DOLAR 18,6379 0%
EURO 19,6041 0.41%
ALTIN 1.068,200,65
BITCOIN 313325-0,85%
Afyonkarahisar

KAPALI

06:35

İMSAK'A KALAN SÜRE

Muharrem Günay

Muharrem Günay

07 Aralık 2022 Çarşamba

BİLİM ADAMI HAKK VE HAKİKATİN EMRİNDEDİR

BİLİM ADAMI HAKK VE HAKİKATİN EMRİNDEDİR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kâinatın Efendisi Sevgili Peygamberimiz, İslâm âlimlerinim ve eğitimcilerinin, sadece Hak ve hakikatin emrinde olmalarını, iktidar sahiplerinin ve zalimlerin emellerine alet olmamalarını bilhassa emretmiş ve: “En büyük cihat zalim devlet başkanı huzurunda söylenen hak sözdür” buyurmuşlardır. Bu konuda Ehli Sünnet âlimlerinden ve Hanefi mezhebinin kurucusu Türk milletinin yetiştirdiği büyük âlim İmam-ı Âzam Ebû Hanife hepimize örnek olmalıdır.
Âlimler Dövülmüş Öldürülmüştür
İnsanların, özellikle idarecilerin en çok sevmedikleri insanlar, gerçekleri ve doğruları bilip söyleyen ve halka anlatan insanlardır
Bu tür insanlar özellikle âlimler hemen her devirde hoş karşılanmamış, hakkı söyledikleri ve haykırdıkları için bir çok ezâ ve cefalara uğramışlar, hapislere atılmışlar, işkence görmüşler, öldürülmüşlerdir. Bunlardan birisi de İmam-ı Azam Ebû Hanife’dir.
“İyiliği emretmek, kötülükten insanları men etmek (Al-i imran suresi, ayet 104)”, “İslam’a aykırı bir iş gördüğümüzde onu elimizle düzeltmek, buna gücümüz yetmiyorsa dilimizle uyarıda bulunmamız, buna da gücümüz yetmiyorsa kalben buğz etmemiz”(Hadis-i şerif) her Müslüman’ın yapması gereken birer dini görevlerdir. Sevgili Peygamberimiz “En büyük cihat zalim devlet başkanı huzurunda söylenen hak sözdür” buyurmuştur.
Yüce Allah (cc) kitabımız Kur’an’da “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de (yani makam ve mevkilerini, paralarını, dünyevi çıkarlarını düşünerek Allah’ın emrettiklerini söylemeyenler, susanlar) bununla biraz para alanlar gerçekten karınları dolusu ateşten başka birey yemezler. Kıyamet günü Allah onlara ne söz söyler, ne de kendilerini temize çıkarır. Onlara sadece acı veren bir azab vardır.”(Bakara 174) buyurarak İlim adamalarını uyarmıştır.
Bazı ilim adamaları bu uyarıları görmezden gelerek, dünyayı dinleri için değişmişler, bazı ilim adamaları ise her zaman doğruyu hayatları pahasına bile olsa söylemişlerdir. İmam-ı Azam gibi, İmam-ı Şafi gibi… Çünkü Sevgili Peygamberimiz “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” buyuruyor.
Bu İslâm âlimleri Lokman suresi 17. âyette “Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emir ve tavsiye et, kötülükten sakındır. Bu yüzden maruz kalacağın şeylere katlan” buyurulduğu gibi başlarına gelen bela ve musibetlere de katlanmışlardır. İşte bu âlimlerden birisi de büyük müçtehit İmam-ı Azam Ebû Hanife’dir.
Halife Mansur ilim ve nüfuzunu takdir ettiği İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin nüfuzundan istifade etmek ve yaptığı icraatları meşrulaştırmak içi n O’nu devlet kadısı yapmak istedi. Ebu Hanife bu teklifi kabul etmedi. Çünkü O, Mansur’un kötü icraatlarına siyasi fetvalar vererek alet olmak istemiyordu. Bunu üzerine Mansur Ebu Hanife’yi kırbaçlatmış ve hapse atmıştır ve zehirleterek öldürtmüştür. Aynı akıbete Harun Reşid döneminde İmam-ı Şafi’de uğramıştır.
Sevgili Peygamberimizin bu konudaki titizliğini aşağıdaki hadisler de de görmekteyiz. Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki:
“Devlet reislerinin en iyisi, âlimlerin yanına giden, âlimlerin en kötüsü de devlet reislerinin yanına gidendir.” (İbni Mace/İhya/1) “İlminden maksadı, Allah’ü teâla olan âlimden herkes korkar, maksadı dünya olan âlim ise herkesten korkar” (İmamı Gazali, Kimyayı Saadet, A.F.Meyan sf.270 ile 273

