DOLAR 18,6452 0.01%
EURO 19,6449 0.07%
ALTIN 1.076,83-0,31
BITCOIN 3166510,06%
Afyonkarahisar

KAPALI

06:31

İMSAK'A KALAN SÜRE

Ramazan Balkan

Ramazan Balkan

01 Şubat 2016 Pazartesi

TÜRKİYE BÖLÜNECEK Mİ?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

II.Türkiye’nin Gücü Nedir?
Sınırlarımızda yaşanan dış gelişmeler ve takip ettiğimiz dış politikaların etkisiyle bölücü kalkışma kırsaldan şehirlere kaydı. Üç bölümdür devam ettiğim yazıma; gelinen bu son noktada avantajlarımız veya dezavantajlarımız nelerdir? Bunları değerlendirmek istiyorum. Bazılarının reklam arası diyerek küçümsemeye çalıştığı doksan yıllık Cumhuriyet politikaları sayesinde Türkiye’nin itibariyle avantajları şunlardır;
-Ülkemizde dil birliği sağlanmıştır. Ülkemizin en doğusundan en batısına hâkim anlaşma lisanı Türkçe’dir. BDP genel başkanı bile bölgedeki mitinglerinde Türkçe konuşuyor.
-Türkiye’de ekonomik bütünleşme sağlanmıştır. İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Antep, Samsun, Diyarbakır ekonomik merkezler olmuştur. Dolayısıyla güneydoğu ekonomisi Türkiye’yle bütünleşmiş o kadar uğraşılmasına rağmen Erbil’e değil İstanbul’a, İzmir’e veya Adana’ya bağlılığını sürdürmektedir.
-Türkiye’de para birliği sağlanmıştır. Türk parası ekonomiye hâkim olmuş Türk bayrağını indiren veya Atatürk heykelini yakmaya çalışanlar üzerinde Türk bayrağı ve Atatürk fotoğrafı bulunan paramızı kullanmaktadır.
-Türkiye coğrafyası bugün fiziki anlamda bütünleşmiştir. Ülkemizin dört bir yanına ulaşan kara ve demiryolu ağlarıyla Türkiye fiziki anlamda birleşmiştir. Bu birleşme ekonomik, sosyal ve kültürel birleşmeyi güçlendirmektedir.
-Halkımız arasında tarih birliği, duygu birliği ve ortak yaşama arzusu halen mevcuttur. PKK o kadar uğraşmasına rağmen Türk-Kürt kavgası veya bölgede geniş çaplı ayaklanma yaratamamıştır.
-En önemlisi TSK gücünü ve emir-komuta zincirini korumaktadır. Bir iç ayaklanmayı veya bu ayaklanmayla bütünleşecek dış saldırıyı önleyecek güçtedir.
Yazıma M. Kemal’in saltanatın kaldırılması sırasında sarf ettiği; “Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır” cümleleriyle son vermek istiyorum. Üç bölümdür yazılarımda izah etmeye çalıştığım; avantajlarımız ve dezavantajlarımız ortada. PKK silahlı güce ve bu gücün kazanımlarıyla masaya oturup güneydoğudaki hâkimiyetimize son vermeye çalışmaktadır. Şimdi kendimize sormamız gereken soru şu; hâkimiyetimizi kuvvet ve kudretle korumaya mı çalışacağız veya masaya oturarak müzakereyle münakaşayla karşı tarafa mı vereceğiz.
Unutmayalım; tarih tekerrürdür, masaya oturduğumuzda çoğu zaman o masadan kaybeden taraf olarak kalktık. Bu köşemizi takip edenlere de Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecini inceleyen Tanju AKAT’ın “Osmanlı Devleti’nin Stratejik Sorunları” kitabını tavsiye ediyorum.

