde olduğu gibi) şüpheci ve retçi fikirlerini objektif ve çok orijinal sandıkları bir hayranlık ve sarhoşlukla geliştirdikleri bir inat ve küfür hali hakimdir.

Yazılarımızı ilk kez okuyan birisi olabilir diye düşünerek Billahi Anlamda İman ve Dunihi Algıyla İmanı birer cümleyle hatırlayalım. Billahi Anlamda İman, kişinin Allah'ın dışı var sanmaması, Allah'ın dışı var sanıp orada müstakilen var ve muhtar bir varlık/varlıklar düşünmeden, yani Allah’ın dışı var algısını reddederek (bu algıya “La ilahe” diyerek) Allah’a “sınırı, içi dışı, öncesi sonrası olmayan hakikat” olarak inanmasıdır. Buna mukabil, “Allah'ın dışı var ve ben ve diğer varlıklar ve evren orada” sanarak veya “Allah semada, Allah arşın üstünde” gibi Allah’a şekil, yer ve zaman biçerek inanmak ise Dunihi Algıyla İnanmaktır. Amentü Billahi kapsamında iman Rasulullah (SAV) Efendimizin öğrettiği, tebliğ ettiği Hak imandır, diğeri ise yorumlarla oluşturulmuş din ve iman algısıdır.

Allah indinde makbul ve razı olunan kul olma bilinci Billahi Anlamda İman ile Allah’a yöneliş ile mümkündür. Çünkü bu yönelişin temelinde “Allahım beni yaratan sensin ama beni öncesi sonrası, içi dışı olmayan zatında, kendi ilminde yarattın” imanı ve teslimiyeti vardır. Oysa dunihi algıda iman ettiğimizi söyleriz ancak Allah katında doğru bir iman içerisinde olmadığımız için sürekli kendimizle savaş içerisinde bir kulluk yaşantısı süreriz, hayatımıza imanı yansıtamayız, yani inandığımız gibi yaşayamayız. İnandığı gibi yaşamak ancak Billahi Anlamda İmanlı kullara lütfedilen bir ikramdır. Diğerleri ancak, olsa olsa genişletilmiş, detaylandırılmış, ifrat-tefrit sınırlarına dayandırılmış ilmihal yaşantıları olabilir.

“Müstakilen var ve muhtar” olanın yani “gerçek VAR” olanın, yani gerçekte “VAR” denilenin Rabbimiz Allah olduğunu bilip ve buna iman ettiğimizde hayat anlam bulacak, bütün taşlar yerine oturacaktır. Kader konusunda da bu böyledir, tartışılan ama hiç bilinmeden cahil (örtücü) idraklarla tartışılan her konuda da bu böyledir.

Kader konusunu anlayabilmek için de billahi anlamda iman gereklidir. Yoksa kalbimiz, zihnimiz, fikrimiz ve amellerimiz aynı şeyi anlatmaz. “Allah’a inanıyorum ama neden kötü olayların, mesela insana ve hayvana şiddetin olmasına Allah izin veriyor, hiç anlayamıyorum” gibi görünen düşüncelerin, sorgulamaların tümü ama tümü Billahi Anlamda İman yoksunluğunun göstergeleridir. Zihin karışıklığı zaten dunihi algıya ait değil miydi? İkilemler, açmazlar, tutarsızlık var sanışlar hep kişini doğrusal veya düzlemsel düşünmesi kaynaklıdır, yani Billahi İmanla tanışmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Dunihi algının temelini “sen muhtarsın, ben muhtarım, bizler Allah dışında varlıklarız” düşüncesi oluşturduğu için bu tarz sorular çok normaldir. Oysa Allah’a yaratılan her kul Allah’ın kendisine verdiği hürriyetle doğru ve yanlışı hür olarak seçmekte, kimisi bu hürriyetle hayvana, çevreye ve insan zulmetmekte kimisi ise Billahi anlamdaki bu hürriyetin Hak yolda kullanarak merhameti yaşamakta ve yaşatmaktadır. Dunihi algıda olduğu halde merhamet sergileme y-gayretinde olanların merhametleri hem sürdürülebilir değildir hem de kişiyi cennete götürmez ama yine de merhametsizlikten iyidir. Genelde anlayamama kaynaklı dunihi tarz sahip çıkışlarda başlangıç haklıymış gibi görünen bir bilgi ile olur. Örneğimizde; canlıya şiddetin hiçbir şekilde olmaması gerektiği bizim için doğru bilgidir ve şiddet ve zulme karşı duruş haktır. Çelişkilerimiz Allah’ın buna izin verdiğiyle alakalıdır. Buradaki dunihi algının kuvvetli bir şekilde sahip çıktığı şey, kendi muhtariyeti içerisinde böyle bir şeye hiçbir zaman izin vermeyeceğidir ki bu durum “Bir Allah var bir de Ben varım” algısıyla hem insanın hürriyetini elinden almakta hem de kişilerin ahiretlerini oluşturacak senaryoyu bozmaktadır. Oysa “Allah zulme razı olmaz” ayetlerini bilmeyen yoktur. Buna rağmen dunihi algılarıyla yaşanıyorsa zihnimizde ve kalbimizde doğru Allah tanımı olmayacağı için yaşanan olaylara bakışımız da doğru olmayacaktır. Yani Evvel, Ehad Samed Vahid sıfatlarını doğru tanıyamadığımızda Allah için bizde doğru iman oluşmamaktadır. Mesela bu örnekte, haksızlığın yapılmasına Allah’ın razı olduğunu zanneder kendimizi haklı görür yaşananlara bir türlü anlam veremeyiz.