Devamını Oku

BİLİM ADAMALRI DÜNYEVİ MENFAATLERE BOYUN EĞDİKLERİ ANDA PEYGAMBERLERE İHANET ETMİŞ OLURLAR

BİLİM ADAMALRI DÜNYEVİ  MENFAATLERE BOYUN EĞDİKLERİ ANDA  PEYGAMBERLERE  İHANET ETMİŞ OLURLAR
1

BEĞENDİM

ABONE OL

İbn Şihab ez-Zührî sultana (Abdülmelik b. Mervan’a) arkadaşlık yapıp onunla oturup kalkmaya başladığı zaman bu zâtın dinde kardeşi olan bir kimse kendisine şu mektubu yazdı:
Yâ Ebu Bekir! Cenâb-ı Hak fitneden bize de, sana da âfiyet verip korusun. Sen öyle bir duruma geldin ki seni tanıyan herkese senin için Allah’tan duâ etmesi ve sana rahmet okuması gerekir. Sen Allah’ın nimetleri altında beli bükülen koskoca bir önder oldun. Çünkü Allah sana kitabının mânasını anlamayı, Habib-i Edîbi Muhammed Mustafa’nın sünnet-i seniyyesinin ilmini ihsan buyurmuştur. Acaba durum böyle değil midir? Oysa Allah Teâlâ âlimlerden söz almıştır.
Vaktiyle Allah kendilerine kitab verilenlerden (âlimlerden) şöyle teminat almıştı: Celâlim hakkı için kitabı muhakkak insanlara açıklayıp anlatacaksınız. Onu gizlemeyeceksiniz. (Âl-İ İmran/187)
Senin irtikâb ettiğin suçun ve şu anda omuzladığın yükün en hafifi şudur: Sen zâlimin vahşetini gideriyorsun. Herhangi bir bâtılı işleyen, herhangi bir hakkı yerine getirmeyen bir kimseye yaklaşmak suretiyle veya seni kendisine yaklaştırdığı zaman sen ona zulmün yolunu kolaylaştırmış oluyorsun. Onlar seni zulümlerinin üzerinde döndüğü eksen edinmişlerdir. Belâlarına, savaşıp geçmek için seni köprü yapmışlardır. Dalâletlerine yükselip yetişmek için seni merdiven edinmişlerdir. Senin yüzünden diğer âlimler hakkında da şüphe etmektedirler. Seninle câhillerin kalplerini çalmaktadırlar. Bir düşün sen, senin için tâmir ettikleri, senden tahrip ettiklerine nazaran pek az ve cüz’î bir şeydir! Senin dininden alıp ifsâd etikleri ne de çoktur? Acaba senin şu ayette zemmedilenlerden olmadığına dair elinde ne gibi bir vesika vardır?
Sonra bu peygamberlerle salih kimselerin arkalarından (kötü) bir nesil geldi ki, namazı terkettiler. Şehvetlerine uydular. Bunlar da cenehhemdeki gayya vadisini boylayacaklardır! (Meryem/59)
Unutma ki, sen hiçbir şey hakkında cahil olmayan bir zât ile muamele ediyorsun. O, hiçbir zaman gaflete düşmeden seni koruyor. Bu bakımdan dinini tedâvi et. Çünkü dinine zâfiyet düşmüştür! Azığını hazırla. Zira uzun süren bir sefer baş gösteriliştir! Ne yerde ne gökte, hiçbir şey, Allah’a gizli kalmaz. (İbrâhim/38)
