Sevgili Yılmaz Hocam, doğru bir kulluk yaşantısı için “hakikat”e talip olanın yolu ne ve nasıl olmalı?
Hakikat Yolcusu Talip için yol Allah’ı doğru tanımaktır ve bu yolun ilmini üç basamakta incelemek mümkündür. Bu basamaklar; 1. “Tanrı” İlmi, 2. “B” İlmi, 3. “EhadüsSamed” İlmi diye isimlendirilebilir. Tanrı İlmi öğretisi ile oluşacak bilincin talipte geri dönüşsüz bir hayat tarzı hâline gelmesi, diğer basamakların anlaşılabilmesi ve yaşanabilmesi için olmazsa olmaz şarttır. Çünkü insan “Vehmin Zulmeti Şartlarında Nefsin Şerri Programı” gereği, “Sözde Tanrılık İddiası” ile dünyadaki yaşantısına başlamıştır. Bu durumu fark edip ondan kurtulmak isteyen insan hakikate talip demektir; işte bu insan için Tanrı İlmi onun en öncelikli meselesidir.
Tanrı ilmi bize dünyaya gelirken içine düştüğümüz tanrılık hissiyatı halini öğreten ilimse biz onu öğrenmekle aslında Allah’I doğru tanımaya da başlamış mı oluyoruz? Bu durumda, başlarken Allah’ı tanımamızı sağlayacak tek bir cümle var mıdır veya o cümle nedir desem?
Bütün tasavvuf kitaplarını bir yere yığıp hepsini okusanız, sonunda ulaşacağınız şey, tek bir cümledir. Tasavvuf ehlinin anlatmaya çalıştıkları, anlatırken coştukları, anlattıklarını yaşarken duydukları cezbe, hepsinin altındaki tek gerçektir; o tek cümle içindir yazılan tüm kitaplar, yaşanan tüm hayatlar, tüm veliler. O cümle LÂ İLAHE İLLALLAH. Bu cümleyi fark edip kabullendiğimizde, analizini yapıp onu kendimizde ortaya koyduğumuzda çözülmeyecek konu, aşılmayacak yol kalmaz, yeter ki nasipte olsun. Seninle yapacağımız bu hasbihal tefekkürlerimizde de konumuz ne olursa olsun hep o cümleyi açamaya ve anlamaya çalışacağız; yani hep Allah’ı tanımak için konuşacağız.
Yılmaz Hocam Rabbimizi doğru tanımak, O’nun yarattığı sistemi yani yaratılanları doğru anlamayı ve konumlandırmayı da içeriyor olabilir diye düşündüğümüzde, yaratılış sürecinden biraz bahseder misiniz?
Her an A’ma Hâli’nde olan Allah bu kâinatı yaratmayı diledi. Dilemesiyle çalışan bir prosedür var, insanın anlaması için söylersek, böyle başlayan bir prosedürle bir yaratılış var. Bu prosedürün basamakları; Ehad/Ehadiyet, Vahid/Vahidiyet, Allah/Uluhiyet, Rahman/Rahmaniyet, Rab/Rububiyet, Hakk/Hakkaniyet olarak tanımlanıyor. O süreci şimdi bir iki cümle ile göreceğiz, anlaşılmıyor gibi düşünmeyin, sonra detaylandıracağız. Yaratılış bir süreci içeriyor ama bize göre. “Allah kâinatı ve insanları yaratmayı diledi, sonra insanlar yaşamaya başladı” cümlesi insan gözüyle bakıncadır. Dilemesi ve insanların yaşamaya başlaması bize göre bir süreç. Allah indinde öyle bir süreç yok. “KÜN fe YEKÛN” yani “OL!” dedi “OLDU”. Bu konuları anlatırken “Allah İndi” cümleleri ile “insan seviyesi” cümlelerini aynı yerde yan yana getirmek ikileme yol açar; Allah’ı tanımaya yeni başlayanlarda “ama, fakat” gibi ikilem ve tereddütler gelişebilir. Konular ya insan seviyesinden veya Allah