Elif Çaylıoğlu

Ne Dediğimizin Farkında Mıyız

Elif Çaylıoğlu

Bir müslüman, bir mümin “La ilahe illallah” derken ne söylemektedir? Kelime-i tevhidi söylediğimizde ne söylediğimizin gerçekten farkında mıyız?

“Eşhedü en la ilahe illallah” derken “Şahidim ki böyle” dediğimiz şey ne acaba? Neye şahitlik ettiğimiz hal, hakikat, tanım nedir biliyor muyuz?

“Ve Eşhedü enne Muhammeden Abduhu ve Rasuluhu” diye devam ettiğimizde, yani “Şahidim ki O’nun Kulu Muhammedün Rasulullah (SAV) bize Kelime-i tevhidin anlamını (Billahi anlamda imanı) kavrayabilmem ve o iman, idrak ve hissiyata uygun da yaşayabilmem için bana hakikati risaletiyle ve nübüvvetiyle öğretti, öğretiyor. Kelime-i tevhidi anlama ve yaşamanın yolunu yöntemini bana bir güzel, çok güzel ve çok kolay şekilde öğretti, öğretiyor” dediğimizin farkında mıyız? 

Rasulullah (SAV) Efendimiz Rabbinden neyi okudu öğrendi ve bize risalet ve nübüvvetiyle de o öğrenip yaşadığını bir tebliğle hayatı boyunca öğretti, gösterdi; hatta vefatından sonra da buna devam ediyor. İşte her çağda ve her coğrafyada mümin kullar bu öğretişe, bu muhabbete ilmi bir merak duymak, kendisine öğretileni idrakına yerleştirip hayat tarzı haline getirebilmenin gayretine girmek için heyecan duyarlar, duymalıdırlar. Peki, bu heyecanı duyuyor muyuz? Elbette bu bir tercihtir! Zaten yazılarımız da bu tercihe talip olanlara. Onlar dışında kimse bu yazılanlarla ilgilenmez ki… Bu yüzden ne yazarsam yazayım ne paylaşırsam paylaşayım, aslında kendime ve hakikate talip olan bildiğim ve bilmediğim kullara bir sesleniş. Bir önceki yazımızda demiştik ya, önemli felaketler sonrasında arama kurtarma ekiplerinin “acaba yaşatabileceğimiz birileri var mı?” umudu ve telaşıyla bir seslenişleri vardı: Sesimi duyan var mı? 

Ben kendime soruyorum: Ey Elif, ne yazdığının farkında mısın? Yazdıklarının derdine düşmüş bir hayat için gayrette misin? Ey sizler, bu soruyu size de sorabilir miyim? 

Neden yazıyorum? Bir kere önce kendim “La ilahe illallah” dediğimde “Allah’tan başka ilah yoktur” noktasında kalan bir idrakta olmak istemiyorum. Çünkü mana sadece bu kadar değil ve bu mana kelime-i tevhidin açıkladığı hakikat için çok ama çok giriş manası. Hiç kimse satın aldığı bir evin eşiğine oturup bir ömür orada yaşamayı istemez ama neden İslam evinin kapısının eşiğinde oturmuş bekleyip duruyoruz? 

“La ilahe illallah” hakikati bize öğretiliyor ama ne için? Bir kere dışımızdaki ilahları reddedip oturmamız için değil. Hele ki günümüzde müslümanım diyenlerin kulluk yaptıkları görüne bir zahiri putları yok. Demek ki kelime-i tevhid önce bana sesleniyor, bana benim öncelikle yok etmemiz gerekeni söylüyor. Hani Hazreti İbrahim, küçük putları un ufak edip de baltayı büyük putun boynuna asmıştı ya, asıl büyük puta dikkatimizi çekmek istercesine, o asıl putu arayıp bulun dercesine… Asıl yok edilmesi, kırılması, un ufak edilmesi gereken ilahlık kendi ilahlık hissiyatımız! İşte “La ilahe” ile kişi kendi hissiyatındaki ilahlığı, müstakil olarak var sandığı benliğini, Allah gibi gerçekten VAR zannettiği var görünüşünü sorgular ve ona “Hayır, bunların gerçek bir varlığı yok” der ve “İllallah” diyerek öncesi sonrası, içi ve dışı olmayan Ehad Allah’ı GERÇEK VAR olarak kabul ederek kulluğunu buna uygun yaşama gayretine girer. 

Allah dışında bir varlık var zannından, başkaca gerçek varlıklar var zannından kurtarmaya, arındırmaya çalışır bizi; “La ilahe” demek! Öyle bir müstakil, ayrı, var, gerçek bir başka varlık yok! Sen ve sizler ancak fani kullarsınız yani var gibi görünen varlıklarsınız. Evren ve içindekiler (her şey, herkes, hepiniz) birer Allah emrisiniz, Allah’ın dileklerisiniz. Benliğiniz de varlığınız da emanetendir, müstakilen ve gerçekten var değil. Bu mana çok yalın, çok net, anlaşılması çok kolay olsa da bazen “Elif, kafamı karıştırdın” diyenler olabiliyor. “Allah’tan başka ilah olmadığını biliyorum, yıllardır buna iman da ediyorum. Kendimi müstakilen var ve muhtar sanmamın, bu hisle “ben” demenin beni Allah yanı sıra başka bir ilah (dunihi ilah) yapıyor olması da nereden çıktı?” diyen yakınlarım, okurlarım olabiliyor. Öncelikle söyleyeyim ki çok haklısınız, bu ifadeleri duyunca kafamızın karışması çok normal. Çünkü dünyadaki dunihi yaşantı normlarında bilinmeyen ifadeler. İnanıyor bile olsak eğer kelime-i tevhidin anlamını sadece dışarıdaki bir ilahı, başka bir tanrıyı reddediş olarak algılamışsak, İslam’ı “tek tanrılı din” zannediyorsak, Allah ve tanrı aynı şeyler gibi düşünüyorsak, İhlas Suresindeki Allah Ehad’dir tanımını “Allah tektir, tek tanrı” gibi düşünüyorsak bu açıklanan tevhid manasını ilk kez duyuyor olacağız ve bu da bizi bir alt üst edecektir elbette. 