Büyük sahabi Enes Bin Malik’in rivayet ettiği bir hadis-i şerif’e göre, Sevgili Peygamberimiz bu konu da şöyle buyurmuşlardır:
“Âlimler, devlet büyüklerinin haksız işlerine âlet olmadıkları ve dünyevi menfaatlere boyun eğmedikleri müddetçe Allah’ın kulları üzerinde Peygamber eminleri ve vekilleridirler.”; Şanlı Peygamberimiz, sonra şöyle devam ederler: “Dünyevi menfaatlere boyun eğdikleri anda ise peygamberlere ihanet etmiş olurlar. Bu takdirde, onlardan ayrılınız, kendilerinden sakınınız.” (Ebulleys Semerkandi, Tenbih ül Gafilin tercümesi -Gafletten Kurtuluş, Yaman Arıkan, cilt 2; sf.655, Ukayli, İ.Gazali, İhya cilt:1))
Yine aynı kaynaktan öğrendiğimize göre, Sevgili Peygamberimiz, iyi bir âlim, yahut eğitimci insanları “şüpheden imana, kibirden tevazuya, düşmanlıktan nasihata, riyadan ihlasa, dünyaperest olmaktan zühde davet eder” (E. Semerkandi, c: 2, sf:656)
İslâm’a göre ilim, sadece Allah rızası için tahsil edilir. Peygamber Efendimize göre: “Başka âlimlere karşı övünmek, sefihlere karşı üstünlük taslamak, halkın teveccühünü kazanmak, devlet büyüklerinden dünyalık koparmak, hürmet görmek, yahut onların yanında mevki ve itibar sahibi olmak için ilim tahsil edenler Cehenneme girerler.” (Bknz. a.g.e. Cilt:2, sf. 656)
Sevgili Peygamberimiz bu tür davranışları riya olarak değerlendirip: “ Sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirktir.” Küçük şirkin ne olduğu sorulunca “ RİYADIR “ cevabını verdiler.
“Dünyada ve öldükten sonra mutluluğun kaynağı ilimdir” (Imam-ı Gazali, İhya-yı Ulum i’d-dîn, Beyrut, sn.12.)
Çünkü akıl ile Allah’a imanın mes’uliyeti kabul edilir ve yine akıl vasıtasıyladır ki insan Allah’a yakın olmayı sever” (A.g.e. sh.13.)
“İlim, selin yamaçları yıkaması gibi, kendini beğenmiş insanın kibrini kırar” (A.g.e. sh.50)
“Müsamaha ilmin veziri, lütuf babası, tevazu ise elbisesidir” ( A.g.e. sh.75)
“Âlim adam ilmiyle başkalarından faydalanmasını bildiği gibi, ilminden başkalarını faydalandırmasını da bilir” ( A.g.e. sh.82)
“Bir adam ilim öğrenmeye ihtiyaç duyduğu sürece âlim kalır. Bütün ilimlere vâkıf olduğunu düşündüğü an cehalete sukut eder” (A.g.e. sh.59.)

