Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Elif Çaylıoğlu
e-posta: YAZARIN TÜM YAZILARI

Nefs Terbiyesi 10

Artık şu bizim aklımızdan hiç çıkmamalı: “Nefs terbiyesi nedir, nasıl yapılır, nefs terbiyesine nereden başlanır?” gibi soruları kendi kendimize düşündüğümüzde de bir başkası sorduğunda da Biiznillah en etkili, en kısa tanım, yol ve yöntemi şöyle sıralayabiliriz:
1) Nefs terbiyesi, nefsin şerrinden geri dönüşsüz olarak kurtulma sürecidir. Bu sürecin doğru başlayıp Biiznillah başarıyla sonuçlanabilmesi için ilk şart ise Billahi manada imanı deklare etmek ve bu imana uygun hayat tarzı oluşturma gayretiyle duniHi algıyı reddetmek, bu algıya ait duygu, düşünce, hal, hareket ve davranışlara yol açan dosyalarımızı tek tek terk etme gayretine girmek.
2) Nefs terbiyesi yolculuğundaki yöntemler nefslerin hatta nefeslerin sayı kadar olsa da nefsin şerrinin nefesini kesecek, onu etkisiz hale getirecek biricik yöntem önce konuşmamızdır, dilimizi kullanırken ki kastımızdır. Bunun için nefsin şerrinin konuşma tarzını ve nefsin hakikatine uygun konuşma tarzını bilmemiz ve konuşurken, cümle kurarken, kelime seçerken tercihimizi Hak kelime ve cümlelerden yana yapmamız gerekiyor (hem de 7/24).
3) Billahi imanla, Billahi manadaki idrakla yapılacak bu dil hijyeni çalışmaları (yani dilimizi tevhide ait saflığa alıştırma gayretleri, şirkle kontamine olmuş konuşma dilini terk faaliyetleri) nefs terbiyesi yolunda talibi Biiznillah çok hızlı ilerletecek tek yöntemdir; ayetlerimizden ve hadislerimizden böyle anlıyoruz. Bu yöntemin, hakiki bir mürşidin dizinin dibinde kırk yıl boyunca sadık olarak, azimle ve tam bir teslimiyetle bulunmak gibi tesirli olduğu bildirilmektedir (Yılmaz Dündar, Nefs Terbiyesi).
4) Hal böyle olunca, lütfen hepimiz (elbette ben de) dil, konuşma, söz söyleme ile ilgili ayetleri ve hadisleri bu gözle bir daha tefekkür edelim ve her anımızı, her bir kelime ve cümlemizi hangi kasıtla (dunihi algı ile mi, Billahi idrak ile mi?) oluşturduğumuzu test edelim. Konu önemli değil, çok, çok önemli! Ve her önemli şey çok ciddi mücadele, çok yüksek gayret, daimi sebat ve her koşulda sürdürülebilirlik ister.
İster kendi kendimizle ister karşımızdaki bir başka kulla iletişim kurmada yaygın olarak kullanılan konuşma dili, farkında olsak d olmasak da bizim imana ait kimliğimizi ortaya çıkarır: Dunihi veya Billahi kul kimliği. Bu kimlik bizlerin Billahi idrakte ya da dunihi algıda yaşıyor oluşumuzun göstergesidir de. Konuşma dilimiz, cümlelerimiz dunihi algı kaynaklı kıyas, şikâyet, itiraz, suçlama, nefret, kendini veya menfaatin olan kişileri övme, bir olayda kendini haklı çıkarıp muhatabını haklama, mağdur görünme, zanlara bağlı yorum gibi zulmani kasıtlar içeriyorsa, bu bir kimliktir ve bu kimliğin yaşantısı ahirette cehennemdir.
