DOLAR 18,6560 0.06%
EURO 19,7458 0.24%
ALTIN 1.075,490,36
BITCOIN 3216962,41%
Afyonkarahisar
10°

PARÇALI AZ BULUTLU

06:35

İMSAK'A KALAN SÜRE

Misafir Kalem

Misafir Kalem

07 Aralık 2022 Çarşamba

İSLÂMİ FİNANSIN GELİŞİM SÜRECİ1-5 / Dr. Ersan ÖZGÜR

İSLÂMİ FİNANSIN GELİŞİM SÜRECİ1-5 / Dr. Ersan ÖZGÜR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İslâm dini, insan hayatının sosyal, iktisadi, idari ve ticari hemen her yönünü ele alan her safhasına şekil veren bir yaşam biçimi öngörülmektedir. Uyulması gereken emirler ve kurallar hakkaniyete dayanarak insanın hem bu dünyası hem de ahiret inancı gereği öbür dünyasında huzura kavuşmasını sağlayacak dosdoğru yol ve yaşam biçimidir. İslâmi kurallar içerisinde alışveriş ve ticaretin de ayrı bir önemi bulunmaktadır. İslâmi prensipler çerçevesinde koruma altına alınan konular:
– Malın Korunması; mülkiyet hakkı tanınarak,
– Canın Korunması; kısas hakkı verilerek,
– Neslin Korunması; aile ve evlilik kurumu esas alınarak,
– Aklın Korunması; aklı gideren alkol, uyuşturucu maddeler vb. yasaklanarak,
– Dinin Korunması; vicdan özgürlüğü sağlanarak amaçlamıştır.
Peygamber efendimiz, kazanç yolları arasından özellikle ticareti tavsiye etmiş olup kendisi bizzat ticaretle uğraşarak ticaretin içerisinde yer almıştır. Ticari hayatın ahlaki değerlere dayandırıldığı İslâm inancında, ticari faaliyette bulunma ve finansal işlem yapma özgürlüğü belirli prensip ve kurallarla getirilen standartlar çerçevesinde kontrol altına alınmıştır. Bu uygulamalar aynı zamanda adaletsizliği ve haksız kazancı önlemek ve sosyal düzeni korumak üzere getirilmiştir. İslâm ekonomi anlayışı çerçevesinde Nisa Suresinin 29. Ayetinde de emredildiği üzere “Ey İman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret hâli dışında, mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin.” Ayeti gereği sözleşmelerin yapılması hususunda her iki tarafın da özgür iradesi ile karar vermesi benimsenmiştir. Şahısların hukukunu ve toplum menfaatini korumak amacıyla bazı durumlarda sözleşme yapma özgürlüğüne müdahale edilmiştir. İslâmi sosyal yaşamın asıl hedefi ferdin mutluluğu ile birlikte toplumsal refahın sağlanmasıdır. İslâm’ın ilk dönemlerinde ürünlerin piyasa fiyatlarının arz ve talep dengesine göre belirlenmesi ilkesi kabul edilmiştir. Alışveriş genel olarak serbest bırakılmış olup alıcı ve satıcı taraflar açısından kısıtlama sayılacak uygulamaların yapılmasına izin verilmemiştir. Öte yandan piyasada oluşabilecek fiyat dalgalanmaları da arz-talep dengesi kapsamında gözetilerek piyasa şartları içerisinde normal şartlarda oluşan fiyat hareketlerine müdahalede bulunulmamıştır.
Hayber’in fethi sonrası Müslüman askerler Yahudilerle altın paralara karşılık altın külçeleri değiş tokuş ettiklerinde altın paralarla daha fazla altın külçesi almaları hususunda Peygamber (S.A.V.) “Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma, tuza karşılık tuz eşit ağırlıkta ve elden ele olmalıdır. Her kim fazladan verir veya alırsa ribâya bulaşmış olur” demek suretiyle insanların adil ve şeffaf alım-satım yapmalarını işaret etmiştir.