Devamını Oku

BU ŞEHİR HZ. PEYGAMBERİN ŞEHRİ Mİ FİRAVUNUN ŞEHRİ Mİ?

BU ŞEHİR  HZ. PEYGAMBERİN ŞEHRİ Mİ  FİRAVUNUN ŞEHRİ Mİ?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hatem-i Esem’e Kazvin şehrinde Tenafûsî isimli fakih bir zatın yaşadığını, onun debdebe sinin İbn Mukatil’inkinden kat be kat fazla olduğunu söylediler. Bunun üzerine Hatem, Tenafûsi’yi görmek için Kazvin’e gitti. Onu bularak huzuruna çıktı.
— Ey İmam! Allah’ın rızası üzerine olsun. Ben Acem diyarından gelme garip bir kişiyim; bana dinimin başını ve namazımın anahtarını öğretmeni istiyorum. Bu nedenle bana abdestin nasıl alınacağını öğretmelisiniz.
Tenafûsî ‘Hay hay, başüstüne’ deyip hizmetçisinden abdest kabını istedi. Hizmetkâr, emri yerine getirdi. Tenafûsî oturarak abdest almaya başladı. Bütün âzalarını üçer kere yıkayarak abdestini aldı ve sonra Hatem’e dönerek şöyle dedi:
– İşte abdest böyle alınır!
— Lüften yerinizden ayrılmayın. Ben huzurunuzda bir abdest alayım, siz de beni seyredin. Bakalım tarifiniz üzere abdesti öğrenebilmişmiyim? Öğrenememişsem siz beni düzeltin.
Hatem başladı abdest almaya. Fakat âzalarını üçer kere yıkayacağı yerde dörder kere yıkadı. Abdest bittikten sonra Tenafûsî şöyle söyledi:
-Olmadı, azalarına fazla su dökmek suretiyle israf etmiş oldun.
— Neden israf olsun.
— Neden olacak? Azalarını üçer kere yıkayacağına dörder kere yıkadığın için?
— Sübhanallah’il-azim! Ben bir avuç fazla su dökmekle müsrif oluyorum da, sen bu kadar debdebe içinde nasıl oluyor da israf etmemiş bir adam olabiliyorsun?
Tenafûsî, kendisine gelen kişinin öğrenmeye değil, denemeye geldiğini anladı ve evine kapanarak utancından kırk gün halkın içine çıkamadı. Hatem Bağdad’a geldiği zaman kendisini ziyarete geliyorlar ve şöyle söylüyorlardı: ‘Sen Acem diyarından gelme bir garip kişisin; oysa seninle karşılaşan her âlimi susturuyorsun. Bunun hikmeti nedir?’ Hatem bende bulunan şu üç hasletle onları susturuyorum’ dedi:
1. Hasmım isabetli bir fikir ileri sürdüğü zaman seviniyorum.
2. Şayet hasmım yanılırsa fevkalâde üzüntü duyuyorum.
3. Hasmımı kırmamak için cehaletini yüzüne vurmamaya son
derece dikkat ediyorum.
Ahmed b. Hanbel, Hatem’in bu sözünü işittiği zaman Sübhanallah! Ne akıllı kişiymiş’ diyerek onu ziyaret etmeyi emretmişti. Talebeleriyle birlikte Hatem’in huzuruna vardığı zaman ‘Ey Ebu Abdurrahman! Dünyada nasıl selâmette kalınır?’ diye bir sual sordu. Hatem: ‘Ey Ebu Abdullah! (İmam Ahmed’in künyesi) Beraberinde dört haslet bulunmadıkça dünyada selâmet bula mazsın!
1) Halkın cehaletini affedeceksin.
2) Onlara karşı cehalet göstermemeye azamî dikkati sarfedeceksin.
3. Malını onlara vereceksin.
4) Onlardan hiçbir şey talep etmeyeceksin ve almayacaksın.
Hatem, Medine’ye doğru yol aldı. Medine halkı onu karşılamaya çıkmışlardı. Hatem halka şöyle seslendi: ‘Ey ahali! Bu şehir hangi şehirdir?’
— Allah’ın Rasûlü’nün şehridir!
— O halde bana Allah’ın Rasülü’nün kâşânesini gösterin, orada teberrüken iki rek’at namaz kılayım’.
— Hz. Peygamberin kâşânesi yok ki; onun küçücük ve basit bir evceğizi vardı.
— O halde sahabîlerinkini gösterin, orada kılayım.
— Onların da böyle evleri yoktu. Onların evleri yerlere bitişik ve gayet mütevazi evlerdi.
— Ey ahali! Öyleyse burası Hz. Peygamberin değil, Firavun’un şehridir.
Bu söz üzerine Hatem’i tutup valinin yanına götürdüler: ‘Bu yabancı Medine’ye Firavun’un şehri demektedir’ diye onu valiye şikâyet ettiler. Vali, Hatem’e niçin böyle dediğini sorunca, Hatem: ‘Acele etme! Ben Acem diyarından gelme bir garip kişiyim. Bulunduğum yerin neresi olduğunu bilmiyordum. Öğreneyim diye sual sordum. Cevap olarak burasının Hz. Peygamberin şehri olduğunu söylediler. Bunun üzerine Hz Peygamberin hanesi nerededir diye soracak oldum ve bana şöyle şöyle dediler…’
Hatem daha sonra sözlerine şunu ilâve etti:
– Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Gerçekten Allah’ı ve âhiret gü nünü arzulayan ve Allah’ı çok zikredenler için Allah’ın Rasûlü’nde güzel örnekler vardır’ (Ahzab/21). O halde ey bu şehrin sâkinleri! Size soruyorum! Hz. Peygamber’e mi, yoksa yeryüzünde ilk tuğla binayı yapan Firavun’a mı uyuyorsunuz?
Hatem’in bu suali karşısında cevap vermekten âciz kalan Medineliler dağılıp gittiler.
Evet! Bizim yaşam tarzımız Hz. Peygambere mi benziyor, firavunlara mı? Şehirlerimiz, evlerimiz Hz. Peygamberin şehrine mi benziyor Firavunların şehirlerine mi? Diye sorsak vereceğimiz cevap ne olur. Hiç düşündük mü?