Esfele safiliyn yapının çok önemli bir göstergesi olan bu konuşma dili eğer birinde varsa, o kişi bilelim ki öncelikle kendisiyle kavgalıdır, dolayısıyla Rabbi Allah ile kavgalıdır. Bu kişi dindar bile olsa (eğer bu halden kurtulma mücadelesine, nefs terbiyesine girmemişse) nefs-i emarededir. Nefs-i emare, doymayan, tatmin olmayan nefs hali (nefsin şerri hali) olduğundan hayattan zevk alamaz, kendinin yeterince takdir edilmediğini düşünür ve sürekli etrafıyla tartışır. Çünkü hiç kıymeti bilinmemiştir, hep hakkı yenmiştir; bu sebeple mağduriyet hissiyatıyla yaşar. Bu hissiyat kendiliğinden çevresindekileri suçlamayı getirir, onlardan şikâyeti getirir, onlardan nefreti ve bu nefretle de kıyas yapmayı getirir. Kendimiz hastalandığımızda veya bir yakınımız hastalandığında genellik birisini veya bir şeyi (bir mikrobu, bir virüsü, içtiğimiz suyu, yediğimiz yemeği, oturduğumuz mekânı, ülkemizi ve yöneticilerimizi veya zamanı) suçlayan bir kimlik dikkatimizi çekecektir. Kişi der ki “kocamın/karımın şu tavrı, oğlumun/kızımın yapıp ettikleri, komşumun agresif halleri vesaire gibi şeyler beni hasta etti” veya “onların yanlışlarından dolayı kızgınım, beni anlamadığı için böyle davranıyorum, o bana bu şekilde davranmasaydı ben de bunu yapmazdım” cümleleri hepimize tanıdık geliyor değil mi?
Kişi eğer talip değil de hayatı böyle birisini suçlayarak yaşamayı tercih etmişse böyle bir kişiye bu dilin yanlışlığını anlatabilmek kolay olmaz, belki de mümkün olmaz. Dunihi algıyla suçlama ve şikâyet cümlesi kurmakla kişi aslında Allah’tan, Allah’ın yaratışından, Allah’ın emrinden, Allah’ın düzeninden şikayetçi olduğunu fark etmiyor, söyleseniz de reddediyor.
Bu gibi kişilerle karşılaştığımızda (bu kendimiz de olabilir), Billahi manada idrakten hızla uzaklaşırız, bunun sonucu olarak Hay olan Allah’ın lütfu olan hayat enerjimiz düşer. Bu durumda eğer aklımız varsa bir an önce o kişinin yanından (veya kendimizin o halinden) ayrılmak isteriz. Çünkü o anlar, her bir zerresiyle Allah’ta Allah ile olan bu hayata olumsuz bakış anlarıdır. Daha net söyleyecek olursak, Allah ile, kaderi ile, emri ile didişme anlarıdır. Bu hal hem bizim hem de karşımızdaki muhatabın hissiyatına yansır, çünkü o anda o ortamda Billahi idrak yok. Billahi idrak yoksa şeytan (yani dunihi algı) var demektir. Bu durumdaki bir kişi hava yağmurlu olur onu suçlar, güneşli ve sıcak olur “güneş ve sıcağı yüzünden böyleyim” der, güneşli havayı suçlar, kaldırımı beğenmez belediyeyi suçlar, trafikte tüm diğer sürücü ve yayaları suçlar. İşte böyle bir kişiyle (bu kişi kendimiz de olsa) yaşamak ne kadar zordur. Zorun cehennem olduğunu yani cehennemin “zor” olduğunu, cennetin adının kolay, cehennemin vasfının zor olduğunu ayetlerimizden öğreniyoruz (Leyl Suresi 7-10).
Her zaman her olayda bir suçlu bularak kendini temize çıkarma ustası olanlar hayatı kolaylaştıramazlar. Bu yüzden Hazreti Yunus Emre der ki “Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım.” Yani gelin hem Allah’ı hem de Hak olarak yarattığını tanıyalım da dünyada da ahirette de işimiz kolay (cennet) olsun.
İlahlık hissiyatının tatmin edilmesinden başka düşünceleri olmayanlar, kendilerindeki ilahlığı tatmin etmeyen kulların yaşantılarına tahammül edemezler. İlahlıklarını okşayanlara da tahammül edemezler ama “mış” gibi yaparlar; ne yaparsın geçim dünyası işte, işin ucunda süfli menfaatler var… Herkesle ve yaratılan her şeyle kavgalı olan bu kişilerin asıl kavgalı oldukları makam Allah’ın Makamıdır.