Dunihi algıda “Ben” demenin nasıl olduğunu Yılmaz Dündar Hocamızın Kader kitapçığından bir bölümle anlamaya çalışalım: DuniHİ anlamda hürriyeti yaşayanlar, Ahsen-i Takviym fıtratı örten Esfele Safiliyn formatları gereği duniHİ algı ve zann'larının etkisiyle vehmin zulmetine düşüp, nefslerinin şerri olarak kendilerini "Müstakilen Varım ve Muhtarım" iddiası ile kendi adları namına "BEN" diyerek takdim ederler. Böyle insanlar zannlarında hem müstakilen varlardır hem de asli muhtarlardır. "DuniHİ anlamda hürriyette olup da Allah inancı olmayanlar"ın bakış açısı böyledir.

İnandığı halde duniHİ anlamda hürriyetle yaşayanlar, farkında olmadıkları için Allah’a yönelişlerinde Allah’a karşı "Müstakilen Varım ve Muhtarım" iddialarıyla yönelirler. Öyleyse şunu merak etmemiz gerekiyor: Billahi anlamda “Ben” demek nasıl olmalıdır?

Billahi anlamda hürriyet sahibi Allah’a yöneldiğinde, yönelişinde, Allah’ın "Müstakilen VAR ve Muhtar" olan vasfı karşısında "BEN" diyerek takdim ettiği nefsin İlmullah’ta bir "Var Gibi Görünen" olduğunun ve "BEN" demesinin vehim kaynaklı ve zanni BEN hissi olduğunun bilincinde olarak ve Rabbinin verdiği yetkiyle Allah adına "BEN" diyendir. Bilir ki asli "BEN" deyiş Allah’ın Zatına aittir. Asli "BEN", "Müstakilen VAR ve Muhtar" olan vasfı temsil eder.

Ta-Ha Sȗresi 14: " İnnenî enellâhu lâ ilâhe illâ ENE: Muhakkak ki BEN, evet BEN Allahım. La ilahe illa BEN."
‘’La ilahe, illa BEN’’demek, "Müstakilen VAR ve Muhtar" olarak bir başka BEN yok, “BEN” diyebilecek de YOK’tur, ancak BEN (Benim izin vermemle kullarım benim BEN’ime BEN derler).

İlmullah’ta Var Gibi Görünen bu kul, kullar arasında kulların varlık kurallarına göre vardır. Kullar arası ilişkilerde de Muhtariyeti Tercih Gücü Yetkisi’ne sahiptir. Ancak bu hürriyetin bir yetki olduğunu ve sınırlarını bilir, Allah’a yönelişinde Allah’a karşı bir hür olanın bulunmadığını da bilir. Kul, kullar arasında hürdür, ona bu yetki verilmiştir. O yetkiyi Allah’a karşı kullanmaya kalkmanın edep dışı olduğunu bilir, Allah’a karşı bir hür olanın bulunmadığını bilir.

“Allah’ım, seni senin razı olduğu şekilde hakkıyla tanıyabilmeyi, böylece Kaderini de Hak üzere anlayıp yaşayabilmeyi sağlayacak Billahi Anlamda İmanı bize lütfediver, ikram ediver de biz razı olduğun şekilde yaşayabilelim, öyle vefat edip öyle de yeniden diriltilelim. Allah’ım, lütfen bunu bize ilham ediver, ikram ediver (âmin).”

Yazarın Diğer Yazıları