Devamını Oku

TÜRKİYE BÖLÜNECEK Mİ? – Kocatepe Gazetesi

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Ramazan Balkan 25 Ocak 2016 Pazartesi 13:47:03
 

II.Bölücülerin Aldıkları Mesafe.
Geçen hafta “Türkiye Bölünecek mi?” başlığıyla okuyucularımızın dikkatine sunduğumuz yazımızda önce durum tespiti yapmak amacıyla geçmişe bakmıştık. Osmanlı Devleti’nin bütünlüğüne yönelen bütün ayrılıkçı hareketlerin “DIŞ DESTEK” sağlayarak başarılı olduklarını, bu son olaylarda da tarihin tekerrürü gibi PKK’nın siyasal kanadı olan partinin ilk defa büyük bir devlet olan Rusya nezdinde açık “DIŞ DESTEK” sağladığını belirtmiştik. Yine buna ABD ve diğer batılı devletlerin katılmasının Türkiye’nin bölünme sürecini hızlandıracağı öngörüsünde bulunmuştuk.
Nitekim bu öngörümüzü doğrulayacak şekilde hafta sonu ülkemize gelen ABD’nin ikinci adamı Joe Biden, açılım sürecini devam ettirin derken PKK’nın Suriye’deki kolu PYD’ye açık destek sundu. Biz ne kadar PKK ve PYD aynı desek de adamın umurunda değil. Kısa bir akıl oyunu yapmak gerekirse; biz Türkler tarihte birçok zaferler kazanmış bir milletizdir. Bu zaferler sadece bizim kahramanlığımızın neticesi değildir. Karşı taraf yani düşmanlarımız bir hata yapmıştır biz de bu hatayı değerlendirerek neticeye ulaşmışızdır. Eğer bugün PKK büyük devletlerin desteğini sağlayacak konuma geldiyse burada kendimize sormamız lazımdır; biz nerede hata yaptık?
Bu sorunun cevabını bir sonraki yazımızda cevap bulmaya çalışalım. Bu yazımızda Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı PKK’nın 30 yıldır sürdürdüğü kirli savaşta hangi aşamaya ulaştı, bunu tespit etmeye çalışalım. Önce hasmı tanımak gerekir.
-PKK, 1984 yılında başlattığı köy baskınlarıyla kırsalda hâkimiyet sağlamıştır. Bölgede kendine destek vermeyen kırsal nüfusu tasfiye etmiş, göçe zorlamış direnenleri kanlı şekilde infaz etmiştir. İkinci aşama olarak şehirlere inmiş ve bugün yaşadığımız şehirlere hâkim olma savaşıdır.
Bu olayın benzeri 1900 başlarında Balkanlar’da yaşanmıştır. Osmanlı Devleti’ne isyan eden Sırp, Bulgar ve Rum çeteler önce Osmanlı Devleti’nden ayrılmak istemeyen Sırpları, Bulgarları ve Rumları yok etmiş sonra Türklere yönelmiştir. Bu konularda Ş. Süreyya Aydemir’in “Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa” veya Necati Cumalı’nın “Makedonya 1900” ile “Ah Makedonya” isimli kitapları okunmalıdır.
-PKK, kurulduğu yıldan itibaren Rızgari, Komkar, Kawa, Tekoşin gibi diğer Kürtçü örgütleri imha etmiş böylece Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi tek elden yürütmeyi başarmıştır. Bunun yanında bölgede Türk solunun gelişmesine fırsat tanımamış örneğin bugün Doğu Perinçek grubu olarak bildiğimiz ve o tarihlerde bölgede güçlü tabanı olan Aydınlıkçılar yok edilmiştir.
