Şu günler Hac ibadetinin telaşının yoğunlaştığı, “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” koşuşunun arttığı, “Buyur Allahım, buyur, geldik” sevincinin dorukta olduğu günler.
İslam’ın beş şartı olarak bilinen rükünler kulu Rabbini tanımaya yöneltir ki Hac da bunlar arasında çok farklı bir ikramdır. Hac ile YAKİN elde etmemiz istenir; Allah'ta, Allah'la, Allah'tan olduğumuz idrakıyla Allah'ı görüyorcasına yaşanan bir idrak istenir. İstenen bu yakini elde etme basamakları içerisinde şöyle bir sıralama vardır: Kelime-i Şehadet’le "ilmel yakin", Salât ikame etmekle "aynel yakin", Oruç’la "hakkal yakin", Hac’la çok önemli olan "Bekabillah" mertebesi yaşanır. Sonra da bu çalışmalarla elde ettiklerimizi Zekât'la Allah adına, Allah razılığı için paylaşırız. İslam'ın Beş Şartı'nın nasıl bir şifa, nasıl bir ilaç, nasıl bir olmazsa olmaz ihtiyaç, nasıl bir merhamet olduğu ne kadar bariz değil mi? Elhamdülillah... Öyle şükrederiz ki Allahım, ilmin ve yarattıkların adedince şükrederiz; Sen razı oluncaya kadar şükrederiz Ya Rabbi; Arşının ağırlığınca şükrederiz Allahım; kelimelerini yazacak mürekkep miktarınca şükrederiz, lütfen kabul buyur Allahım.
Hac hakkında Al'u İmran (97). Ayet şöyle buyurur: "İnsanlar üzerinde Allah’ın hakkı, yoluna gücü yetene Beytullah’ı haccetmektir." Demek ki Hac Allah'ın üzerimizdeki hakkı! Bu ne demek? Bunun önemi ve manasını öğretilir, yaşatılır inşaAllah. O yola gücü yeten, Beytullah'a Hac için davet edilendir, bu davete bir yol bulandır; davet Allah'tan ise bu böyledir.. Bu yüzden, Arafat vakfesi tamamlayıncaya kadar her yer bu sesle inler; “Lebbeyk Allahümme lebbeyk. Lebbeyke la şerike leke lebbeyk. İnnel hamde ve ni’mete leke vel mülk. La şerike lek”
“Buyur Allah’ım buyur (gel dedin koşup geldim, buyur). Dışın ve sınırın olmadığı için ortağın da yok. Kesinlikle hamd (yaratma, hüküm verme, takdir etme) ve bunun sonucu oluşan her nimet sana aittir, mülk de."
Bu zikirde söylediğimiz “mülk” ilkin bedende tasarruf ve yönetim demektir, ilk aklımıza gelmesi ve Allah'a teslim edilmesi gereken nokta bedenimizdir! Mülkü önce bedenimizde görmeli ve Rabbimiz Allah'a o mülk teslimiyetiyle başlamalıyız: "Var görünen bu bedenimin yönetimi sana aittir Allahım. Onu nasıl giydirip, yedirip, uyutup uyandıracağımı, nereye nasıl gitmesi gelmesi gerektiğini, nasıl konuşması, düşünmesi, oturması kalkması gerektiğini Senin bana öğrettiğin ve razı olduğun şekilde Senin adına yapacağım Allah’ım." Hacı adayı olan bizler ve her müslüman mümin kardeşimiz inşaAllah bu teslimiyetle yaşar, böyle Arafat’a ulaşır, böyle de Rabbimiz Allah’a kavuşuruz (âmin).
Hac Suresi (25-37). Ayetler bize öğretiyor ki, Hazreti İbrahim (as) Rabbimizin emriyle Beyt’i inşa ettikten sonra Rabbimiz ona "Ey İbrahim, şimdi inananları buraya çağır" diyor. Hazreti İbrahim de çağırıyor. Kimi? Billahi manada imanlıları! Aslında onlara "Gelin, Rabbimiz çağırıyor" diyor. Bu öyle cezbeli bir davet ki bu yüzden inananlar "Rabbimiz bizi çağırıyor" diye koşuyorlar. Koşarken de "Lebbeyk Allahümme lebbeyk: Buyur Allah’ım buyur, geldik buyur. Gel dedin geldik, buyur..." diyorlar. Ancak şu hep çok önemlidir ki davet edenin davetine onun razı olduğu idrakla, onun razı olduğu imanla gidilir, öyle gidilmelidir... İnsanlar bu dünyadaki davetlere davet edenin davetine uygun tarzda, uygun biçimde ve uygun zamanda gitmiyor mu? İşte bu sebeple "Lebbeyk" zikrullahı idrakımızı, imanımızı şirksiz hale getirmeye talip olduğumuzu ilan ettiğimiz bir deklarasyondur da aynı zamanda! Buyur Allah’ım buyur, Senin ortağın (dışın ve dışında yaratılanlar) yok, Hamd (yaratma, kader, hüküm ve tüm manalarıyla emir) sana aittir, nimet de, mülk de... Böyle diyerek biz inananlar birincil (gizli, asıl) şirkten temizlenmiş bir iman ve idrakla Rabbimize yönelir ve "Hac ve umreyi Allah için tamamlayın (Bakara-196)" ayetine uygun, mebrur bir Hac yaşamak için Rabbimiz Allah'a sığınırız. "Lebbeyk" zikrinin bizde açması gereken mana budur: Allahım müstakilen VAR ve Muhtar olan ancak SEN! Başka müstakilen var ve muhtar YOK! Bunun idrakindeyim. Var Görünen şu halimi sana eş koşmadan geldim, kabul buyur Allahım. "Lebbeyk" zikrullahı bu idraktır ve Hac birincil şirki en azından reddetmiş olmayı gerektirir.
