“EŞHEDÜ” diyerek girilen bir dine, yani “ŞAHİDİDM Kİ” diyerek kapsamına girdiğimiz bir iman ve inanış sistemine mensubuz elhamdülillah. Bu dinin, bu sistemin adı İSLAM. İslam dininin ekosistemine, kapsama alanına da genellikle İslamiyet deriz. Şunu çok önemle fark etmeliyiz ki; Kelime-i Şehadet’le yani “şahitlik” yaparak girdiğimiz İslamiyet Allah’a inanma dini değildir. İslamiyet’i Allah’a inanma dini zannedenler bu bakış yüzünden İslamiyet’i yaşayamazlar; dindarım diyenler bile... İslam’ı Allah’ı tanıyarak O’nun varlığına şahitlik dini değil de Allah’a inanma dini sananların İslamiyet kurallarını kavrayabilmeleri de anlayabilmeleri de yaşayabilmeleri de zordur. Bir sorumluluk, bir borç, bir görev olarak algıladıkları için İslam’ın önerileri, onlar itiraf etmeseler bile onlara yük gibi gelir; inandım deyip amelle meşgul olmak bu yüzden bütün dinlerde zamanla o dine inananlar için sıkıntı olmaya başlamıştır. Bir müslüman için bu böyle olmasa bile namaz, oruç, haramlar, helaller hep dikkat etmeyi, zaman ayırmayı, vaz geçmeyi gerektiren birer yüktür, “ölünceye kadar sık dişini” tarzında bir gayretle yüklendikleri bir terlemedir. Yüklenenin yani inananın idrakı hak idrak (sünnet ehli, fırka-i naciye idrakı) değilse yüklenilen tüm ibadet diye bilinen yükler o insanın sırtını çatırdatır. Sonuç din yorgunluğudur. Sünneti kılmayınca daha rahat eden, namazı ne kadar geciktirirse ve ne kadar hızlı kılarsa o kadar rahatlayan, zekâtı zorlanarak veren… Liste uzatılabilir.
İslamiyet “Amentü” ile değil, “Amentü Bi” dinidir; yani Rasulullah (SAV) Efendimiz “Amentü Billahi” idrakını ümmetine “şahitlik” boyutunda ilk kez açmış Rasul’dür. Bu sebeple biz müslümanlar “Amentü Billahi” demekle, Allah’a O’nu tanıyarak, O’nu tanımaya çalışarak, Allah hakikatine şahitlik ederek, O’nu görüyor gibi bir imana talip ve tabi olduğumuzu, böyle iman ettiğimizi ifade etmekteyiz. Zaten böyle imanın hayat tarzının adı da salih amel yaşantısıdır. “Amelle meşgul olmak” ve “salih amelle yaşamak” bu sebeple çok farklı şeylerdir...
Hz. Musa (as) kavmi için veya H. İsa (as) kavminden (ümmetinden) olabilmek için o dönemlerdeki idrak gereği Allah’a inanmak yetiyordu. Oysa İslamiyet’e “Allah’a şehadet” ile gireriz. Yani artık inandım demek yetmiyor, bu imanın kalbe yerleşmesiyle oluşacak bir şahitlik gerekiyor. Bu şahitlik önce Allah hakikatinedir. Sonra da o hakikati bize öğreten, o hakikate uygun nasıl yaşanacağını gösteren Efendimiz Muhammed Mustafa (sav)’in Rasulullah ve Nebiullah oluşuna şahitliktir. O’nun Safa Tepesinde başlayan o muazzam o muhteşem tebliğini anlayıp tabi olmakla bize açılan bir nur, bir onur ve bir ikramdır bu şahitlik. İşte açılan bu nur kapısı sayesinde bizler o an, o kabulle birlikte Allah hakkında yaşayacağımız tanıyış (marifet) için hissen şahit olarak “Eşhedü en La ilahe İllallah...” diyerek İslam’a gireriz. Çok iyi biliriz ki, hiçbir konuda bir işe “girmek” o işi bitirmiş olmak demek değildir...
Önemini fark edelim ve kıymetini bilelim ki, İslam Allah’ı tanıma (marifetullah) dinidir. Yani İslam’ı kabul etmekle, müslüman olmakla bir kişi için olmazsa olmaz bir hedef var: Allah’ı tanımak! Eskiden buna “marifetullah” denirdi. Bu olmadan iman tahkike ulaşmaz, çünkü insan bu durumda neye inandığını, inandığı Allah hakkındaki doğru tasavvurun ne olduğunu bilemez. Bunları böyle yazınca sakın çok derin konular gibi düşünmeyin. Eğer önyargıları yoksa her sıradan insanın çok rahatlıkla anlayıp, içselleştirip, yaşayabileceği konular bunlar. Neden? Çünkü insan ahseni takviym yapıda yaratılmış, ona bu konular nasıl zor gelebilir, mümkün mü? Ancak esfele safiliyn halini sahiplenen, beğenen insana kesinlikle zor gelir, detay gelir, anlaşılamaz ve yaşanamaz gelir. O da elbette nasip işi… Allahım biz kullarını hak üzere razı olduğun şekilde nasiplendirdiğin, nurunla nurlandırdığın kulların eyle lütfen (âmin).