-PKK’nın diğer bir hedefi bölgedeki MHP örgütlerini imha etmek olmuştur. Şehmuz Diken’in “Sürgün Amidalılar (Sürgün Diyarbakırlılar)” kitabında, Kürt hareketinin en büyük başarısının bölgede MHP’nin örgütlenmesine fırsat verilmemesi olarak gösterilir. Bu kitapta; 1976’da Türkeş’in Diyarbakır’a sokulmadığı, ardından bölgede MHP örgütlerinde görev alanların infaz edildiği, böylece Türkiye siyaseti ile bütünleşecek bir yapının oluşmasına fırsat verilmediği anlatılır.
-PKK, Türkiye’ye karşı yürüttüğü savaşta “Dış Destek” sağlamıştır. Rusya’nın açık desteği ortaya çıkmıştır ve bugün itibariyle ne yazık ki stratejik müttefikimiz ABD açık destek sunmaya başlamıştır. Bu tehlikeli başlangıcın ilk adımlarıdır.
-PKK’nın göçlerle yurt dışında güçlü bir diasporası oluşmuş, bu diasporanın desteğiyle Türkiye’ye karşı yürüttüğü savaşı AB, BM, Avrupa, Amerika, Rusya gibi değişik coğrafyalara ve kurumlara kaydırmıştır.
-PKK otuz yıllık bir mücadele döneminde ordulaşmasını tamamlamış, gerilla savaşını geliştirmiş, sosyal tabanını oluşturmuş ve savaşmasını öğrenmiştir. Bu tespitimle ilgili okuyucularıma “Şemdin Sakıktan Mektuplar” isimli kitabı önerebilirim.
Şemdin Sakık anılarında 1992’de yapılan kongrede; Erzurum, Kars gibi bölgelerde eylem yapılmamasını, buralarda çok militan kaybettikleri, teklifinde bulunduğunu anlatır. Bu teklife Öcalan’ın sinirlenerek; benim amacım oralarda savaş kazanmak değil her Kürt evine ölü bir Kürt göndermek, böylece savaşı tabana yayacağım, tespitinde bulunduğunu anlatır. Şemdin Sakık zaman içinde Öcalan’ın haklı çıktığını, ilk yıllarda cenazelerine sahip çıkmayan ailelerin sonraki yıllarda bu cenazelerini kitlesel gösterilerle defnettiğini aktarmaktadır. Kısacası PKK Türkiye ile savaşta kendi sosyal tabanını yaratmıştır.
-PKK, Türkiye’nin zayıf noktalarını iyi tespit etmiştir. 30 yıllık süreçte aynı çizgide silahlı mücadelesini yürütürken Türkiye birçok defa politikalarını değiştirmiş her defasında da örgütün gerisinde kalmıştır.
-Her savaş; kendi tarihini, kahramanlarını ve kahramanlıklarını yaratır. PKK’da bu ölçekte kendi tabanı açısından bir direniş tarihi yaratmıştır. Bu mücadeleyi bir kahramanlık ve kendini milleti adına feda etme duygusuna dönüştürmüştür. Yoksa kim bombayı beline bağlayıp kalabalıkların içinde patlatır. Veya öleceğini bile bile dağa çıkar.
Bir sonraki yazımızda bölücü hareketin aldığı bu mesafe karşısında Türkiye’nin gücü nedir, onları aktaralım.

