Murat Arısoy

Biraz dikkat… – Kocatepe Gazetesi

Murat Arısoy

21 Şubat 2011 Pazartesi 02:00:00
  24 saat içinde birbirine zıt programları takip edebiliyoruz. Yine öyle bir haftasonunu geride bıraktık.
Bir gece “vur patlasın, çal oynasın”lı Yunan Gecesi, diğer gece Kur’an tilaveti sunulan bir parti toplantısı. İkisi hakkında da eleştirim var. Birincisinden başlayalım.
Daha önceki meselelere hiç girmeden soracağım:
“Afyon’da Yunan Gecesi” haber başlığını ilk gördüğünüzde ne hissedilir?
Ben söyleyeyim: Çoğu kişi, “Neler oluyor” sorusunu sorar. Yunan işgali görmüş bir toprakta Yunan Gecesi düzenlemek, biraz tuhaf gelir.
Sonra insan biraz bahane üretmeye kalkar. “Hani” der, “İlimiz, mermerin, jeotermalin, kaymağın, lokumun, havanın, suyun başkenti ya, bu kadar başkenti bir arada bulmuşken Yunanlı turistler ilimizde eğlenmek istemiştir.”
Eh, kabul edilebilir bir gerekçe.
E bir bakıyoruz, Yunan Gecesi’ne, solist Niko ile Siga Siga Grubu’nun mensupları dışında salonda Yunan asıllı yok. Yani neoli-beral solcu aydınların dillere pelesenk ettiği “Türk’ün Türk’e propagandası”nın yerine “Yunan’ın Türk’e Yunan propagandası” gelmiş. Ve ardından tabii ki “Suyun iki yakası”ndan bahisle mutluluk tabloları.
Meğer “Dünya Mutfağı” etkinliği çerçevesinde Yunan Gecesi de aradan çıkıvermiş. Popüler kültür ürünlerindeki “arz-talep” ilişkisini burada da görmek mümkün. Yani bir talepten dolayı arz yok… Bir firma, bir kurumun arz’ı üzerine gelişen talep var.
İyi, hoş, güzel de… Böyle konuları farklı boyutlarıyla ele almamız gerek. Kimseye düşmanlık edelim, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok tezine inanalım” demiyorum. Lakin, Büyük Taarruz öncesi ve sonrasında Anadolu topraklarında aklı kalan bir devletten söz ediyoruz. Uluslar değil, devletler savaşır zaten. Karşımızdaki devlet ise emperyalistlerin, yani dün İngiltere’nin bugün ise Avrupa Birliği’nin desteğini alan Yunanistan…
İskeçe’de, Gümülcine’de Türk Gecesi yapıldığını biliyoruz. Ama oradaki geceler, bir azınlığın gecesi ve kaynaşması şeklinde geçi-yor. Kaldı ki Lozan Antlaşması’nı tanıyan Yunanistan için, Türk azınlığın haklarını korumak, onların özgürlüklerine saygı göstermek bir ödev. Bu bağlamda zaten diyelim ki İstanbul’da Rum nüfusun yoğun olduğu mahallelerde ya da başka halkların temsil edildiği şehirlerde bu tür geceler yapılmasına kimsenin doğrudan karşı çıkacağını düşünmüyorum.
Bununla birlikte düşünün bir: Atina’yı geçtim… Selanik’te Türk Gecesi yapılabiliyor mu? Bu soruya gönül rahatlığıyla “Evet” diyebiliyorsak, gerisi sorun değil. Ama bu soruya gönül rahatlığıyla “Evet” diyemiyorsak, işte o zaman düşünmemiz lazım. “Açılım, hoşgörü, diyalog” gibi sihirli kelimelerde muhatap bir devlet olduğunda karşılık esasını es geçersek, içinde bulunduğumuz durum “diyalog” değil, “taviz” olur.
Bunun yanı sıra, Lozan’ı tanıdı Yunanistan, ama Batı Trakya güllük gülistan mı? Hiç de öyle değil. Türk azınlık kendi din adamını seçmek istese, Yunanistan devleti “Hooop, burada benim kurallarım işler” deyiveriyor. Atina’dan atanan bir imam, azınlık lideri oluveriyor. Sadece bu mu? Hayır elbette. Batı Trakya Türkleri’nin Türkiye’de uluslararası denkliği olan üniversitelerden aldıkları eğitim fakültesi diploması, Yunanistan’da geçmiyor. Alenen “Ya Yunanistan’da tekrar okursun, ya da öğretmen olamazsın” deniyor.
Bu kadar mı? Hayır. Batı Trakya’daki Türklere, “Pomaklık” baskısı yapılıyor. Zira bir Türk, kendisini Pomak olarak görmeye başlar ve Yunanistan’da öyle kabul edilirse, Lozan’dan doğan haklarından vazgeçmiş oluyor.
Bir de 2013’ten sonra tütünle ilgili yeni düzenleme yapılacak. Buradaki asıl mesele ise Batı Trakya Türkleri’nin ekmek kapısı olan tütünün üretimini azaltmak…
Hal böyle olunca Yunan Gecesi’ne “Haydi uzi içelim, sirtaki oynayalım, tabak kıralım” mantığıyla değil de siyasi gözle bakıyor insan… Siyaset, yaşamın bütününe sirayet etmiş durumda zira. Hiçbir hareket, siyasetten bağımsız değil. Hatta “Siyasetin her türlüsünden Allah’a sığınırım” diyen alimin yo-lundan gidenlerin bir kısmının da siyaset güttüğünü açıkça görüyoruz.
Biraz saygı…
Gelelim ikinci geceye. Bir partinin 12 Haziran 2011 seçimleri için çalışmaya başladığının göstergesi bir toplantı. Toplantıya, Genel Merkez’den gelen bir davetli de katılmış. Buraya kadar her şey güzel. Ancak insanın ruhunu inciten bir durum var. Ne mi o durum?
Program, Kur’an tilaveti ile başladı. Güzel sesli bir kardeşimiz, Kur’an’dan sureler okudu. Okudu okumasına ama, programın yapıldığı düğün salonunda gürültü bitmek bilmedi. Programın yemekli olmasından belki de sürekli tabak-kaşık-çatal sesleri, partililerin kendi aralarında konuşmaları, bazı partili gençlerin kendi aralarında şakalaşması, tilavetin güzelliğine gölge düşürdü.
Durup düşündüm: Allah’ın kelamına saygımız bu kadar mı?

Yazarın Diğer Yazıları