İndi’nden ele alınmalıdır. Bu sebeple biz yaratılış prosedürünü insan seviyesinden cümlelerle ele alacağız. Ancak idrak ve yaşantısı ilerleyip de her iki manayı sindirdiğimizde, insan seviyesinden olanı da Allah İndi bakışıyla söyleneni de anlarız. Ancak idrak ve yaşantı o noktaya gelmemişse o cümleler bize farklı gibi gözükür. Bu yüzden, başlangıçta insan seviyesinden dil kullanmak gerekir. Evet, Allah A’ma hâlinde ve diliyor; dilemesiyle Ehadiyet’le başlayıp Hakkaniyet’e kadar gelen bir prosedür çalışıyor, Hakk olarak yaratılış gerçekleşiyor. Dünyanın yaşı ve fosillere bakıldığında günümüze gelene kadar milyarlarca yıllık bir süre geçmiş ama bize göre, Allah indinden bakışta O’nun indi için süreç, zaman, mekân düşünemeyiz. Düşünemediğimiz için çok önemli bilimsel bir kabulle karşılaşırız: SübhanAllah Bakış Açısı. SübhanAllah bu idraki itiraf eder, “Allah bunlardan münezzehtir” deriz. Bunu unutmayalım…
Yaratılış sürecini daha somut anlayabilmemiz için bir örnek verebilir misiniz?
Allah’ın yaratması “KÜN fe YEKÛN”dür, “OL” der olur. Aslında insanın da bir “Kün fe Yekûn” hâli vardır, insan da kendisinde onu yapar. Mesela şu an hiç zihninizde yokken “kivi” desem hemen bir anda hayalinizde bir kivi oluşturursunuz, bu da sizin imkânlarınızla bir kün fe yekûndur. Düşünmenizle oldu, daha önce yoktu. Yokken bir anda ilminizde kiviyi resim hâline getirdiniz. Zihnindeki kiviyi seyrediyorsun, bilincinde var olanı resmediyorsun, verilen imkânlarla biz de “OL” diyoruz oluyor. Buradan tefekkürünüzde yararlanabileceğiniz bir ipucu: Bir şeyi Allah’ın nasıl yarattığını merak ettiğinizde “Onu ben nasıl yapıyorum?” diye düşünün; Allah’ın yaratışını hissedebilecek ipuçları yakalarsınız. Çünkü bizdeki yapma yeteneği, bizdeki tüm özellikler kimin? Onlara biz “benim” diyoruz ama aslında kayıtlı, kısıtlı da olsa hepsi Allah’ın! Bu durumda, bizim bir şeyi yapma yeteneğimiz, tarzımız O’ndan ayrı olabilir mi? O’nun dışında değiliz ki! Allah’ın dışı diye O’ndan ayrı bir şey olamaz, muhal! Eğer Allah’tan ayrı şeyler varsa, onlar da müstakilen var ve muhtar birer varlık olur. Bu bakışla Allah’ın bir şeyi yaratışını merak ettik ve zihnimizde kivi oluşturarak bir ipucu yakalamaya çalıştık. Elbette bizde kivinin şekli, tadı ve diğer özellikleriyle ilgili bilgi olduğu için bu bilgiyle hayal edip kivi oluşturduk. Peki, oluşturduğumuz kivi dışımızda mı? Zihnimizde, ilmimizde! Zihnimizdeki bu şekil (suret) oluşturma, hayal etme yeteneğini sonsuz ve sınırsızla çarptığınızda nasıl bir yeteneğiniz olur? Bu yetenek acaba cennette öyle mi artıyor, cennet öyle bir şey mi? Biliyorsunuz, cennette ne düşünüyorsan o hemen olacak...
Bu örnekle birlikte Allah’ın yaratmasını, yaratılışı doğru hayallemeyi daha iyi anladım elhamdülillah. Allah daim A’ma halinde olmasına rağmen insana kadar ki yaratma prosedüründe Allah’a ait mertebeleri biraz daha açabilir miyiz?