Devamını Oku

TÜRKİYE BÖLÜNECEK Mİ? – Kocatepe Gazetesi

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Ramazan Balkan 18 Ocak 2016 Pazartesi 13:50:20
 

I.Önce Durum Tespiti.
Bir süredir ara verdiğim yazılarıma başlarken can alıcı bu soruya kendi çapımda cevap bulmak istiyorum. Geçen hazirandan bu yana yaşadığımız olaylar ister istemez Türkiye bölünür mü? veya Türkiye bölünecek mi? gibi soruları aklımıza getiriyor. Bu sorulara cevap bulmak maksadıyla tarih aynasına bakmak durumundayız.
Tarih aynasında kısa bir gezinti yapmak gerekirse; biz Türkler Anadolu’nun yerli halkı değiliz. 10. yüzyılda Selçuklular devrinde Anadolu’ya doğru aktık. Bu akışı kolaylaştıran etken ise Anadolu’nun uzun süren Bizans-Sasani, Bizans-Arap savaşlarıyla harap olmasıydı. Sasani, Emevi ve Abbasi orduları İstanbul önlerine gelirken Anadolu’yu baştanbaşa geçtiler. Bu savaşlarda Anadolu harap olurken aynı zamanda nüfus kaybetti. Kırsal alanlar boşalırken halk güçlü surlarla, kalelerle savunulan şehirlere çekildi.
Bizans’ın direnişini 1071’de kıran Türkler Anadolu’ya akarken bu boş alanları kendi nüfus üstünlükleriyle; Urfalı Mateos adlı Ermeni tarihçinin dediği gibi “Çekirge Sürüsü” gibi doldurdular. Arkasından Türk ilerlemesi Osmanlılar döneminde Balkanlara sıçradı ve Viyana önlerine kadar yayıldık. 1683’ten sonra “bu şen gidişin yaslı dönüşü” başladı. M. Kemal’in Sakarya savaşları sırasında TBMM’de söylediği gibi Osmanlılar hiç geri dönme ihtimallerini düşünmeden ve dolayısıyla tedbir almadan hep ileri gittiklerinden; “Biz evlatlarına içinde düşmanlar bulunan vatan toprakları bıraktılar.”
Bu vatan içinde önce Sırp sonra Yunan, Bulgar, Arap ve Arnavut isyanlarıyla karşılaştık. Osmanlı Devleti bu isyanlarla baş edebilirdi. Lakin bu isyancı topluluklar Rusya, İngiltere, Fransa gibi zamanın büyük devletlerinden “DIŞ DESTEK” sağladılar. Bu “Dış Destek” gücünü kaldıraç gibi kullanarak Osmanlı Devleti’ni mağlup ettiler.
1804’de başlayan Sırp isyanı Osmanlı kuvvetlerince bastırıldı ama Rus Çarlığı’nın müdahalesiyle Sırbistan önce özerklik sonra bağımsızlık kazandı. Ardından 1821’de başlayan Yunan isyanı bastırıldı. Bu defa Rus Çarlığı, İngiltere ve Fransa isyana müdahil oldu; Navarin’de Osmanlı donanması yakıldı, Rus orduları Edirne’ye kadar ilerledi neticede Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımak durumunda kaldık. 1876’daki Bulgar isyanı da böyle gelişti. Osmanlılar isyanı önlediler ama İngiltere’nin desteğini sağlayan Rus Çarlığı isyana müdahil oldu. 1877-78 savaşlarında Osmanlıları mağlup edip Yeşilköy’e kadar ilerlediler ve Bulgaristan ortaya çıktı. Keza 1916’da başlayan Arap isyanı da hepimizin bildiği gibi İngiltere’nin desteğini sağlamıştı.
Tarih aynasına bu kısa bakışımızda görülecektir ki; Osmanlılar aslında Sırp, Yunan, Bulgar ve Araplara yenilmemiştir. Bu toplulukların sağladıkları “DIŞ DESTEK” Osmanlı Devleti’ni mağlup etmiştir. Tarihin tekerrürü gibi bu son olaylarda da PKK’nın siyasal uzantısı olan parti ilk defa büyük bir batılı devlet olarak Rusya nezdinde “DIŞ DESTEK” sağlamıştır. Buna ABD ve diğer batılı devletler dâhil olursa bölündüğümüz gündür. Yine eğer o en başta sorduğumuz kötü soru gerçekleşir ve yıllar sonra Rus arşivleri açıldığında Rusya ile hangi pazarlıkların yapıldığını da öğrenmiş oluruz.