Devamını Oku

GERÇEK ÂLİMLER, DÜNYA MALINA ALDANMAZLAR

GERÇEK ÂLİMLER, DÜNYA MALINA ALDANMAZLAR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Gerçek âlimler, dünya malına tamah etmez, mesken, ev eşyası, giyim kuşam, yiyecek ve içeceklerde israfa kaçmazlar.
Bu keyfiyete Hatem-i Esem’in talebelerinden Ebu Abdullah el-Havas’dan nakledilen bir hikâye de işaret etmektedir. Ebu Abdullah şöyle anlatır:
– Hatem’le birlikte Horasan’a bağlı olan Rey şehrine girdik. Beraberimizde üçyüz yirmi kişi daha vardı. Sırtlarında ne yünlü cübbeler, ne de azıklarını muhafaza edecek bir torbaları vardı. Hatem’le birlikte hacca gidiyorlardı. Adı geçen şehirde derviş meşrebli bir tüccara misafir olduk. Bu zat, yoksulları seven bir kişi olduğundan o gece bizi de misafir etmişti. Sabah olduğunda Hatem’e şöyle dedi:
-Şehrimizde hasta bir fakih var; onu ziyaret etmeye gidiyorum; bana bir diyeceğiniz var mı?
— Bir hastayı ziyaret etmek büyük bir fazilettir; hele hele bir fakihin yüzüne bakmak ibadettir. Onun için ben de seninle birlikte ziyarete geliyorum.
Hasta fakih Muhammed b. Mukatil aynı zamanda Rey şehrinin kadısı idi. Fakihin evine geldiğimiz zaman güzel ve yük sek bir kâşane ile karşılaştık. Hatem bir müddet düşündü ve sonra şöyle sordu:
– Bu gördüğüm bina hakikaten bir fakihe mi aittir?
O sırada kapı açılmış ve girmemize izin verilmişti. İçeri girdiğimiz zaman geniş salonlar, gayet kıymetli eşyalar ve bütün bu değerli şeylere uygun zengin perdelerle karşılaştık. Bu manzarayı gören Hatem’in düşünceli tavrı daha da kesin bir hâl aldı. Derken hastanın yattığı odaya girdik. Göze ilk çarpan şey odanın gayet kıymetli ve yumuşak halılarla döşeli oluşu idi. Hasta, gayet rahat bir yatağa uzanmış, başında da kendini yelpazeleyen bir hizmetkâr vardı. Ziyaretçi tüccar, hastanın yanma giderek oturdu. Hatem ise ayakta bekledi. Bir ara gözünü açan hasta ayakta gördüğü Hatem’e oturması için işaret etti. Bu işareti alan Hatem şöyle dedi:
–Ben oturmam.
— Bir şeye mi ihtiyacın var?
— Evet
-Nedir ihtiyacın?
— Senden bir mesele hususunda bilgi almak istiyorum. Hasta:
– Söyle bakalım neymiş meselen?
— Evvela yatağında dikilerek otur da ondan sonra sorayım suâlimi!’
Bunun üzerine hasta, yatağın içinde doğrularak oturdu. Hatem sualini sormaya başladı.
— Sen ilmini kimden aldın?
— îtimad edilen birçok âlimden.
— Onlar kimden öğrenmişlerdi?
— Allah’ın Resulü’nün ashabından öğrenmişlerdi.
— Ashap kimden öğrenmişti?
— Allah’ın Resulü’nden.
— Allah’ın Resûlü kimden öğrendi?
— O da Cebrail’den, Cebrail ise Allah’tan öğrendi.
— Öyleyse söyle bana! Cebrail’in Allah’tan, Rasûl’ün Cebrail’den, sahabelerin Rasûl’den, senin hocalarının sahabelerden aldığı ilimde; senin evin gibi şatafatlı bir meskene sahip olan insanın Allah nezdindeki mertebesinin yüksek olduğuna dair bir bilgi var mı
— Hayır!
— O halde sen nereden işiterek bu debdebeli hayata daldın? Daha doğrusu sana ders veren hocalar ne dediler bu konuda?
— Onlardan öğrendiğim şey şu olmuştu: Allah’ın indinde makbul bir kul olabilmek için, âhiret âlemine yönelmek, dünyaya tapmaktan kaçmak ve fakirleri sevmek, âhirete talip olup dünyaya bağlanmamak gibi yüce ahlâklar lâzımdır.
— Öyleyse sen bu işlerinde kime uydun? Hz. Peygambere mi,
sahabîlere mi, salih kimselere mi? Yoksa dünyada ilk tuğla ve taş evler yaptırıp içinde oturan Nemrud ve Firavun’a mı? Ey kötü âlimler! Sizin gibi dünyaya sarılan âlimler, halka çok kötü örnek oluyorlar. Böyle âlimleri gören halk ‘Mademki âlim böyle yapıyor, demek ki böyle yapmakta bir günah yok; ben ondan daha üstün ve faziletli değilim ya?’ diyerek sizleri takip ediyor.
Bundan sonra hiçbir şey söylemeden oradan çıkıp gitti. İbn Mukatil gereken dersi alımıştı. Bu hâdiseden sonra İbn Mukatil’in hastalığı büsbütün arttı.

