Murat Arısoy

Davetlere Yönelik İncelikler

Murat Arısoy

Ramazan dolayısıyla birçok iftar daveti düzenlendi. Bazılarına katıldık, bazılarını sosyal medya hesaplarından takip ettik. Davetler üzerinden düşündüklerimi sizlerle paylaşmak isterim:

Afyonkarahisar’daki kamu kurumları, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları iftar daveti verdi, veriyor. Bu davetlerde protokol konuşmaları mutlaka yapılıyor. Protokol konuşmalarının hem sırası hem de usulü üzerinde hayli kafa yormamız gerekiyor. Konuşmalar, yemek sırasında mı yapılacak; yoksa salonlardaki herkes yemeğini yedikten sonra mı… Buna karar verilmesi lâzım ki karışıklık olmasın, davetliler arasında can sıkıntısı olmasın. 

Bu konuda bir örnek verebilirim:

İstanbul Ticaret Odası’nın Meclis Çalışma Toplantısı, 2018’in Ekim ayında Afyonkarahisar’da gerçekleştirilmişti. Bu toplantının Gala Gecesi, Afyonkarahisar’daki 5 yıldızlı bir otelde düzenlenmişti. Gala Gecesi’nin konuşmalar kısmına çorba ikramından sonra geçildiğinde, salondaki tüm servis durduruldu. Hiçbir şekilde kaşık, bıçak, çatal, tabak, bardak sesi çıkmadı. İTO Yönetim Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç ve diğer konuşmacılar, salondakileri sıkmayacak uzunluktaki konuşmalarını yaptılar; ardından tekrar servis başladı. 

Biz Afyonkarahisar’daki diğer davetlerde genel olarak bunu başaramıyoruz. O toplantının protokolünün “1 Numarası” kürsüdeyken bile kaşık, bıçak, çatal, tabak, bardak sesi duyuluyor. Salonda hükmedilemeyen uğultu da cabası. İTO’nun örnek organizasyon bilincini incelememiz ve belki de benimsememiz yararlı olacaktır. 

Davetlerle ilgili ikinci kısım ise yemek dağıtımı ile ilgili. Evet, bazen davetlerde beklenilenin üzerinde bir katılım gerçekleşiyor; bu durum hem davet sahibini, hem de davetin verildiği işletmeleri zor durumda bırakabiliyor. Bu konu ayrı, ancak davetlilerin sınırlı olduğu; tüm masalarda kimlerin oturacağının önceden belirlendiği sofralarda bile yemek dağıtımında aksaklıklar yaşandığı malum. 5 yıldızlı otellerimizin bir taraftan “termal turizmin başkenti” iddiasını dile getirirken, bir taraftan da hâlâ “aynı anda servis” meselesini çözememiş olması hem takdire (!), hem de dikkate şayan. 

Bu konuda da bir örnek vereyim:

Hanım tarafından bir akrabamızın İzmir’de düğününe gitmiştik. Düğün, Güzelbahçe’deki bir işletmede yapılmıştı. Düğünün henüz başında bir garson, masamıza geldi. Kendisini tanıttı, “Servis ve düğün ile ilgili her talebiniz hakkında ben size yardımcı olacağım. Benimle temas kurmanız yeterli” dedi. Bu durum, bizim masamıza özgü değildi. Her iki masaya bir görevli düşüyordu. Hiçbir masada servisin gecikmesi ile ilgili bir vaka yaşanmadı. 

Afyonkarahisar’da ise protokole ayrılmış masalar dışındaki hemen hemen her masada servis gecikmesi yaşanıyor; hem de mekan fark etmeksizin. 

Tabii söz konusu “Ramazan daveti” olunca, Ramazan’ın ruhuna uygun bazı incelikleri de hatırlatmak icap ediyor. 

Mesela, her gün lanetler yağdırdığımız bir terör devletinin vatandaşlarının dini törenlerinde kullanılan şamdanın, hele böyle 4-5 mumlu-ihtişamlı şamdanın bizim iftar soframızda ne işi var? Benzemekle başlamıyor mu bütün sorunlar?

Yine Ramazan davetlerinde, muhafazakâr siyasi partilerin davetlerinde gördüğümüz bir konu: Erkekli kadınlı düzenlenen sahnelerde, birlikte ilahiler söyleniyor… 

Bu nasıl muhafazakârlık? Bu konuda muhafazakâr siyasi partilerimiz hangi hocadan fetva almış, gerçekten merak ediyorum. 

Mesele burada kadının-erkeğin sahneye çıkması değil. Mesele, yeri gelince “din” söylemi ile vitesi artırmak; yeri gelince dinin temel çizgisinin bile dışına taşmayı kendine hak gören bakış açısına sahip olmak…

Bilmem anlatabildim mi?

Bir de hatırlatma yapmak lazım: Ne olur artık semazenleri, davetlerin “dansçıları” yapmaktan vazgeçelim. Sema, herkesin üstesinden gelemeyeceği bir ayin. Semazen ise dini duygularını dorukta yaşayan, bu aşk hâli ile kendinden geçen, “herkes gibi olmayan” bir kişi. 

Biz davetlerimizde 2 semazeni yan yana getirip 3 tur döndürmekle, bu aşk hâlini de bozuyoruz. 

YA MESAİDELERSE?

Hatırlarsınız, geçen hafta “Ekrem İmamoğlu’nun mektubunun okunduğu sırada Cumhuriyet Halk Partisi İl Başkanlığı önünde CHP İl Başkanı Hasan Karadeniz, CHP Merkez İlçe Başkanı Murat Albayrak ve CHP İl Gençlik Kolları Başkanı Alperen Kayhan yoktu. Neden acaba?” diye sormuştuk. 

Bazı okuyucularımız bize şöyle sitem ettiler:

“Siz de ne kadar art niyetlisiniz? İl Başkanımızı bilemeyiz ama, Merkez İlçe Başkanımız ve Gençlik Kolları Başkanımız o sırada Belediye ve Yüntaş’taki görevlerinde, mesaide olamazlar mı? Mesaiyi bırakıp gelseler yine demediğinizi bırakmayacaktınız…”

Evet, en azından “mesai” kavramının hatırlanması sevindirici. Zaten asıl olarak eleştirdiğimiz konu bu.

Aynı kişi hem parti görevlisi, hem kamu görevlisi olmamalı. 

AK Parti ile CHP arasında bu konuda hiçbir fark yok. 

Bir taraftan kamuda görev yapıp bir taraftan partide yönetici konusunda olan gençler, ablalar, ağabeyler; her iki tarafa yetişmeye çalışmaktan her iki tarafı da ihmal ediyor.

Her iki tarafta da parti üyeliği, kamu istihdamının anahtarı olarak kabul ediliyor. 

Bu yaklaşım yanlıştır, kul hakkıdır. 

İmamoğlu’nun mektubu kısmına dönersek:

Biz de onu diyoruz işte. İmamoğlu’nun mektubu okunurken gösterilen “mesai” hassasiyeti, acaba başka zamanlarda da gösteriliyor mu? Bu sayılan isimler, partilerinin çalışmalarına hep bu hassasiyetle mi katılıyor, yoksa mesai saatleri içinde idari izinli sayılıp (izni veren idare zaten belli) parti çalışmalarını mı sürdürüyor?

Yazarın Diğer Yazıları