Devamını Oku

DEĞİŞEN EKONOMİK KOŞULLAR ve OSMANLI DEVLETİ-II

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Ramazan Balkan 12 Ekim 2015 Pazartesi 03:00:00
  Bu köşemizde geçen hafta yayınlanan yazımızda coğrafi keşifler çağına kadar tüm dünyada temel zenginlik kaynağının “Toprak” olduğu, coğrafi keşiflerle birlikte özellikle açık denizlere yayılan “Ticaret” olgusunun zenginlik getirdiğini ve Osmanlı Devleti’nin bu değişime ayak uyduramadığını aktarmıştık. Osmanlı Devleti’nin batıda yaşanan bu değişimle birlikte ortaya çıkan Merkantilist ekonominin tam tersi uygulamalarla ticaret devrimini kaçırdığını anlatmıştık. Bu konularda A. Mesut Küçükkalay’ın “Coğrafi Keşifler ve Ekonomiler (Avrupa ve Osmanlı Devleti)” isimli çalışmasında kapsamlı bilgiler vardır.
Peki, Osmanlı Devleti’nin klasik döneminde takip ettiği ekonomik anlayışın temelleri nelerdir? Bunu izah etmekte fayda vardır. Öncelikle belirtelim ki, klasik Osmanlı ekonomisi arz yönlü ekonomi olup ekonominin temeli piyasada bol ve ucuz mal sağlayarak vatandaşın mutluluğunu sağlamak esastır. İthalat serbesttir ancak gıda maddeleri, sanayi hammaddeleri, savunma araçları vb ihracı yasaktır.
Bu anlamda Osmanlı ekonomisinin üç temel ilkesi vardır. Bunlar ilkeler tarihçiler tarafından Fiskalizm (Vergicilik), Tradisiyonalizm (Gelenekçilik) ve Provizyonizm (İaşecilik) olarak isimlendirilmiştir.
Fiskalizm (Vergicilik);
Fiskalist anlayışta temel ilke; “Vatandaşın Zenginleşmesi” ile devletin zenginleşmesi değil “Devletin Zenginleşmesi” ile vatandaşın refahının artmasıdır. Bu sebeple devletin kasasını mümkün olan en yüksek düzeyde doldurmak için kapsamlı bir vergilendirme yapılır. Bugün Osmanlı arşivlerinde hayranlık uyandıran derecede titizlikle yapılmış tahrirlerin bulunmasının sebebi de bu anlayıştır. Fethedilen bölgelerdeki gayr-i müslim ahali, göçe veya din değiştirmeye zorlanmaz, çünkü boş arazi vergi kaynağı değildir, Müslümanlaşan gayr-i müslimler daha az vergi demektir. Hatta İspanya’dan göçe zorlanan Yahudiler Osmanlı topraklarına davet edilip Selanik ve İzmir’e yerleştirilir, böylece nüfus artırılarak vergi kaynakları da artırılmış olur. Bugün bize ilginç gelen ithalatın teşvik edilmesinde de fiskalist anlayış yatar. Sebebi de ithalat arttıkça gümrük vergisi de artacak ve devletin kasasına giren kaynak yükselmiş olacaktır.
Tradisiyonalizm (Gelenekçilik);
Tradisiyanilst anlayışta temel ilke; mevcut durumu muhafaza etmek, değişme halinde yeni dengeler aramak yerine eski durumu korumaya çalışma veya eski duruma geri dönmektir. Nitekim Osmanlı kanunlarında bulunan; “kadimden olagelene aykırı iş yapılmaması” formülü tradisiyonalizmi açıklayan veciz ifade olup sosyal ve ekonomik hayata hâkim olmuştur.
Bunu örneklendirmek gerekirse; Jean Gimpel “Ortaçağda Endüstri Devrimi” isimli kitabında ortaçağ boyunca Avrupa’da su gücü veya rüzgâr gücünden faydalanarak ip eğirme ve dokuma makinaları üzerine yüzlerce çalışma yapıldığını anlatır. Ardından buhar gücünün bulunmasıyla Avrupa’da sanayi devrimi sürecinin başladığını yazar.
Hâlbuki Osmanlı toplumunda, sanayi devriminin temelini oluşturan dokuma örneğinde verdiğimiz gibi böyle bir arayış olmamıştır. Topluma hâkim olan gelenekçi anlayışla ip eğirmek için “Çıkrık” dokuma yapmak için “Tezgâh” geliştirilmeye çalışılmamıştır. Buna mukabil bir yenilik yapılmak istendiğinde günümüzde de kullandığımız; icat çıkarma, eski köye yeni adet getirme, biz babamızdan böyle gördük gibi yaklaşımlarla yenileşmenin önünü kapanmıştır. Yine çok üretmek ve çok kazanmak açgözlülük gibi değerlendirilmiş; kefenin cebi yok, bu dünyaya kazık mı çakacaksın, öbür tarafa ne götüreceksin, gibi ifadelerle toplum meskenete sürüklemiştir.
Bugün iktisadın baş ucu kitabı kabul edilen ve 1776’da yayınlanan “Milletlerin Zenginliği” kitabında Adam Smith; bol üretmek, çok kazanmak, üretimde işbölümü, rant, tekel, arz-talep, ithalat-ihracat dengesini açıklarken “bir toplumda herkes zenginleşmeye çalışırsa tüm toplum zenginleşir” tespitinde bulunur. Ne gariptir ki Osmanlı toplumu gelenekçi anlayışla zenginleşmeyi ayıp addetmiştir.
Provizyonizm (İaşecilik);
Provizyonist anlayışta temel ilke; ülke içinde mal ve hizmet arzını mümkün olduğu kadar bol ve ucuz sağlayarak halkın refahını sağlamaktır. Bu anlayışta mal ve hizmeti ülke içinde ucuza sağlamak için ithalat teşvik edilir, ihracata kısıtlamalar getirilir. Vatandaşın ucuz mala ulaşması için fiyatlara devlet müdahalesi yapılır ve “Narh” adı verilen temel tüketim malları için fiyat belirlenir. İhracatın yasaklanması, ithalatın teşvik edilmesi ve narh uygulaması zaman içinde üreticilerin zarar etmesine ve üretimden çekilmesine sebep olur. Osmanlı pazarları yabancı mal istilasına uğrarken toplumda zengin (burjuva) sınıfı oluşamaz özel sermaye birikim sağlanamaz, kısacası toplum zenginleşemez.