Tüm dünyadaki yaygın Allah ve din algısı sebebiyle kişi farkında olsa da olmasa da kendini Allah’tan ayrı, O’nun dışında ve gerçekten var bir varlık görmektedir (dunihi algı). Oysa kişinin kendini müstakil, gerçekten var zannetmesi onda ilahlık hissiyatı oluşturur. 

Bu sebeple, “biz “La ilahe” derken ötede, semada, arşın üstünde bir Allah algısını (tanrı algısı) reddediyoruz. Eğer bu manasıyla “la ilahe” demiyorsak biz nefsin şerriyle, vehmin zulmetiyle, müstakil olarak var zannettiğimiz benliğimizle, ilahlık hissiyatıyla bir sözde ilah, bir tanrı olarak yaşayacağız demektir. İşte tam da bu sebeple insanlar kahır ekseriyetle bu tanrıya yani kendi ilahlıklarına “ben” diyor. İslam bizi nasıl ve nelerden koruyor şimdi anlıyor muyuz? İslam ile, Rasulullah (SA) Efendimiz ile, Kur’an ile bize ikram edilen nuru biraz anlayabildik mi? “La ilahe illallah” derken biz belki de öğretilmeseydi hiç fark edemeyeceğimiz ilahlık hissiyatımızı, tanrılığımızı reddetmiş ve biiznillah ondan kurtulmuş oluyoruz. Kendi ilahlığımızı hayatımızda 7/24 yakalamak zorundayız, ancak bu şekilde “la ilahe” ile yok edilecek asıl tanrıyı reddetmiş olabiliriz.

Tanrılık hissiyatı üç madde ile özetlenebilir: Müstakil güç, hüküm ve mülk sahibiyim. Oysa çok iyi biliyoruz ki güç de hüküm de mülk de Allah’ındır. 

“Müstakilen var ve muhtarım” iddiasının getirdiği ilahlık hissiyatı, insanın diliyle ifade ettiği bir durum değildir; insan o hissiyatını hayat tarzıyla, yaşantısıyla, hal ve hareketleriyle ortaya koyar. Örneğin bir babanın çocuğuyla ilgili yaşadığı sıkıntılı durumu kabul edemeyip “Benim çocuğum nasıl böyle davranır, benim dediğimi nasıl yapmaz?” diye serzenişte bulunması ilahlık hissiyatlarının sonucudur. 

Her kulun varlığı aslında bir mülktür ve mülkün sahibi de Allah’tır. Çocuğumuzun da tek sahibi Allah’tır. Onu kendimizin malı (hatta kölesi) gibi görüp onun adına hüküm vermek bizdeki ilahlık hissiyatının sonucudur. Bir kişinin iş hayatındaki konumu gereği kendini güç sahibi, hüküm sahibi, mülk sahibi zannetmesi, bu zannıyla da çalışanlarına mütekebbir davranması onun ilahlık hissiyatından, yani kendisini müstakilen var ve muhtar zannetmesinden kaynaklanır. Benzer tüm duygular tanrılık iddiasındandır; Allah var ama ben de varım algımız sebebiyledir. 

Demek ki “LA İLAHE İLLALLAH” derken artık anlıyoruz ki müstakil sandığımız varlığımız yok; İlla Allah! Bu yüzden her vaktin Ezanında Rabbimiz bize Ezanımızla seslenir: Müstakil sandığın varlığın ve varlıklar gerçekte yoktur, gerçek VAR İLLA ALLAH’tır. Merhametiyle öğretiyor; unutma kulum sen gerçekte yoksun, gerçek VAR illa ALLAH!

“La ilahe illallah”ı bu mana ile söylesek, kelime-i tevhidin bizzat kendi ilahlık hissiyatımızdan kurtulmak için olduğunu bilsek; acaba yaşantımız nasıl olur? Hala bu şekilde olabilir mi? Dışı kavramı olmaksızın Ehad ve Samed Allah’ta, daim O’nunla, O’nun makamında, huzurunda bir hayat... 

Allahım, “La ilahe illallah”ı bihakkın anlayıp onunla amel edebilmeyi, konuşma dilimizi, beden dilimizi ve yaşantımızı onunla düzenleyebilmeyi bize ilham ve ikram ediver. Seni unutmaktan, senden ayrı düşmekten, sen yokmuşsun gibi davranış ve konuşmalardan çok korkan ve utanan kulların eyle ve bu halleri bizden ayrı ve uzak tutuver Allahım, Her daim seninle, sende, senden olduğumuzu ilmel yakin aynel yakin hakkal yakin yaşayabilmeyi lütfediver, ikram ediver Allah’ım (âmin).

Yazarın Diğer Yazıları