Nefs terbiyesi sürecinde fark etmeliyiz ki, hayattan verdiğimiz veya izlediğimiz örnekler farklı olsa da konu aslında tektir: İlahlık hissiyatı! Yaptıklarımızı (kendimizi içinde bulduğumuz) ilahlık hissiyatıyla mı yapıyor, yaşıyoruz; yoksa ilahlık hissiyatını fark edip, reddedip, terk ederek mi yaşıyoruz?
İlahlık hissiyatını doğuran şey “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasıdır. Bu iddia ile ilahlık hissiyatı sergileyen bir duniHi ilah yaşantısında iki tip insandan nefret eder. Birincisi, diğer ilahlık hissiyatı sergileyen insanlar. Kendisi de ilahlık hissiyatı sergiliyor ama diğer ilahlık hissiyatı sergileyen insanlardan nefret ediyor, onların ilahlık hissiyatı sergileyen davranışları onu çıldırtır. Bir mümin olarak biz bu halin kaynağını elbette biliyoruz… Enbiya-22, İsra-42, Müminun-91. ayetlerde Allah biz Billahi imanlı kullarına öğretiyor ki; eğer fazla ilah olsaydı onlar kavga ederdi (birden fazla ilahın belirtisidir ki onlar kavga ederler). Fazla ilahın ortaya koyacağı en önemli şey bu: Kavga! Birbirlerine üstün gelmeye çalışırlar… Buyuruyor: Görüyorsunuz ki Allah’tan başka ilah yok, işte o yüzden de kavga yok! Dünya yaşantısında bir ters yönlenme var; insanlar ilah hissiyatlı oldukları için dunihi algılarıyla mutlaka kavga edecekler. İşte bu yüzden bir duniHi ilah, ilahlık hissiyatı taşıyan diğer insanlardan hoşlanmaz, onların halleri onu çıldırtır. Eğer bir kişi “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasına sırtını dönüp de hanif olmuşsa bir duniHi ilahı bu insan da çıldırtır. İki tip insan: İlahlık hissiyatı sergileyenler ve bir de ilahlık hissiyatına sırtını dönüp Rabbi Allah’ı seçenler.
Rasulullah (SAV) Efendimiz bir gün devesinin terkisinde birlikte seyahat ettiği kimseye öğüt veriyordu, şöyle buyurdu: “Sen üzerindeyken bineğin olan hayvan tökezleyecek olursa sakın ‘kahrolası şeytan, sen yaptın’ deme.” Dikkatinizi çekmiştir ki hadisteki kişi inanan olduğu için kimseyi suçlamıyor, hayvanın tökezlemesi ve yoldaki aksilikten dolayı şeytanı suçluyor, “Bu aksiliği başıma sen çıkardın şeytan senin oyunun” diyor. Oysa Efendimiz (SAV) bize bakın neyi öğretiyor: “Kahrolası şeytan sen yaptın deme. Çünkü böyle söylersen o şeytan bir ev oluncaya kadar büyür ve kendi kuvvetiyle yaptığını söyler. Ancak sen şöyle söyle: Bismillahir Rahmanir Rahiym. İşte şimdi o şeytan muhakkak ki bir sinek oluncaya kadar küçülür.” Efendimiz (sav)’in verdiği bu misalden de anlıyoruz ki şeytanın bir ev büyüklüğüne gelmesine sebep, kişinin dunihi algıyla olması, bu algısıyla da suçlama yapmasıdır. Bu tarz konuşma şeytanın (şeytaniyetin) işini kolaylaştırır. Bu tarz konuşma, şeytaniyetin işini kolaylaştırıyor. Peki, şeytanı sıkıntıya düşüren bir tarz var mı? Elbette var; kişinin Billahi idrakiyle Allah’a sığınması! Bunu yapmak şeytaniyeti kahreder. Bu sebeple hadisimizde “sen euzü besmele ile Allah’a sığınırsan o şeytan küçülür, küçülür, bir sinek gibi olur” buyrulmuştur.
“Rabbi eûzu bike min hemezâtiş şeyâtîni ve eûzu bike rabbi en yahdurûn.”
“Rabbim, Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım. Ve onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım Rabbim (amin).”

YAZARLAR

TÜMÜ

SON HABERLER