Devamını Oku

DEĞİŞEN EKONOMİK KOŞULLAR ve OSMANLI DEVLETİ-I

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Ramazan Balkan 5 Ekim 2015 Pazartesi 03:00:00
  Coğrafi keşiflerin başladığı 15. yüzyıl ile kısmen 16. yüzyılın sonuna kadar tüm dünyada zenginliğin temel kaynağı ”Toprak” idi. Bir devlet ne kadar geniş topraklara sahip olur ve bu toprakları vergiye bağlarsa o kadar zenginleşmiş olurdu. Dolayısıyla devletler vergi kaynaklarını artırmak ve zenginleşmek için mümkün olduğu kadar sınırlarını genişletmeye çalışır, geniş topraklara yayılırdı.
Osmanlı Devleti’nin yükselişi de bu ekonomik gerçek üzerine gelişti. Toprağa dayalı ekonomiyi “Tımar” sistemi ile geliştirdi ve yükselişini sağladı. Bu mükemmellik toprak üzerinde yaşayan ahaliyi koruyarak tarımsal üretimin sürekliliği sağlamakla zirveye ulaştı. Özellikle fethettiği topraklar üzerinde yaşayan gayr-i müslim ahaliyi korudu ve yerinde tuttu; onları zorla Müslümanlaştırma, kılıçtan geçirme veya göçe zorlama uygulamalarına yönelmedi. Çünkü tarımsal üretime katılmayan boş topraklar ve araziler devlet için vergi kaynağı değildi. Hatta fethedilen bölgelerdeki gayr-i müslimleri özellikle korudu.
Çünkü İslam hukukuna göre Müslümanlar devlet için toprak vergisi olarak sadece “Öşür” öderken gayr-i müslimler toprak vergisi için “Haraç” ve korunmaları karşılığı “Cizye” ödüyorlardı. Kabaca tanımlamak gerekirse gayr-i müslimler devlet için iki kat vergi kaynağı ve daha çok gelir sağlıyordu.
Tüm dünyada toprağa dayanan zenginleşme olgusu coğrafi keşifler süreciyle son buldu ve toprağın yerini “Ticaret” olgusu aldı. Toprak zenginlik kaynağı olmaktan çıkmış ticaret almıştı. Osmanlı Devleti en ihtişamlı dönemini yaşadığı yüzyılda ortaya çıkan bu değişimi hissedemedi veya farkına varamadı. O hala topraklarını genişletmek ve vergi kaynaklarını artırmak istiyordu. Ancak bu kadar geniş toprakları fethetmek ve elde tutmak bir müddet sonra vergi gelirlerini artırmak yerine var olan gelirleri tüketmeye başladı.
Kanuni döneminde batıda Avusturya ve doğuda Safeviler üzerine onbinlerce askerle aylarca süren seferler devletin hazine kaynaklarını eritti. Yine fethedilen bu kadar geniş topraklarda hâkimiyet sağlamak için yerel halka verilen ayrıcalıklar gelirden çok gider sağladı. Örneğin o çok öğündüğümüz Macaristan’dan topladığımız vergiden çok yatırım yaptık söylemi bence tam bir “APTALLIK” örneğidir. Bunun gibi Suriye, Irak, Hicaz, Yemen toprakları devlet için gelir değil hep gider kalemi olmuştur.
