İlahlık hissiyatlı olanlar bir olamazlar. Çünkü Enbiya Suresi 22. ayette “Eğer (dışı sınırı, öncesi sonrası olmayan) illa Allah değil de (başkaca müstakilen var ve muhtar varlıklar yani) ilahlar olsaydı semavat ve arzda fesat çıkardı” diyor.
Öğretildi ki fesat (nefret, didişme ve kavga), ayrı, müstakil ve gerçekten var olan birden çok varlıklar arasında olabilecek bir şeydir. Oysa Rasulullah Efendimiz (s.a.v) bize müminleri, bir vücudun organları, bir duvarın tuğlaları gibi tarif ediyor.
Yani aynı yapının, aynı hissetmenin paydaşları olarak tarif ediliyoruz. İmanın ve İslam’ın hedeflediği müminler, Müslümanlar Efendimiz (sav)’in tarifindeki gibi olmalı! Böyle olmalıyız:
“Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” (Müslim)
"Müminler, birbirini destekleyen bir binanın tuğlaları gibidir." (Buhârî)
Her iki hadisimiz bize, müminlerin bir organizmadaki hücre, doku ve organların kendilerini tek hissederek yaşıyor oluşları gibi yaşamamamız gerektiğini göstermektedir. İşte bu algıyla oluşacak yaşantıdan uzaklaştığımızda oluşan durumu Enbiya Suresi 22. ayet ifade etmektedir. Bu durum devam ettiği sürece birleşemeyeceğimiz de bildirilmektedir.
Demek ki Müslümanların birleşebilmeleri için Allah’ı doğru tanımaları gerekiyor.
Zaten Âdem (as)’dan Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’e kadar ki tüm Nebi ve Rasuller toplumlara, idrak gelişmişliklerine göre, bu tanımayı anlatabilmek ve yaşatabilmek üzere gelmiş kullardır. Her dönemde yaşamış gerçek evliyaullah da eğer tebliğ görevi varsa bu görevi icra etmişlerdir.
Bu durumda Müslümanların Hastalığı: Birleşememek. Teşhisi de, “neden birleşemiyoruz?” sorusunun cevabı olan; algımızın ve bu algıyla oluşan imanımızın, Rasulullah Efendimizin öğrettiği tanıma ve imana tam uymamasıdır. Tedavinin yani “Nasıl birleşiriz? Bu hastalıktan nasıl kurtulabiliriz?” sorusunun cevabı ise marifetullahtır, yani Allah’ı O’nun razı olacağı şekilde doğru tanımak ve bu tanıyışa göre iman etmek ve hayat tarzı oluşturmaya çalışmaktır. Allah’ı doğru tanıyarak iman etmek Kur’an’da Billahi manada iman olarak ifade edilirken, yanlış Allah inanışları dunillah/dunihi algı olarak tarif edilmiştir.
Müslümanlar Neden Birleşemiyor-1 yazımızda da bahsettiğimiz üzere Billahi iman; Allah’ın Ehad oluşu, yani dışı ve sınırı olmayışıdır, öncesi ve sonrası olmamasının kabulüdür. Dunihi algı ise; sanki Allah’ın dışı varmış gibi imandır. Kişinin kendisini Allah’ın dışında, Allah’tan ayrı “gerçekten var” veya “müstakilen var” bir varlık sanmasıdır. Yani Allah var, ondan ayrıca ben de varım zannıdır. Fussilet Suresi 23: “İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi helak etti de zarara uğrayanlardan oldunuz.” Oysa her yaratılan, Allah’ın bir emri olarak vardır, kulların gerçek bir varlığı yoktur. Buna rağmen kişinin kendini gerçekten ve müstakilen varmış hissetmesi öyle doğal ve doğru gelir ki. Çünkü dünyadaki algı bu şekildedir. Bu algı Tin Suresi 5. Ayette aşağıların aşağısı yani esfele safilin olarak tanımlanmıştır. İşte bizim bu algıyı değiştirmek, kendimizi doğru kulvara çekmek için ciddi manada bir mücadele vermemiz gerekmektedir.
Kişi dunihi idrakıyla uzaklık algısına düştüğü için kendini ve diğer insanları birer ilah gibi algılamaya başlar. Bu durumda da ilahlar arası didişme ve kavgalar doğaldır.
Bu hali yaşayan Müslüman bile olsa ne his ne de davranış olarak bir olma halini (kalplerin telifini) yaşayamayacaktır.
Bütün dinlerde Allah inancı mevcuttur, dini inancı olan herhangi bir dinden insana “kainatı, insanları, cinleri v.s kim yarattı?” diye sorsanız Allah’ın yarattığını söylerler.
