Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Elif Çaylıoğlu
e-posta: YAZARIN TÜM YAZILARI

İnsanın İdrak Yolculuğu 5

Dünya hayatına gelişimizle biz kendimizi ahseni takviym halde değil esfele safilin yapı içerisinde buluyoruz. Yani her birimiz atamız Hz. Âdem gibi cennetten (ahseni takviymden) aşağı idraka (esfele safiliyne) iniyoruz, atılıyoruz. Çünkü imtihan başlayacak ve imtihan için de bu hal gerekiyor. Bu imtihan dünya yaşantısı boyunca yapılacak tercihlere dayanıyor: Hak tercihler, batıl tercihler. Kişi yaşarken HER AN bir tercihtedir. Akıl baliğ (akli donanımı mükellefiyete, cezai ehliyete uygun) her bir ergen kişi bu HAK ve BATIL tercihini kesintisiz olarak yapmaya başlamaktadır. Kişi dünya yaşantısına başlamadan önce öğrendiği takvasını mı (ahseni takviym hali ve yaşantısını mı) yoksa şimdi dünya şartlarında kendini içinde bulduğu fücurunu mu (esfele safiliyn idrak ve yaşantısını mı) tercih ederek yaşadığını kendisi görecek ve buna şahit olacak.

İnsan dünyaya geldiği esfele safiliyn şartlarda, kaçınılmaz olarak dunihi algıyla ve bu algıya ait zanlarla yaşamaktadır. Bu algıya ait zanlarla karar verir, bu zanlarla sever, bu zanlarla bir dini (mesela bizler dinimiz İslam’ı) kabul eder, benimsediği dinini bu zanlarla yaşamaya çalışır veya bu zanlarla dinden uzak durur. İşte bu dunihi algı ve zanlarına ait asıl yanılgı kendimizi Allah’tan ayrı bir yerde (sanki öyle bir yer varmış gibi) hissederek yaşamaktır, eğer inanıyorsa Allah’a da öyle inanmaktır. Peki, bu hisse dayalı idrakın (dunihi algının) ürettiği zanlarla yaşarken Hak yolu yani Hak idrakı (Billahi manada imanı) bulmamız mümkün mü? Bu soruya normalde “tabi ki mümkün değil” dememiz beklenir. Çünkü kişi (dindar bile olsa) böyle bir algıda olduğunu ve bu algıya ait yaşantıyı yaşadığını bilmiyor veya duyduğunda okuduğunda kendisinin bu algıda olduğunu kabul etmiyor! Bu durumda yanlışı fark etmek de kabul etmek de zordur. Peki, fark etmek ve kabul etmek nasıl mümkün olacak?

Billahi idrakı (yani Hakkı) duymak, fark etmek, kabul etmek ve yaşamak ancak kişiye bu dünyada ulaşan HÜDA (hidayet yani Kur’an ve Sünnet’te açıklanan idrak) ile mümkündür. Hüda, Rabbimiz Allah’ın bir kula çok özel merhameti ve ikramıdır ki içinde yaşadığımız Ramazan ayı böyle bir hüdadır, başlı başına bir hidayettir. Ve yine bu ay vesilesiyle ilişkimizi artırdığımız, okuyup anlamaya çalıştığımız, öpüp okşayıp bağrımıza bastığımız Kur’an-ı Kerim böyle bir hüdadır; O’ndaki İhlas Suresi böyle bir hüdadır; İhlas Suresinin manasını anlatan yazılar, söyleşiler, vaazlar böyle bir hüdadır. Tam bu noktada durup düşüneceğimiz bir önemliliğin altını çizmeliyiz. Evet, bütün bunlar bir hüdadır, hidayettir ama biz bunlara dunihi algımızla (yani ben Allah’ın dışında yarattığı bir kuluyum, müstakilen varım ve muhtarım algısıyla) yaklaşırsak bu hüda çeşmelerinden su içememiş olabiliriz. Çünkü dunihi algıya ait yapının bizde oluşturduğu müstakillik hissiyle yaşayan insan kendini tereddütsüz olarak hak yolda, doğru inanışta görür dolayısıyla kendini haklı (sırat-ı müstakim üzere) zanneder. Sonuçta verdiğimiz kararlar, seçimlerimiz, tercihlerimiz, kabul ve retlerimiz, sevgi ve nefretlerimiz hep bu zanlar üzerine şekillenir. Bu zanlarla birine seviyorum ya da sevmiyorum deriz, bu zanlarla doğru kararlar aldığımızı düşünürüz, hayat ve olaylar karşısında duruşumuzu bu zanlarla belirleriz. Tabi ki en kötüsü, bu zannlarla inandığımız bir Allah’ı kabul etmemizdir. Bu neyi getirir?