Allah A’ma hâlinde… Diledi ve bir süreç çalıştı… Nihayet insan! İnsana kadarki bu süreçte bir Ehadiyet Mertebesi var; orada Allah’a EHAD deriz. Allah şu an da Ehad ve Samed, zaten hep Ehad ve Samed. Hep geçerli olan o Ehadiyet hâlinde bir fikir yok. Fikir oluşmaya başladığında Vahidiyet Mertebesi var, oraya VAHİD diyoruz. Sonra Ulûhiyet, orada ALLAH diyoruz. Sonra Rahmaniyet, RAHMAN diyoruz. Sonra Rububiyet Mertebesi, RAB diyoruz. Rahmaniyet ile Rububiyet arasındaki sınıra ise ARŞ diyoruz. Sonra Hakkaniyet Mertebesi var, ona da HAKK diyoruz, Hakk olarak yaratılan budur. Hakkaniyet Mertebesi yani Hakk, yaratılmış olanların var oldukları hâlin ismidir. Hallacı Mansur Hakk olarak yaratıldığını, hayatın öyle olduğunu fark ettiği için “Ene-l Hakk” diyor. Bulunduğumuz pozisyonun ismi Hakk, yaratılanlar Hakk olarak yaratılmış, onların hâlinin adı Hakk. Unutmayalım, bu süreç insan için. Bu süreçte Hakk olarak yaratılanların olduğu Hakikat Mertebesi (kısa ifadesiyle hakikat) Allah’ın İlminde! Diledi, anlattığımız süreçlerle Hakk olarak ilminde yarattı. Yaratılanlar Hakk olarak ilminde yaratıldığına göre Allah ve bir de dışı, dışında yarattıkları olabilir mi? Öyle bir şey yok! Allah etrafına baktı, yaratacaklarını orada yarattı gibi bir sanış insanda tanrı mefhumunu oluşturur, tanrılık odur! Ama öyle sanılıyor, Allah yarattıklarını dışında yarattı ve onları gözetliyor, yönetiyor gibi inanılıyor. O’nun dışı yani dûnu yok, dışı diye bir şey yok.
Dışı olmadığı için Allah yarattıklarını ilminde yarattığı hâlde ne oluyor da biz kendimizin ve diğer varlıkların Allah’ın ilminde yaratılıyor oluşunu, Hakk denilen bu pozisyonu anlayamıyoruz, buna uygun düşünmekte ve yaşamakta neden zorluk yaşıyoruz?
Elhamdülillah bu soruyla önemli bir noktaya geldik aslında: İşte Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem’in okuduğu budur! Kitabımız Kur’ân’da İKRA ile anlatılan da budur! Rasûlullah (SAV) Efendimizin okuduğu, O’nu telaşlandıran şey; Allah’ın ilminde Hakk olarak yaratılmış olan insanın dünyada kendisini hissedince müstakillik hissiyle “Ben Varım” diyor olmasıdır. “Varım” demesi, insanın kendine Allah dışında gerçek varlıkmış gibi kimlik vermesidir. Kişi dünya hayatında kendine “Ben varım, muhtarım” demekle, kendini Allah’ın dışında bir varlık zannetmekle MÜSTAKİL BİR KİMLİK oluşturuyor, işte bütün mesele bu; “Varım” zannetmek ve böylece Allah dışında müstakil bir kimlik oluşturmak! “Ben varım” algısıyla oluşturulan zannî dünyanın (o zannın) hakikatte yeri yok. Burası çok önemli, lütfen çok dikkat edin. “Ben varım” algısıyla oluşturulan bir zandır, bu zannın Allah’ın Hakk olarak yarattığı sistemde yani hakikatte yeri yoktur...
İnşaAllah sorularınla bunları hep daha açarak ilerlemeye devam edeceğiz…