Müslümanlar da tıpkı onlar gibi onların idrakı ile (yani dunihi algı ile) “Allah yarattı” diyorsa o zaman İslam’ın, Rasulullah’ın tebliğinin farkı nedir?
Bu farkı algılamak üzere kendimize veya muhatabımıza şöyle bir soru yöneltebiliriz:
Allah yarattıklarını nerede yarattı? Bu soruya verilecek cevap, insanların ahiretteki yerini belirleme konusunda son derece önem arz etmektedir? Allah yarattıklarını dışında değil, ilminde yarattı! İşte Rum Suresi 30. Ayette bize önerilen “vechini haniyf olarak o tek Diyn’e doğrult” bilgisine böyle yaklaşmalıyız: Allah’ın dışı yok, Allah yarattıklarını kendinde yarattı ve yarattıklarının da Allah’ın varlığı karşısında bir varlıkları yok! Durum böyle olunca Müslümanlar o tek Diyn’e haniyf olarak yönelmedikleri zaman birleşemiyorlar. Neden çünkü her biri ayrı yerlerde ayrı ayrı müstakilen var ve muhtar varlıklar yani her biri bir ilah hissiyatlı varlık haline geliyor.
İlah hissiyatlı birden çok varlık demek kendiliğinden nefret (ğıll), didişme ve kavga demektir. Müslüman kardeşlerimiz bu ayetimizi büyük çoğunlukla anladıklarını düşünüp, vecihlerini haniyf yaptıklarını zannetmektedirler. Maalesef bu zan da onları “neden kardeş gibi yaşayamıyoruz?” sorusuna doğru cevap bulmaktan uzaklaştırmaktadır.
İslam dini ile ilgili yanlış anlayışlar, gruplar ve açıklamalar, bunlardan kaynaklanan anlaşmazlıklar ve savaşlar, Kur’an’ın “haniyf olun” uyarısının anlaşılamamış ve doğru uygulanamıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden diyebiliriz ki bu ayet maalesef biz Müslümanlarca garip bırakılmış bir ayettir. Siz de eğer anlaşılamıyorsanız garipsiniz demektir. Haniyf olmayı yanlış anlarsak elbette ayetin gereğini yerine getirmek mümkün olamaz, bu yüzden mümkün olamamaktadır.
Efendimiz (SAV)’in tebliğini, açıklamalarını, sünnetini de öyle! Haniyf olmadan Efendimiz (sav)’i de sünnetini de gerçek manada anlayabilmek, anlaşılanı da sürdürülebilir ve doğru uygulayabilmek mümkün olmaz. Sonuçta, Allah’ı hakkıyla tanıyabilmek, Allah’ın hakkını verebilme kulvarına girebilmek haniyf olmadan gerçekleşemez, bu gerçekleşmeyince de Müslümanlar “bir” olamazlar. Hanif olmayanların Kur’an ayetlerinin amacını, mesajını anlamaları mümkün olmadığından Allah’ın sistemi İslam dinine de haniyf olarak yaklaşmaları mümkün değildir. Müslümanlar olarak hem bütün bu “mümkün olmaz”ları yaşıyor olacağız, hem de kardeşler olacağız! bu nasıl mümkün olur?
Son sözümüz şu ki: Haniyf olmak nedir, bunu biz Müslümanlar bunu doğru anlayabilsek ve gereğini yerine getirebilmek için de gayret sarf edilebilsek aramızda hiçbir ayrılık, bölünme ve anlaşmazlık olamaz, böyle bir hal bulunmaz; bütün Müslümanlar, Hucurat Suresi 10. Ayet gereği ancak kardeş olurlar. Müslümanlar kandırılamaz! Müslümanlar (şu anda ve tarihte de oldukça yaygın olarak yaşanan bir hal olan) birbirleriyle hem de Müslümanlık adına savaşmak gibi bir duruma asla düşmezler, birbirleriyle savaşamazlar, mümkün değil. Hem Müslümanlar arasında hem de dünyaya barış, esenlik ve selam hâkim olur. Haniyf olmak doğru anlaşılırsa…
Haniyf olabilmenin en alt çizgisi duniHİ algıya (Allah’ın dışı ve sınırı var ve yaratılanlar orada algısına) sırtını dönmek, “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasını reddetmek, duniHi algının zannlarıyla ve bu zannların açılımlarıyla terk etmek üzere mücadeleye başlamak, bu mücadeleyi hayat tarzı haline getirmektir.
Vesselam…