Bu yazımızda “Nefs nedir, terbiyesi nedir, nasıl yapılır, nereden başlanır?” gibi soruları birlikte tefekkür edeceğiz.
- Nefs kulun “BEN” diye takdim ettiği, hissettiği halidir; aslı saf ve temizdir ama dünya imtihanı gereği onun üstü örtülerek, onun yetenek ve özelliklerine zannî bir kimlikle sahip çıkılarak ona zulmedilmekte, sonuçta nefsi şer için kullanan insan için nefsin şerri oluşmakta ve bu hal yaşanmaktadır.
- Onun terbiyesi, onu örtüsünden, zulmetten yani şerde kullanmaktan kurtarmak, hürriyetine, asıl saflığına kavuşturmaktır. Bu yüzden net ve somut tanımlarsak; nefs terbiyesi, nefsin şerrinden geri dönüşsüz olarak kurtulma sürecidir. Bu sürecin doğru başlayıp Biiznillah başarıyla sonuçlanabilmesi için ilk şart ise Billahi manada imanlı olmak ve bu imana uygun bir hayat tarzı gayretine girmektir. Bu da Allah’ı ötede zanneden iman demek olan “duniHi algı”yı reddetmek, bu algıya ait duygu, düşünce, hal, hareket ve davranışlara yol açan dosyalarımızı tek tek terk etme gayretine girmekle gerçekleşir.
- Nefs terbiyesi bir seyri süluk yani bir yolculuktur. Bu idrak yolculuğundaki yöntemler nefslerin hatta nefeslerin sayısı kadar olsa da nefsin şerrini kısa yol tuşu ile etkisiz hale getirecek biricik yöntem dilimizdir, konuşurken ki hissimizdir, kastımızdır. Dolayısıyla nefsin şerrinin konuşma tarzını da nefsin hakikatine uygun konuşma tarzını da önemseyip cümle kurarken, kelime seçerken tercihimizi Hakk’tan yana yapmamız gerekiyor hem de 7/24.
- Billahi manadaki idrakla yapılacak bu dil (aslında kalp) temizliği çalışmaları, dilimizi tevhide ait saflığa alıştırma gayretleridir, şirk idrakıyla konuşmayı terk faaliyetleridir, nefs terbiyesi yolunda talibi Biiznillah çok hızlı ilerletecek tek yöntem budur. Bu yöntemin, hakiki bir mürşidin dizi dibinde kırk yıl sadık olarak bulunmak gibi tesirli olduğu bildirilir (Yılmaz Dündar, Nefs Terbiyesi).
- Hal böyle olunca, lütfen hepimiz dil ve konuşma ile ilgili ayetleri, hadisleri bu gözle tefekkür edelim ve kelime ve cümlelerimizi hangi kasıtla (dunihi algı ile mi, Billahi idrak ile mi?) oluşturduğumuzu test edelim. Bu öyle çok önemli ki… Tabi, her önemli şey çok ciddi mücadele, gayret, sebat ve sürdürülebilirlik ister…
Konuşma dili, farkında olsak da olmasak da imanımıza ait kimliğimizi ortaya çıkarır, bu ya Dunihi veya Billahi kul kimliğidir. Bizim Billahi idrak veya dunihi algı ile yaşıyor oluşumuzun göstergesidir. Cümlelerimiz dunihi algı kaynaklı kıyas, şikâyet, itiraz, suçlama, nefret, kendini ve menfaati olan kişileri övme, kendini aklayıp muhatabını haklama, mağdur görünme, zanlara bağlı yorum yapma gibi zulmani kasıtlar içeriyorsa, bu dunihi kimliği gösterir, bu kimlikle yaşamak ahirette cehennemdir.
Esfele safiliyn yapıyı gösteren bir konuşma dili birinde varsa, o kişi öncelikle kendisiyle ve Rabbi ile kavgalıdır. Dindarım diyen biri bile olsa! Kişi zaten bu halden kurtulma mücadelesi olan levvame nefste değilse yani nefs terbiyesine girmemişse dindar bile olsa emarededir. Nefs-i emmare, doymayan, tatmin olmayan nefs halidir, ona “nefsin şerri” denir. Bu hal nefse zulüm olduğundan sürekli etrafıyla tartışır. Bu hissiyat kendiliğinden çevresindekileri suçlamayı getirir, onlardan şikâyeti getirir, onlardan nefreti ve bu nefretle de kıyas yapmayı getirir. Hastalandığında veya bir yakını hastalandığında mutlaka bir şeyi suçlar; bir mikrobu, virüsü, içtiği suyu, yediği yemeği, mekânı, ülkesini, yöneticileri kimi ve neyi bulursa suçlayan bir kimlik dikkatimizi çekecektir. “Kocamın/karımın şu tavrı, oğlumun/kızımın şu yapıp ettikleri, komşumun agresif halleri beni hasta etti” cümleleri hepimize bildik gelir veya “Şunun yanlışına kızgınım, beni anlamadıkları için böyle davranıyorum, bana düzgün davransaydı bunu yapmazdım” cümleleri hepimize tanıdık geliyor değil mi?
