17 Mart 2015 Salı 02:00:00
Öteden beri özenmişimdir sakal bırakmaya. Yanaklarımın bir kısmında çıkmasa da bir siyahlık olsun isterim hep. Çene altındaki tüy grubunun bana yakışmadığını düşünürüm. O yüzden ille de yanaklarım ile çenem birleşmeliydi.
İlk sakal denemem, Kırklareli Anadolu Lisesi’nden, üniversiteye geçtiğim yaza rastlar. Yeni yeni çıkan kara-sarı topluluk, bana göre farklı bir hava vermişti simâma.
Lise’deki felsefe hocamız gördü, “Murat” dedi. “Eylemci öğrencilere benzemişsin…”
Hocam, benim hangi düşünce akımına/akımlarına yakın olduğumu bilerek ve belki de “övgü” için böyle söylemişti; ancak o zaman fark ettim “sakal”ın bir damga vesilesi olduğunu.
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nü kazandığım ilk yıl, bir yurtta kaldım. Yurtta “yılbaşı” eğlencesi yapılacaktı; serde “iletişim” var ya beni sunucu yaptılar. Ama bir şartları vardı, yurttaki “abi”lerin: “Murat, sakalını kesmelisin…”
İyi de 15 gün uğraştım, hiç dokunmadım o sakalın çıkması, yanaklarımı sarması için.
Durumu anlatmaya çalıştım, “Hayır” denildi. Cevap kat’i idi.
O zaman da sakalın “kariyerin bariyeri” olduğu ile ilgili bir düşünce aldı beni.
Eylemlere katıldım sonra. Eylemlerde “sakalsızlık” zorunlu değildi Allah’tan. “Ne AB, ne ABD; tam bağımsız Türkiye” demek için insanların biçimlerine bakılması mânâsızdı. Ve ilginçtir, yol arkadaşlarımın çoğunda sakal vardı.
Üniversite’nin ilk sınıfının son günlerine doğru saçım ve sakalım, bir bütün olacak şekilde uzundu. Bu hâlimle hangi konuma layık görüldüğümü duymamıştım. Olsa olsa “Bu eylemciler hep böyle” demişlerdir.
Birden kafama esti; saçımı çok kısa kestirdim. Beni tanıyan arkadaşlarım, “Hizbullahçı gibi olmuşsun” demeye başladılar.
Eve döndüğümde annemin ısrarlarına dayanamayıp sakalımı kestim.
Annem ve babam, muhafazakâr kişilerdi oysa. Babam rahmetli oldu, annem hâlâ muhafazakârdır. Nedense bir türlü alışamadılar benim sakallı hâlime…
Aradan yıllar geçti. Evlendim. Evlendiğimde sakalsızdım. Birkaç kez sakal bırakma girişimim oldu, eşim “Seni yaşlı gösteriyor” diye itiraz etti. Bu itirazda muhafazakâr annem, eşime destek verdi.
Bir kez daha istedim “sakalla” yaşamayı, 1 aydır kesmiyordum.
Sünnete uymak için bıyıklarımı kestim.
“Cemaatçi olmuşsun”, “IŞIDçi olmuşsun”, “Erenlere karışmışsın” gibi cümlelere alışmıştım, ama “Dönem bunu gerektirir, sakal bırak sen, iyi yere gelirsin” laubaliliğini kaldıramadım.
Sakal bırakma mücadelemi bir kez daha kaybettim.
Bir gün bu mücadelemi kazanma umuduyla…
Öteden beri özenmişimdir sakal bırakmaya. Yanaklarımın bir kısmında çıkmasa da bir siyahlık olsun isterim hep. Çene altındaki tüy grubunun bana yakışmadığını düşünürüm. O yüzden ille de yanaklarım ile çenem birleşmeliydi.
İlk sakal denemem, Kırklareli Anadolu Lisesi’nden, üniversiteye geçtiğim yaza rastlar. Yeni yeni çıkan kara-sarı topluluk, bana göre farklı bir hava vermişti simâma.
Lise’deki felsefe hocamız gördü, “Murat” dedi. “Eylemci öğrencilere benzemişsin…”
Hocam, benim hangi düşünce akımına/akımlarına yakın olduğumu bilerek ve belki de “övgü” için böyle söylemişti; ancak o zaman fark ettim “sakal”ın bir damga vesilesi olduğunu.
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nü kazandığım ilk yıl, bir yurtta kaldım. Yurtta “yılbaşı” eğlencesi yapılacaktı; serde “iletişim” var ya beni sunucu yaptılar. Ama bir şartları vardı, yurttaki “abi”lerin: “Murat, sakalını kesmelisin…”
İyi de 15 gün uğraştım, hiç dokunmadım o sakalın çıkması, yanaklarımı sarması için.
Durumu anlatmaya çalıştım, “Hayır” denildi. Cevap kat’i idi.
O zaman da sakalın “kariyerin bariyeri” olduğu ile ilgili bir düşünce aldı beni.
Eylemlere katıldım sonra. Eylemlerde “sakalsızlık” zorunlu değildi Allah’tan. “Ne AB, ne ABD; tam bağımsız Türkiye” demek için insanların biçimlerine bakılması mânâsızdı. Ve ilginçtir, yol arkadaşlarımın çoğunda sakal vardı.
Üniversite’nin ilk sınıfının son günlerine doğru saçım ve sakalım, bir bütün olacak şekilde uzundu. Bu hâlimle hangi konuma layık görüldüğümü duymamıştım. Olsa olsa “Bu eylemciler hep böyle” demişlerdir.
Birden kafama esti; saçımı çok kısa kestirdim. Beni tanıyan arkadaşlarım, “Hizbullahçı gibi olmuşsun” demeye başladılar.
Eve döndüğümde annemin ısrarlarına dayanamayıp sakalımı kestim.
Annem ve babam, muhafazakâr kişilerdi oysa. Babam rahmetli oldu, annem hâlâ muhafazakârdır. Nedense bir türlü alışamadılar benim sakallı hâlime…
Aradan yıllar geçti. Evlendim. Evlendiğimde sakalsızdım. Birkaç kez sakal bırakma girişimim oldu, eşim “Seni yaşlı gösteriyor” diye itiraz etti. Bu itirazda muhafazakâr annem, eşime destek verdi.
Bir kez daha istedim “sakalla” yaşamayı, 1 aydır kesmiyordum.
Sünnete uymak için bıyıklarımı kestim.
“Cemaatçi olmuşsun”, “IŞIDçi olmuşsun”, “Erenlere karışmışsın” gibi cümlelere alışmıştım, ama “Dönem bunu gerektirir, sakal bırak sen, iyi yere gelirsin” laubaliliğini kaldıramadım.
Sakal bırakma mücadelemi bir kez daha kaybettim.
Bir gün bu mücadelemi kazanma umuduyla…