Dunihi algıda olmamızdan (yani Allah’ın dışı var sanış yanılgısından) kaynaklanan müstakillik hissiyle kendimize göre bir Allah tanımı yaparız ve o tanıma göre oluşturduğumuz inanışımızı tatmin etmeye çalışırız. Dışı sınırı olan bir Allah ve dışındaki yarattıkları düşüncesi, kişinin kendisini müstakilen var ve muhtar hissetmesine ve bu hissiyle de sözde ilahlık (tanrılık) hissiyatlı bir yaşantıya sebep olur ki bu kaçınılmazdır Kişi yaşarken ki tüm tercilerinde işte bu sözde ilahı (tanrılığını) işin içinden çıkamaz! Ne kadar uğraşırsa uğraşsın bunu beceremez! Kendini Allah’ın dışı diye düşündüğü bir yerde görürken Tevhid olmaz! Bu algı varsa dine yönelmesi de dinden uzaklaşması da kişinin ilahlık hissiyatını tatmin etmeye yönelik olacaktır. Bunu kişinin bilmiyor olması, açıkça iddia etmiyor olması durumu değiştirmez! Bu durum onun Billahi imanı kabul etmedikçe kurtulamayacağı, kurtulmadığı sürece de hiçbir zaman tatmin edemeyeceği hissiyatıdır.

Dunihi algıda zanlarla yaşantı bu şekildeyken dunihi algıdan nasıl kurtulunur ve Billahi imana uygun hayat tarzı nasıl yaşanır? Bu sorumuzun cevabını Yılmaz Dündar hocamızla yaptığımız röportajdaki cevaptan alalım.

  • Tüm Kur’an’ı ve hadisleri incelediğimizde görürüz ki Efendimiz (sav) bu kurtuluşun yollarını ve yaşantısını bize en ince detaylarına kadar öğretmiştir. Nedir bu? O bir cümleyle şöyle tarif edilir: İlahlık hissiyatından temizlenmek üzere bir hayat tarzı! İlahlık hissiyatından temizlenmeyi hedefleyen bir hayat tarzı oluşturmak! Çünkü kesinlikle şöyledir ki: “Dunihi algı”, “müstakilen varım ve muhtarım iddiası” ve bu iddianın oluşturduğu “ilahlık hissiyatı” ile kişi istediği kadar ilmihali sıkı takip etsin, bunlar varsa cennete girmek mümkün olmaz. Cennete girmenin tek bir şartı vardır; ilahlık hissiyatından temizlenmek, ona uygun hayat tarzı yaşıyor olmak! Tek cümleyle söyleyecek olursak kurtuluşun şartı budur: İlahlık hissiyatından temizlenmek! Bu yüzden cennetin şartı “La ilahe illallah”tır! Bu kurtuluş ve bu temizlenme için nasıl bir hayat lazım? İlahlık hissiyatından temizlenmenin tek şartı, billahi iman ve ona uygun hayat tarzıdır. Dolayısıyla, eğer biz “Billahi manada imana uygun hayat tarzı, ilahlık hissiyatından temizlenmektir, ilahlık hissiyatından kurtulmayı gaye edinmiş yaşantıdır” dersek hepsini kapsar. Kesinlikle diyebiliriz ki insanlar ilahlık hissiyatından temizlenmeden cennete giremezler, sadık da olamazlar. Yani bir Halifetullah vasıflı insanda ilahlık hissiyatı varsa o kul sadık olamaz. Yani düşünün, hem kişide kendisinde ilahlık hissiyatı olacak hem de bu kişi “İlahun Vahid” olan Allah’a inanıyor olacak, mümkün değil bu kişi sadık olamaz.