Maide (27) ayetinin bize öğrettikleri arasında şu da vardır: Kurban ve diğer tüm ibadetlerin, kulluk gayretlerinin kabulü için müttaki olmak şarttır, çünkü Allah müttakilerden kabul eder! Peki, insan nasıl olursa müttaki olur? Müttakiliğin birçok aşaması olsa da bu kapsama girmek o kadar kolaydır ki! Müttaki olmak yukarıda açıkladığımız deklarasyonla başlar. "Müstakilen VAR ve Muhtar olan Allah'tır" deklarasyonuyla bu kapsama giren kişide bu önce bilinç haline gelir sonra da hayat tarzı haline dönüşür. Bu bir ret ve terk sürecidir ki gayreti ve hicreti gerektirir! Biz inananların dünya hayatı gereği kendimizi içinde bulduğumuz esfele safilin idrakı önce reddedip sonra da terk ederek ahseni takvime (fabrika ayarlarımıza, ilk saflığımıza) dönmemiz, hicret etmemiz gerekiyor. Bu çok önemlidir. Çünkü kişi ancak esfele safilin halden kurtulmuş veya kurtulma gayreti içerisinde olursa birincil şirkten korunmuş (müttaki sınıfına girmiş) olur.
Necid Halkından birkaç kişi Efendimiz (sav)'in yanına gelerek: "Yâ Rasûlullah, hac nasıldır?" diye sordular. Rasûlullah (SAV) "HAC ARAFATTIR. Kim cem gecesi sabah salâtından önce gelirse Hac'cı tamamlar. Minâ günleri üçtür. Artık kim iki günde acele ederse onun üzerinde bir günâh yoktur. Kim gecikir ise ona da günâh yoktur" buyurdu ve sonra bir adam yolladı, bu hükümleri yüksek sesle halka duyurdu. Ve Efendimiz (SAV) yine buyurdular ki "Arafat'tan dönüp de "acaba günahlarım affedilmiş midir?" diyen kişi en büyük günahkârdır.” Çünkü Arafat tüm günah kayıtlarını siler. Ancak Arafat sonrası idrakımız önemlidir? Eğer hala duniHİ algıyla esfele safilin idrakla yaşamaya devam edersek önceki günahlarımız bağışlanır ama cehennemden kurtulmak mümkün olmaz! Zaten cehennem duniHİ algının, esfele safiliyn idrakın adıdır! Esfele safiliynden yani Allah’a eş koşar halden kurtulmamışsak birincil/gizli şirk günahı duruyorsa Arafat sonrasında yine aynı idraka sıfırdan devam ediyor oluruz!
Hac Kurban'ı da içermektedir. Bize Hz. İbrahim (as) Efendimizin ibretlik bir hayat dersiyle öğretilen ve Efendimiz (sav)'in çok sıkı, çok kuvvetli sarıldığı bir sünneti olan Kurban'ın aslı kesmektir; Allah'ın razı olduğu hal için izin verilen hayvanlardan Allah adına kesmektir. Biz kurbanla Hz. İbrahim (as) gibi vazgeçmeyi öğreniriz ama imtihan edilmeden, onun gibi çok zor bir tercih durumuna düşmeden! Böylece inananlar olarak Allah için dünyalık nefsin (nefsin şerrinin) isteklerini kesmeyi Biiznillah öğrenir, yaşarız. Rabbimize teslimiyetimizle kestiğimiz kurbanla birlikte kendimizdeki hayvani yapıyı, nefsimizin şerrini, vehmin zulmetiyle yaşayan yanımızı keser, yok ederiz. Zahiren bir hayvan kurban ederken batınen kendimizdeki nefsin şerrini etkisiz hale getiririz. Maide (27) ayetiyle öğreniyoruz ki; kestiklerimizin eti ve kanı Allah’a ulaşmaz! Takvamız! Ancak o Allah’a ulaşıyor. Dolayısıyla zahiren yapacağımız Kurban işinin kanı Allah’a ulaşmaz ama eğer bu deklarasyonu yapmış da takva ehli bir müttaki olmaya talip olmuşsak işte o halimiz ulaşır; yani o halimiz makbuldür.
Ey Allahım, haccımızı, kurbanımızı makbul ve mebrur eyle. Bizi müttakilikte önde olanlardan eyle. Bunu bize hayat tarzı kılıver ve bu hayat tarzını kolaylıkla ikram ediver. Bizi öyle yaşatıp, öyle vefat ettirip öyle de yeniden diriltiver (âmin).