Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Misafir Kalem
e-posta: YAZARIN TÜM YAZILARI

Kelimelerin Hakkı

İlk yazımız “Çok Farkında Olmadığımız Bir Değer: Hak Kavramı!” idi; hak kavramının ne anlama geldiği, insanlık tarihinde geçirdiği süreç ve günlük yaşantımızdaki yeri ve itibarı gibi konularda değerlendirmeler içeriyordu. Özetle “Hak alma ve hak verme, yani bir şeyin, bir kişinin hakkını teslim etme”nin önemi üzerinde durduk. Aslında tek bir bütün olan “hak” kavramının hakkının yeterince verilmemesi nedeniyle; “insan hakları, hayvan hakları, işçi hakları, çocuk hakları, hasta hakları, engelli hakları, yaşlı hakları…” gibi isimlendirmelerle gittikçe uzayan bir liste haline geldiğinden bahsettik. Hak vermeye en yakınlarımızdan başlamamız gerektiğini, bunun için olmazsa olmaz olan empati, diğerkamlık ve istişare yöntemlerini ilk önce evde uygulamamız gerektiği, hak konusunda önceliğimizin hak almak değil “hak vermek” olması gerektiğini, özellikle kişisel ilişkilerdeki pozisyonu güçlü olanın önceliğinin “hakkını nasıl veririm?” hassasiyeti olması gerektiğini ele aldık, konuyu zihni ve hayati bir farkındalık oluşturmak amacıyla önemle vurguladık.

Siz değerli okurlarımızla paylaştığım ikinci yazımız “Hak, Huzur ve Mutluluk” idi. Neden bu üçü? Çünkü bu üçlünün bir arada olması durumunda ortaya çıkacak ilk şey, insanın “kendini kendi gibi hissederek yaşaması”dır. Bu sebeple çok önemli bir üçlü olarak “Hak, Huzur, Mutluluk” kavramlarını birbirlerinin ayrılmazı olarak ele aldık. İnsanın kendini kendi olarak hissedip yaşayabilmesi, kendisi olabilmesinin hem bireysel hem de toplumsal huzur, barış ve esenlik için nasıl önemli olduğunu anlamaya, düşünmeye çalıştık. İnsanın çevresel etkiler ve baskılara maruz kalmadan kendini kendi olduğu gibi ifade edebilmesi ve böyle de yaşayabilmesi için hakkı ve hakikati hayatın merkezine alması gerektiğini, bu idrakla yaşamayı öncelikli gayreti ve hedefi haline getirmesi gerektiğini vurguladık. Bu konudaki evrensel hak seslenişlerden birisi olan “Ya göründüğün gibi ol ya da olduğun gibi görün” önerisinin gerçekleşebilmesi için “Hak, Huzur, Mutluluk” üçlüsünün canlı ve sürdürülebilir oluşunu anlamaya çalıştık Bu kapsamda, günlük iletişimlerimizde insanlarla ortak bir noktada buluşamamanın, anlaşamamanın veya çatışıyor olmanın nedenlerini ve çözüm yollarını tefekkür etmeye çalıştık.

Bu üçüncü yazımızda ise, önceki iki konumuz kadar yaşantımızda önem arz eden “hak” ile ilgili bir başka konuyu ele alıyoruz: Kelimelerimiz! Konuşurken, yazarken kullandığımız kelimeler! Hayatımızın ve sonraki hayatımızın temel belirleyicileri olan sözcüklerden bahsedeceğiz.

Günlük yaşantıda farkında olmadan kullanıp geçtiğimiz belki de en önemli şey, kelimelerdir. Bu sebeple, kullandığımız her bir harfin, her bir kelimenin, her bir cümlenin üzerimizde çok önemli bir hakkı olduğunu göremeden yaşıyor ama bunun acı faturasını kesintisiz ödüyoruz, hem bu dünyada hem de ahirette!

İnsanın kullandığı sözcükler onun kendisine verdiği değeri de oluşturur, bu yüzden kişinin karakteri ile kullandığı kelimeler doğru orantılıdır. Sözcüklerin doğru, temiz, yerli yerinde, haklarının verilerek ve doğru kasıtla bilinçli şekilde kullanılması insanın kendine, benliğine, kimliğine olan koruyuculuğu ve gelecek yaşantı normlarındaki esenliği için elzemdir. Bu sebeple aslında insanın konuşmasına bir nevi onun kişiliğini, dünya ve ahiretteki konumunu da ele veren ip ucu da diyebiliriz. Kişiliğin hak yolda gelişmesinde, insan karakterinin istikamet üzere şekillenmesinde, kullanılan kelimelerin etkisi anlatılamayacak kadar önemli ve büyüktür. Konuşurken ki kastımızın temiz, şeffaf olması ve buna uygun olarak da sözcükleri en güzel biçimde kullanıyor olmamız, duygu ve düşüncelerimizi en Zarif, en kolay, en ileri, en kapsayıcı kelimelerle ifade etmeye, seçmeye özen göstermek mecburiyetindeyiz; eğer “akıllıyız” diyorsak! Yani: Kelimelerin hakkını vererek konuşmalıyız. Eğer kelimelerin hakkını verebilirsek; hislerimizle, hislerimizin tercümanı olan kelimeleri çakıştırabilirsek hem kendimiz olabilmenin, kendimizi kendimiz gibi hissederek, kendimiz gibi yaşayabilmenin yolunu açmış olacak, hem de bunu muhatabımız için de sağlamış olacağız. Ayrıca konuşurken kelimelerin hakkını vermeye önem veren birisi olarak, yaşantıdaki diğer hakları da çok önemseyecek ve hak vermek üzere bir hayat tarzı oluşturacağız.