Kişi birisini suçlayarak yaşamayı tercih etmişse böyle bir kişiye bu dilin yanlışlığını anlatabilmek kolay olmaz, belki de mümkün olmaz. Allah’tan, Allah’ın yaratışından, Allah’ın emrinden, Allah’ın düzeninden şikayetçi olduğunu fark etmiyor, söyleseniz de reddediyor. Bu hallerde Billahi manada idrakten hızla uzaklaşırız ve Hay olan Allah’ın lütfu olan hayat enerjimiz düşer. Aklımız varsa bir an önce o kişiden veya o hali yaşayan kendimizden uzaklaşmalıyız. Çünkü o anlar net söyleyelim, Allah ile, kaderi ile, emri ile didişme anlarıdır, o anda o ortamda Billahi idrak yoktur. Billahi idrak yoksa şeytan yani dunihi algı var demektir. Bu kişi hava yağmurlu olur onu suçlar, güneşli ve sıcak olur “güneş ve sıcağı yüzünden böyleyim” der, güneşli havayı suçlar, trafikte tüm sürücü ve yayaları suçlar, böyle bir kişiyle yaşamak ne kadar zordur hele bir de bu kişi kendimizsek! Burada zorun cehennem olduğunu, cehennemin vasfının “zor”, cennetin ise “kolay” olduğunu hatırlayalım (Leyl Suresi 7-10). Her zaman her olayda bir suçlu bularak kendini temize çıkarma ustası olanlar hayatı kolaylaştıramazlar. Bu yüzden Hazreti Yunus Emre der ki “Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım.” Gelin Allah’ı ve O’nun Hak olarak yarattığını tanıyalım ki dünyada da ahirette de işimiz kolay olsun, cennet olsun.
İlahlık hissiyatının tatmin edilmesi dışında beklentisi olmayanlar, onun ilahlığını tatmin etmeyenlerin yaşantılarına tahammül edemezler. İlahlıklarını okşayanlara da tahammül edemezler ama “mış” gibi yaparlar; ne yaparsın geçim dünyası işte… Herkesle ve yaratılan her şeyle kavgalı olan bu kişilerin asıl kavgaları Allah’ın Makamı iledir.
Nefs terbiyesi sürecinde fark etmeliyiz ki, kurtulmamız gereken te şey budur: İlahlık hissiyatı! O zaman kendimizi sürekli test edelim ki ilahlık hissiyatıyla mı iş yapıyor, yaşıyoruz; ilahlık hissiyatını fark edip, reddedip, terk etmek üzere mi? İlahlık hissiyatını doğuran şey "Müstakilen varım ve muhtarım" iddiasıdır. Bu iddia ve onun getirdiği ilahlık hissiyatı, tüm insanlardan nefret eder. Bir mümin olarak biz bu halin kaynağını biliyoruz… Enbiya-22, İsra-42, Müminun-91. ayetlerde Allah biz Billahi imanlı kullarına öğretiyor ki; eğer başka ilah olsaydı onlar kavga ederdi; birden fazla ilahın belirtisidir ki onlar birbirlerinden nefretle kavga ederler. O ilahın ortaya koyacağı en önemli şey bu: Kavga! Sistemde Allah’tan başka ilah yok, o yüzden de kavga yok! Ama dünya yaşantısında insanlar ilah hissiyatlı oldukları için birden çok ilah varmış hali oluşur ve onlar mutlaka kavga ederler. İşte bu yüzden kimse diğerinden hoşlanmaz; çocuk babasından, eşler birbirinden, komşu komşudan... Ta ki bir menfaati olsun.
Rasulullah (SAV) Efendimiz her bir öğüt ve önerisiyle biz inananları işte bu ilahlık hissiyatından kurtarmayı hedefler, değilse amacı bizim hümanist bir ilah yani bir iyi insan olmamız değildir. Böyle bir hadisle tamamlayalım. Rasulullah (SAV) Efendimiz bir gün devesinin terkisinde birlikte seyahat ettiği kimseye öğüt veriyordu, şöyle buyurdu: “Sen üzerindeyken bineğin olan hayvan tökezleyecek olursa sakın ‘kahrolası şeytan, sen yaptın’ deme.” Dikkatinizi çekmiştir ki hadisteki kişi inanan olduğu için kimseyi suçlamıyor, hayvanın tökezlemesi ve yoldaki aksilikten dolayı şeytanı suçluyor, “Bu aksiliği başıma sen çıkardın şeytan senin oyunun” diyor. Oysa Efendimiz (SAV) bize bakın neyi öğretiyor: “Kahrolası şeytan sen yaptın deme. Çünkü böyle söylersen o şeytan bir ev oluncaya kadar büyür ve kendi kuvvetiyle yaptığını söyler. Ancak sen şöyle söyle: Bismillahir Rahmanir Rahiym. İşte şimdi o şeytan muhakkak ki bir sinek oluncaya kadar küçülür.” Efendimiz (sav)’in verdiği bu misalden de anlıyoruz ki şeytanın bir ev büyüklüğüne gelmesine sebep, kişinin dunihi algıyla olması, bu algısıyla da suçlama yapmasıdır. Bu tarz konuşma şeytanın (şeytaniyetin) işini kolaylaştırır. Bu tarz konuşma, şeytaniyetin işini kolaylaştırıyor. Peki, şeytanı sıkıntıya düşüren bir tarz var mı? Elbette var; kişinin Billahi idrakiyle Allah’a sığınması! Bunu yapmak şeytaniyeti kahreder. Bu sebeple hadisimizde “sen euzü besmele ile Allah’a sığınırsan o şeytan küçülür, küçülür, bir sinek gibi olur” buyrulmuştur.
“Rabbi eûzu bike min hemezâtiş şeyâtîni ve eûzu bike rabbi en yahdurûn.”
“Rabbim, Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım. Ve onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım Rabbim (âmin).”