Fakihlerin çoğunluğuna göre iki tür ribâlı satış bulunmaktadır. Bunlar; fazlalık ribâsı ve kredi ribâsıdır. Fazlalık ribâsı bir başka ifade ile ribe’l-fadl, benzer türlerin değişiminde fıkhı standartların üzerinde değerinin üzerinde artış olması hâlinde söz konusudur. Ödemede herhangi bir gecikme olmaksızın saf fazlalık olursa bu fazlalık ribâsı olarak değerlendirilir. Kredi ribâsısı olarak bilinen Cahiliye ribâsı veya ribe’nnesie ise farklı türden bir şeyle satışında ödemede gecikme olursa hacim veya ağırlık açısından bir fazlalıklabirlikte değiş tokuş edilmesidir. Bu durum gecikme karşılığındaki fiyat belirlemeksizin ödemenin vadesi dolduğunda bir artış ile ödemenin ileri bir tarihe bırakılmasıdır.
İslâmi finans üzerinde çalışan kişiler arasında faiz konusunda tam bir fikir birliğine varılamamıştır. Bu durumda her görüş belli açılardan doğruları barındırmaktadır. Şöyle ki enflasyon varlığı, faizin aşamalı olarak yasaklanması, faizin ne olduğu ve hangi faizin yasak olduğu konusunda fikir birliğinin oluşmaması, bankacılık sisteminin kurulması ile kişiler arası borçlanmanın kalkması, bankacılık sistemine yatırılan mevduatın verilen borca karşılık değil biriktirilen tasarruf karşılığı alınması, borcunu ödemeyenlerin artık köle olarak satılamaması gibi konuların varlığı ve modern finansın faiz üzerine kurulu olması bu konuda tartışmaların devam edeceğini göstermektedir.
İslâm devletlerinde bankacılık hizmetlerinin ilk olarak uygulandığı dönem Abbasiler devri olmuştur. Abbasiler devrinde harp, müsadere ve benzeri şekilde durumlar dolayısıyla önemli ölçüde servet birikimi söz konusu olmuştur. Ticari konularda Yahudilerin bilgi birikiminden faydalanılmıştır. 9. yüzyıl sonuna doğru Müslüman halife tarafından gümüş dirhem tamamen altın standartına dönüştürülmüştür. Bu dönemde sikkelerin sahte olup olmadığı hakkında inceleme yapmak üzere “Şahbaz” diye isimlendirilen bankerler bulunmuştur.
Osmanlı Devleti’nde, Tanzimattan önceki dönemde mali piyasalar Yahudiler başta olmak üzere azınlıkların hâkimiyetinde olmuştur. Sarraflar para bozma işlemi ile birlikte başkalarının paralarını da işletme, poliçe alıp satma ve ikrazat işlemi yapma gibi işlerle meşgul olmuşlardır. Bu sarrafların işyerleri Galata’da bulunduğu dolayısıyla Galata sarrafları ilerleyen dönemde Galata Bankerleri adını almıştır. Osmanlı döneminde İslâmi finans ile ilgili olarak uygulama örneklerine de rastlanmaktadır. Bu yönde Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminden itibaren para vakıfları uygulamaları söz konusu olmuştur. Vakıf kuran ilk Osmanlı Padişahı Sultan Orhan’dır (1324-1326). Onun İznik’te kurduğu vakıf medresenin ilk müderrisi Dâvûd-i Kayserî olmuştur. Orhan Gazi bu medresenin giderlerini karşılamak için ayrıca birçok emlak da vakfetmiştir. Sultan Orhan ile başlayan Osmanlı selatin vakıfları, diğer Osmanlı padişahları tarafından da birbiriyle yarışırcasına devam ettirilmiş, bu hizmet yarışına devletadamları ve halk da katılınca, imparatorluk topraklarında bir uçtan bir uca çok faydalı hizmetler veren vakıf eserler oluşturulmuştur. Vakıf eserler, bilhassa devlet bütçesinin zayıfladığı zamanlarda, devletin hizmet götüremediği sahalarda büyük bir boşluğu doldurmuş, âdeta birer “hizmet supabı” vazifesi görmüştür.