Eğer ki Allah’ı tanımıyorsak İslamiyet’i yaşayabilmemiz mümkün değildir. İlmihalde yazılı kurallar yerine getirilebilir, İslamiyet’le ilgili hukuki kuralları sosyal veya bireysel kurallar (fıkıh) yerine getiriliyor olabilir. Bu kuralla elbette çok önemli olmakla birlikte bilelim ki; o kuralların yerine getiriliyor olmasına Allah’ın bir ihtiyacı yoktur ve İslamiyet önce ve sadece o kuralların yerine getirilmesi değildir. O yaşantıya belki Müslümanlık diyebiliriz yani kişinin veya toplumun İslamiyet’ten anlayıp da İslam diye uyguladıkları Müslümanlık olabilir.
Bu Müslümanlık bir insanı, bir toplumu ileri de götürebilir geri de bırakabilir. Ama İslamiyet asla geri bırakmaz; mümkün değil! Çünkü Müslümanlık uyguladığınız kurallardır. Siz eğer İslamiyet’i (Allah hakikatini ve Allah’ın yarattığı sistemi) bazal seviyede yani şirksiz kavrayamamışsanız uygulamalarınızdan oluşan Müslümanlığınız yanlıştır ve o yanlışlığın sizi veya toplumu ileri ya da geri götürmesi çok bir anlam ifade etmez. Çünkü esas olan ahiretimiz için gerekli tanıma idrakıdır. Bu idrakın doğru olanına biz “Billahi Anlamda İman” dedik. Hem kendimizin Allah’a yönelişine baktığımızda hem de müslüman toplumların Allah tasavvuruna ve birbirleriyle ilişkilerine baktığımızda çok üzülerek görüyoruz ki İslamiyet’i yani hak Allah tasavvurunu oluşturmakta gayretimiz çok zayıf. Bu neye yol açıyor?
Yanlış Müslümanlık uygulamalarına!
Siyasi düşüncesi Allah ve Rasulullah’ın önüne geçen müslümanlar…
Ve bu sebeple de birbirinden ayrı düşen, cemaati, mezhebi gibi nedenlerle birbirinden hoşlanmayan hatta savaşan müslümanlar…
Çok dua edelim…
Demek ki mesele iman değil tanıyarak (şahitlik derecesinde) iman! Demek ki hedef Allah’ı tanımak; yani şahitlik. Şehadetle, şahitlik edilerek yapılan bir imanı ayetlerimiz bize “ikan” olarak tarif eder, onlar ikan ehlidir der. Vitir namazındaki “kunut” hali de “Allahım, günümü bu ikanla tamamladım, böyle yatıyorum” demenin ifadesidir aslında bir yönüyle.
“Allah’ın razı olduğu din” oluşu sebebiyle İslam, Allah’a doğru iman üzerine oturur, bu sebeple İman’ın ilk şartı da budur. Ve bu imanla ve böyle bir iman için yapılacak namaz oruç, hac, zekât davranışlarının hayat tarzı haline getirilmesi ile de İslam inşa edilir. Efendimiz (sav) bunu bize hepimizin bildiği şu hadisi ile öğretir: “İslam beş esas üzerine kurulmuştur: “La ilahe illallah’a şahitlik etmek, salatı ikame etmek, zekâtı vermek, Ramazan orucu ve Hac.” Bakın burada da ilk şart Allah hakkındaki kelime-i tevhide şahitliktir, O’nu doğru tanıyarak amellere başlamaktır. Böyle olduğu için Allah’ı razı olduğu şekilde tanıyarak iman etmeye “Billahi Manada İman” demekteyiz.
Tevhid kelimesi acaba neyi tevhid ediyor? Tevhid etmek, bir şeyi her manada, her boyutuyla dışı sınırı, öncesi ve sonrası olmayan tek olarak görmektir. İşte bu “öncesiz ve sonrasız” olmak, “içi ve dışı yani sınırı, şekli” olmamak vasıfları yalnız ve daima ancak Allah için geçerlidir”i anlatan kelimenin adıdır Kelime-i Tevhid. İşte bu tevhid kelimesindeki manaya şahitlik etmemiz isteniyor. İslam bu kadar kolay ve güzel elhamdülillah.
Allahım, lütfen bize Billahi Anlamda imanı çok sevdir, kolaylaştır ve kalplerimizi o iman ile süsle. Lütfen bize asiliğin, fasıklığın ve küfrün nasıl kötü ve tehlikeli olduğunu göster. Ve bizi rüştü yaşattıklarından (hak yola hidayet ettiklerinden) eyle (âmin).