 

  • Allah’a sadık olabilmek için yani Allah’ın “sadıklar” dediği sınıfa girebilmek için kişinin ilahlık hissiyatıyla Allah’a şirk koşmuyor olması lazım, bu hissiyattan temizlenmiş olması lazım. Lütfen çok, çok önemseyiniz ki, “ilahlık hissiyatı” Halifetullah vasıflı insanın birincil (asıl, gerçek) şirkidir. Diğer “şirk” denilen şeyler ikincil şirklerdir, bu şirkin ürettiği şirklerdir. İnsan o ikincil şirklerden kurtulmakla şirkten kurtuldum zannedebilir. Fakat bilelim ki bu asıl şirk dururken ikincil şirklerden kurtulma çalışmaları tamamen boş uğraştır. Şirkten kurtulmanın tek yolu “ilahlık hissiyatından” kurtulmaktır. Bunu yapabilmesi için kişinin Hak ve Batıl arasında öyle bir tercih yapması gerekir ki, bu tercihin şartı var. Rabbimiz o şartı emir buyurarak Halifetullah vasıflı insana ikram etmiştir. Şöyle ki; Halifetullah vasıflı insan bu tercihi yerine getirirken (Hak ile Batıl arasında tercih yaparken) Allah o kulunu özgür bırakmıştır. Çünkü kişi zorlanarak sadık olamaz. Sadıklığını ortaya koyabilmesi için kulun Billahi manada özgür olması gerekir. İşte kula verilen o özgürlüğün, o özgürlük yetkisinin ismi “Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisi”dir. Allah insana böyle bir yetki vermiştir. Bu yetki yalnızca Hak ile Batıl arasında tercih hususunda kullanılır. Bu tercihi yapan kişi yaptığı bu tercihten sorumludur. İşte kişi sorumlu olduğu bu tercihine ve tercihin getirdiği fiillere (hayat tarzına) şahit olduğu bir hayat yaşar. Yani üçü birden çalışır: Tercih yapmak, sorumlu olmak, şahit olmak! Bu yüzden İslam şahadetle başlar. Dinimizde şahitlik (şahadet) çok önemli bir mekanizmadır. Allah’ın adaletinin bir gereği olarak şahitlik, dünya imtihanı içerisinde çok önemli bir mekanizma olarak vardır (Yılmaz Dündar’la Röportaj’dan).

Kişi hayatı boyunca karşısına çıkan olaylarda daima bir karar vermektedir, vermemiz gereken karar budur: Ben Allah’ın kendi muhtariyetinden, kendi hürriyetinden bana kulu olarak Biiznillah verdiği Hakk veya Batıl olanı tercih yetkisini kullanarak o yaşadığımız olayı değerlendirmek, kanaat oluşturmak, yorum yapmak, çözüm önerileri üretmek. Ancak bütün bunları yaparken bu yetkiyi Hakk yolda, Hakk idrakla kullanmak, yani süreçteki kararlarımızı Hakk olarak oluşturmak, bu idrakla karar vermek. İşte kul olarak yalnızca bu noktada (karar, tercih noktasında) özgürüz! Kul tercihini yapıp kararını verdikten sonra ne yapacağı, nasıl yaşayacağı konusunda özgür değildir. Eğer kulun tercihi Hak’tan yana ise, Allah indinde makbul olandan yana ise, yani Allah’ın “ben bundan razıyım” dediği hali tercih etmişsek zaten hemen araştırmaya başlarız: Bu konuda ayetlerimiz bana ne diyor? Rasulullah (sav) bana ne demiş? O’na sımsıkı sarılan inananlar karşılaştıkları bu gibi durumlarda nasıl davranmış? Bütün bunları araştırır, öğreniriz yani işitiriz. Sonra da ayetler gereği “işittik ve itaat ettik” diyerek ayet ve hadislerdeki önerilere uymamız, o önerilerden razı olmamız, o önerileri sevip onları sahiplenmemiz gerekir. Çünkü Rabbimiz razı olduğu kulluk haline sarılanları, hayat tarzını yaşayanların ne dediklerini (aslında ne yaptıklarını) bize Bakara 285’te şöyle öğretiyor:

“Onlar ‘İşittik ve itaat ettik, Ğufran’sın Rabbimiz, dönüşümüz sanadır’ dediler.”

Allahım, biz de “Semi’na ve ata’na ğufraneke Rabbena ve ileykel masıyr” diyoruz, lütfen kabul buyur ve merhamet ediver de bizi göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa nefsimizin şerrine bırakma ki Batıl tercihler yapmayalım. Bizi daim Hakk tercihte bulundurduğun kullarından eyleyiver; Hakk’ı fark ettirip sevdirdiğin, Hakk’a tabi kıldığın ve tercihlerini Hakk olarak yapabilmeyi kendilerine ikram ettiğin kullarından eyle (âmin).

YAZARLAR

TÜMÜ

SON HABERLER