Sözcüklerin yaşantımızdaki önemi o kadar büyüktür ki, bizim yaşantı alanımızı onlar yazar ve çizer, düşünce ufkumuzu onlar belirler. Kelimelerin hayatımızda çok güçlü etkisini anlatan şu deyişin burada yeri geldiğini düşünüyorum: “Söz ola kese başı, söz ola kestire başı.” Bu sözün bir de hikayesi var, yazımızı uzatmamak adına merak edenler lütfen araştırırlarsa sevinirim.

Bu konuda yapılan yanlış bir deyişi de ele alalım. Halk arasında çok hareketli bir çocuğa genellikle “çok yaramaz” denir. Oysa birçok çocuk “çok akıllı” olduğu için çok hareketlidir. Bunu aslında çocuğun ebeveyni de fark ediyordur ama onun aklını değil de hareketliliğini öne çıkarıp onu yaramaz olarak etiketlemek kolayımıza gidiyor. Halbuki “yaramaz” kelimesi hepimizin bildiği gibi “faydalı olmayan, işe yaramayan” demektir. Sonra bu çocuk büyüyüp de aklını yanlış kullanmaya başladığında bu sefer onun için “küçükken çok akıllıydı, şimdi yaramaz oldu” demeye başlarız. Oysa küçükken ona hep yaramaz denildi, belki de o çocuk şimdi ona söylenen “yaramaz” kelimesinin hakkını veriyor, bilemeyiz. Bu nedenle kelimeleri kullanırken bıraktığı tesiri göz ardı etmemek gerekiyor. Bu anlamda kelimelerin kullanım alanı ile içerdiği mananın birbiriyle örtüştürülmesi önem arz etmektedir.

Bir diğer önemli husus da şudur: Kullandığımız kelimeleri, inanç değerlerimizle çakıştırmalı ama çarpıştırmamalıyız. Mesela birçoğumuz gibi benim de üzüntü duyduğum bir konu olan, halk arasında hamam böceğine “kara fatma” denilmesi, “Recep, Şaban, Ramazan” gibi mübarek isimlerle alay edilmesi, bununla alay eden filmlerin geniş kitlelerce izlenmesi… Oysa “Fatma” bizim için çok özeldir, Recep Şaban ve Ramazan ayları da öyle. Değerlerimizi yani inancımızı deformasyona uğratmak için bilinçli yapılmış ve toplumumuzda maalesef amacına ulaşmış bu tür art niyetli hamlelere karşı dikkatli olmalı, tuzağa düşmemeliyiz.

 

Kullandığımız veya tasdik edip onayladığımız, kullanımını hoş gördüğümüz kelimeler; daima ahlak yani edep süzgecinden geçiyor olmalıdır.

Dinimiz İslam, bize güzel söze verilen önemi anlatan pek çok ayet ve hadisler öğretir.

“İnsanlara güzel söz söyleyin.” (Bakara/83)

“Görmüyor musun, Allah nasıl bir misâl veriyor: O, güzel sözü, köklerini sağlam bir şekilde yerin derinliklerine salmış ve dalları göklere uzanmış güzel bir ağaca benzetiyor.” (İbrâhîm/24)

“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama, onlara tatlı ve güzel söz söyle.” (İsrâ Suresi/23)

Ebû Hüreyre (r.a.) den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.), şöyle buyurmuştur: “Güzel söz sadakadır.”

Ebû Musa (r.a.) anlattığına göre; Ey Allah’ın Rasûlü, hangi Müslüman daha faziletlidir? diye sordular. Rasûlullah (s.a.v.), “Dilinden ve elinden Müslümanların güven içinde oldukları kimse!” buyurdu.

Yine bir başka hadis İbn Abbâs’tan (r.a.) şöyle rivayet ediliyor. Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Kardeşinle düşmanlığa varan tartışmaya girme, onunla kırıcı şekilde şakalaşma ve ona yerine getiremeyeceğin sözü verme.”

Rabbimiz Fâtır Suresi 10. Ayetinde buyurur ki; “Her kim şan ve şeref istiyorsa bilsin ki, şan ve şeref bütünüyle Allah’a aittir. Güzel sözler ancak ona yükselir. Salih ameli de güzel sözler yükseltir. Kötülükleri tuzak yapanlar var ya, onlar için çetin bir azap vardır. İşte onların tuzağı boşa çıkar.”

Duyan, anlayan, önemseyen, hak konuşan ve dosdoğru yaşayanlardan olmak üzere vesselam…

YAZARLAR

TÜMÜ

SON HABERLER