Yılmaz Hocam, bizler “La ilahe illa Allah” derken La ilahe (tanrı yok) kısmını kolayca söyleyiveriyoruz. Çünkü gerçekten Allah’tan başka bir tanrı ya inandığımızı düşünmüyoruz. Hatta “Allah’tan başka tanrıya inanma” ihtimali hiç birimizin zihninde bir karşılık bulmuyor, onu hemen öteliyoruz. Çünkü cahiliye yani örtücülük devrindeki puta, güneşe, aya tapma gibi yanlış inanış durumumuz yok. Ancak fark ediyorum ki, ilk adımda La ilahe (tanrı yok) şeklindeki açılımın hemen ardından bir adım sonrasında La ilahe ye “sen yoksun” anlamına geldik. Bu iki açıklamanın bir idrak gelişimini yansıttığını ve birbirini kapsadığını düşündüğümüzde asıl tanrılık hissinin kendimizde olduğunu fark ediyoruz, bu konuda bir şeyler söyleyebilir miyiz? Kesinlikle evet! Eğer kişi “La ilahe illallah: Tanrı yok illa Allah” derken tanrıyı ötesinde berisinde tapınılan bir şey sanıp “onlar yok, illa Allah” derse esas tanrıdan yani kendi tanrılığından, kendi ilahlık hissiyatından perdelenir. “La ilahe illallah; tanrı yok illa Allah” cümlesindeki esas maksat, ilan edilen tanrının, kendinde ilan ettiğin ilahın yokluğudur. Kişi, yaratılmış olan Esma’ül Hüsna kompozisyonuna ve onun Rab gücüne sahip çıkıp; “BEN” varım, oradaki güçler de benim” der, işte ilan ettiği bu ilahlık yok, İlla Allah! Müslümanlar olarak önce ve mutlaka bunu anlamak, fark etmek zorundayız. Bu noktanın anlaşıldığını düşünüp şimdi bir örtü daha kaldıralım.
Çeşitli anlatımlarda rastlarız: Cennetin kapısında “La ilahe illallah” yazılıdır. Bu, cennetin bir kapısı var ve o kapıda da böyle bir yazı var demek değildir. Öyle bir mana var demektir. Nasıl bir şeydir bu? Havaalanları gibi önemli yerlere girerken güvenlik geçitleri vardır, üstünüzde tehlikeli bir şey varsa oradan geçemezsiniz ya, işte o ifade böyle bir manadadır. Öyle bir alan var ki, Kelime-i Tevhid o alanın manasıdır, La ilahe illallah o alanın ismidir. “Cennetin kapısında Kelime-i Tevhid yazılıdır”ın manasını şimdi hiç söylenmemiş bir örnekle anlatmaya çalışayım inşaAllah. Birkaç genç heveslendi ve bir eğlence yerine gittiler diyelim ama tam girecekken bir yazı gördüler, “Damsız Girilmez” diyor, onu okuya okuya girebilirler mi? Bir şart var ve o şart yoksa “girilmez” diyor. Baktı ki dam yok, “giremeyiz” derler. Yani o yazıyı okumakla oraya girip giremeyeceklerini anlarlar, değil mi? O yazıyı göre göre girmeye kalkmaz! O yazı ona “dam yoksa buradan geçemezsin” diye bir şart koşuyor, okuyarak geçmesi mümkün değil, “damsız girilmez” cümlesini söyleye söyleye oraya giremez. İşte CENNETİN KAPISI denilen idrak sınırında yazan mana da budur: La ilahe illallah! Geldin o yazıyı okudun. Ona bakıp “ben biliyorum; tanrı yok, illa Allah” deyip geçeceğin bir şey değildir o! Aslında oradaki “La ilahe illallah” ifadesi “Tanrı giremez, illa Allah” demektir. Bu manayı idrak eden okurlarımız bir örtüyü daha
kaldırmış olurlar: Demek ki “La ilahe illallah” sadece söylenecek bir şey değil. Aksi halde “Damsız Girilmez” yazısını görüp durmadan “damsız girilmez, damsız girilmez” demek gibi olur. Yüz defa, bin defa söyle, fark etmez! O cümle sana bir şey diyor: Sende şöyle bir şey yoksa buradan giremezsin! Cennetin kapısında yazan mana demek ki budur: La ilahe (buraya tanrı giremez) İllallah. Buradan tanrı geçemez, İlla Allah. Fark ettiniz mi, izah edebildim mi? Ne kadar iyi insan olursanız olun, size ne
kadar “aferin” denirse densin, eğer tanrıysanız geçemiyorsunuz. Çünkü öyle yazıyor: La ilahe (tanrı giremez) İlla Allah. Hocam, elhamdülillah, örnek bize la ilahe illallah kelime-i tevhidinin kastını çok
güzel anlattı. Bu idrakle inşallah hepimiz “La ilahe illa Allah”ı Rabbimizin bizden istediği hal üzere söyleyen ve yaşayan kullar oluruz. Ancak konuyla ilgili olarak kafama bir şey takıldı, kişi tanrı olduğunu anlayabilir mi veya ne zaman anlar? Tanrılığını ilan eden kulun ismi nereden itibaren tanrıdır? Ona “sen tanrısın” muamelesi ne zaman başlar? Eğer bu dünyada kişi vahye, yani ayet ve hadislere kulak verirse yaşarken anlar ve o tanrılık iddiasından, ilahlık hissiyatından kurtulmak üzere tüm gücüyle çalışmalara başlar. Ancak dünyada bunu fark etmezse ölümü tattığı an fark eder ki kendisini tanrı ilan etmiş bir kişi olarak yaşamış ve ölmüş! O andan itibaren onun ismi “tanrı”dır, ona tanrı yani sahte ilah muamelesi yapılır, daha doğrusu o bu muameleyi fark eder. Dünyada, bir imtihan olan dünya yaşantısı gereği TANRI ismi çeşitli etiketlerle örtülmüştür; birbirimize verdiğimiz isimlerle, o isimler altında ilan ettiğimiz müstakil davranış biçimleriyle örtülmüştür. Kitaplarımızda, söyleşilerimizde hep “Fark edin, bu tanrılıktır/ilahlıktır” diye izah etmeye çalıştığımız daima budur. Onun isminin sahte ilah yani tanrı olduğunu anlatmaya çalışıyoruz ki, iş işten geçmeden öğrenmiş olalım. Şimdi kullandığımız bu isimlerin kalkıp da genel muamelenin başladığı yer, yani size tanrı olup olmadığınıza göre davranılacak yer ölüm sonrasıdır. Bu sebeple eğer kişi tanrıysa ölümü tattığı andan itibaren kabir yaşantısı onun için cehennemden bir çukur olur.