Devamını Oku

KUR’AN-I GÜZEL OKUYAN DEĞİL ONA UYAN DAHA ÜSTÜNDÜR

KUR’AN-I GÜZEL  OKUYAN DEĞİL  ONA UYAN  DAHA ÜSTÜNDÜR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hz. Ömer (r.) diyor ki: “Biz, Rasûl’ün sahabîleri, Kur’an’dan evvel imana sahip olurduk. Fakat ey beni dinleyenler! Bizden sonra bir kavim gelecektir. Onlar imandan evvel Kur’an’a sarılacaklardır. Kur’an harflerini güzelce okuyacaklar, fakat Kur’an’ın yasaklarını ve hududlarını zayi edeceklerdir. ‘Biz okuduk, biz den daha iyi okuyan var mı? Öğrendik, bizden daha iyi öğrenen var mı?’ diyeceklerdir. İşte onların yaptığı sadece Kur’an’ı güzel okumaktır. Hepsi o kadar.” (İbn Mâce, Cündebe’den)
Başka bir rivayet: ‘Onlar (yani Kur’an harflerinin güzel okunuşuna ihtimam gösteren ve ahkâmını nazarı itibara alma yanlar) bu ümmetin en şerlileridir’.
Ulu Allah, Şeytana, Hz. Âdem’e secde etmesini emredince, kendisini daha şerefli ve üstün gördüğü için burun kıvırarak ve tepeden bakarak Hz Âdem’e secde edeceği yerde arkasını çevirdi. Diğer bütün melekler bu emre uyarak Adem’e secde ederek kapandıkları secdede uzun bir müddet beklerken o sipsivri olarak ayakta kaldı.
Melekler başlarını kaldırıp da onun kendileri ile birlikte secde etmemiş olduğunu görünce şükür maksadı ile ikinci bir secdeye kapandılar. O ise arkadaşlarına yan yan bakarak, onlara katılmayı asla düşünmeyerek ve Allah’ın emrini kırdım diye hiç bir pişmanlık duymayarak yine tek başına ortada kaldı.
Bunun üzerine Allah yakışıklı vücudunu bozdu, onu domuz suretine çevirdi, başını deve başı ve göğsünü büyük deve hörgücü biçimine koydu, yüzü maymun yüzüne döndü, gözleri yüzü boyunca uzanan iki yarık halini aldı. Burun delikleri olabildiğince açıldı. Dudakları öküzünkine dündü. Azı dişleri domuzun dişleri gibi ağzından dışarıya fırladı. Sakalı döküldü çenesinde sadece yedi seyrek tüy kaldı.
Oysaki daha önce yakışıklı, dört kanatlı, bilgili, çok ibadet işleyen, meleklerin tavusu ve en büyüğü olan, daha birçok imrenilir, sıfatlar taşıyan bir kimse idi. Bunların hiç birisinin ona faydası olmadı. Bundan herkesin örnek alması gerekir.
Küfrün Temeli Benlik, Gurur Ve Allah’a Teslimiyette Gecikmedir.
Ayetlerde şeytandan “İblis” adıyla söz edilmektedir. İblis, şeytanın cin grubu içerisindeki özel adıdır. Allah, burada şeytanın cin sınıfından olduğunu bildiriyor. Cinler, enerjiden kurulu bilinçli varlıklardır. Nefisleri mevcuttur. İman edenleri de kâfirleri de vardır. Yüce Allah’ın şeytanın isyanını anlatırken kullandığı cümle çok dikkate değerdir: “Direndi ve kibirlendi.” Şu halde, küfrün temeli benlik, gurur ve Allah’a teslimiyette gecikmedir. Mutlak kulluğun sırrı, benliğin, gururun sıfır noktasına gelmesidir.
Şeytan, bildiği halde, Allah’a bile bile isyan etmiştir. Bildiği halde Allah’a isyan eden ve ilmi ile amel etmeyen âlimin durumu da tıpkı şeytan gibidir. İlmi ile amel etmeyen ve isyanda devan eden insanın şeytandan hiçbir farkı yoktur. O insan artık şeytanlaşmıştır.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.