Batı ise 16. yüzyılın sonunda artık “Toprak” ekonomisinden “Ticaret” ekonomisine geçmişlerdir. Merkantilizm dediğimiz bu ekonomik anlayışta devletlerin zenginliği geniş topraklara sahip olmasıyla değil değerli madenlere (altın-gümüş) sahip olmasıyla ölçülüyordu. Batılı devletler değerli madenlere sahip olmak için vatandaşlarına ticareti teşvik ediyor yeni ticaret yolları, yeni sömürgeler, yeni pazarlar bulmak için gemicilerini teşvik ediyorlardı.
Merkantilizmin üç özelliğinden birisi “İHRACAT” olup batılılar ihracatı mümkün olan en yüksek seviyeye çıkarmaya çalışıyordu. İkinci özellik ise “İTHALAT” olgusuna getirilen kısıtlama idi. Böylece ihracat ile ülkelerine giren değerli madenleri artırırken ithalatı kısıtlayarak ülkelerindeki değerli madenlerin çıkışını engellemeye çalışıyorlardı. Üçüncü özellik ise ülke içinde hem bol “ÜRETİM” hem de bol “TÜKETİM” teşvik ediliyordu. Böylece üretim ve tüketimi artırarak ticaret geliştirilmeye çalışılıyorlardı.
Osmanlı Devleti ise bu ekonomik anlayışın tam tersini uygulamıştır. İhracata yasaklar getirerek içeride fiyat ucuzluğu ve bolluk sağlamaya çalışmıştır. Bu uygulama; kendi halkının ucuz tüketim malzemelerine ulaşmasını sağlamış ancak bir müddet sonra kendi üreticisinin yabancı üretici karşısında zarar görmesi olumsuzluklarına sebep olmuştur. Yine serbest pazar ilkelerine aykırı olarak mal için fiyat belirlemesi yani “NARH” sistemi üretici kesimin zarar etmesine ve üretimden düşmesine sebep olmuştur. Çünkü çoğu kez üreticilere malın üretim fiyatının altında “NARH” belirlenmiştir.
Diğer bir uygulama da ithalatın teşvik edilmesi olmuştur. Devlet bu sayede içerdeki fiyatın düşmesini ve vatandaşın ucuz mal tüketimini sağlarken aynı zamanda gümrük vergilerini artırmış ancak üretici kesimin zararlara uğramasına sebep olmuştur. Yerli üreticisi iflas ederken pazarlarını yabancı mallar istila etmeye başlamıştır.
Batıda ticareti geliştirmek için bol üretim ve bol tüketim teşvik edilirken Osmanlı toplumu aldığı tekke, tarikat ve dini eğitimle; kanaatkârlık, israf etmeme, az tüketme, kıt kanaat geçinme, bir lokma bir hırka ile yetinme, bu dünya için değil öbür dünya için çalışma, bu dünyayı terk etme davranışı topluma hâkim olmuştur. Yakın zamana kadar deyim olarak yaşayan; kefenin cebi yok, bu dünyaya kazık mı çakacaksın, öbür tarafa ne götüreceksin, gibi anlayışlar toplumumuzu meskenete sürüklemiştir. Bu anlayışın sosyal sonucu şairin dediği gibi; “gezdim diyar-ı küffarı kâşaneleri gördüm, gezdim diyar-ı islamı viraneleri gördüm” olurken ekonomik boyutunu sanırım izah etmeye gerek yok.
Bütün bu anlattıklarımız batı toplumlarında topraktan ticarete ve ticaretten sanayi devrimine geçen süreci başlatırken doğu toplumları ve Osmanlı Devleti’nin ekonomik çöküşü olmuştur. Bu çöküş öncelikle ekonomik hayatta başlamış ardından sosyal hayata, eğitim hayatına ve siyasal hayata sirayet etmiştir.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.