Osmanlı Devleti döneminde para vakıfları söz konusu olmakla birlikte para vakıflarının İslâmi açıdan meşru olup olmadığı hususunda tartışmalar yapılmasının yanı sıra yasaklandığı da olmuştur. Tartışmanın başlangıcı olarak genellikle Çivicizade’nin Rumeli kazaskerliği yaptığı sırada Ebussuud Efendi’nin risalesine reddiyesini padişaha arz ettiği ve bu reddiyede serdedilen görüşler yönünde para vakıflarının sahih olmadığını belirten ve bundan sonra amel olunmamasını isteyen bir kararname düzenlenerek meşru olmadığı gerekçesi ile para vakıflarının yasaklandığı belirtilmektedir. Çivicizade’nin reddiyesi doğrultusunda para vakıflarının yasaklanması ile başlayan süreç daha sonra Ebussuud Efendi’nin karşı tezinin kabulü ile sona ermiştir. Ebussuud Efendi’nin risalesinde vakfedilen paranın ne suretle işletileceğine dair herhangi bir tartışmaya girilmemektedir. Tartışma daha çok nukud-ı mevkufenin nasıl işletileceğinden ziyade meşruiyeti ile ilgili olmuştur. Tartışmalara sonradan katılan Birgivi ise para vakıflarının meşru kabul edilmesinden kaynaklanan bazı sakıncaları belirterek özellikle muamele-i şer’îyye uygulamasının faize yol açtığını ifade etmektedir. Ancak bu eleştirilerin 1548 yılında çıkan ve para vakıflarını onaylayan kararname ile birlikte gündemden düştüğü ve pek yankı bulmadığı anlaşılmaktadır.
Belirtilen süreçte gerek Çivicizade gerekse Birgivi’nin para vakıfları konusundaki eleştirileri para vakıflarının mudarebe veya bidaa gibi usullerin kullanıldığı bir başka ifade ile fıkıh kitaplarındaki bey’u’l-‘ıyne (muamele-i şer’îyye) usulünün kullanılması hususundadır. Muamele-i şer’îyye konusunda Ebussuud Efendi’nin ağırlığı hissedilmektedir. Bu konudaki uygulamaların genellikle onun görüşleri etrafında şekillendiği görülmektedir. Muameleişer’îyye konusundaki en önemli sınırlama muamele oranları konusunda olmuştur. Çeşitli eserlerde “ferman olunmuştur ki” , “ferman sadır olmuştur ki” gibi ifadelerle sınırlamalar belirtilmektedir. Bu hususta en çok ona on bir (%10) oranı ile muamele olunması sınırlanmaktadır. Bu yönde, Yavuz Selim, Kanuni ve III. Murat’ın kanunnamelerinde “ona on birden ziyadeye muamele ettirilmemesi” ferman edilmiştir. II. Bayezid’in İstanbul ve Edirneihtisabkanunnamalerinde ise ona on iki (%20) oranı görülmektedir. Ebüssuud Efendi’nin bir fetvasında 1536 yılı sonlarında kadıların muamele işlemlerinde ona on bir buçuktan ziyadesine (%15) hükmetmekten men olundukları kaydedilmektedir. Eldeki kayıtlardan farklı tarihlerde ve dönemlerde farklı oranların uygulandığı görülmektedir.
Selam ve dua ile…

Devamını Oku

EFE SULTAN’IN KIBRIS ŞEHİDİ VE HATIRA ORMANI / Fatma AKKOYUN

EFE SULTAN’IN KIBRIS  ŞEHİDİ VE HATIRA ORMANI / Fatma AKKOYUN
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Özbekistan gerçekleşen Türk Devletleri Teşkilatı Zirvesinde KKTC’nin gözlemci üye statüsü kazanmasıyla bir kere daha dünya kamuoyunun gündemine gelen Kıbrıs Konusunda yeni akademik ve fikri araştırmaların konusu olmaktadır. Rahmetli Hasan Celal Güzel tarafından tesis edilen Yeni Türkiye Stratejik Araştırma Merkezi 2022 yılının son dosyası olarak Kıbrıs’ı özel sayı halinde hazırlamış ve kamuoyuna takdim etmiştir. Böylelikle Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan sonrasında dördüncü bağımsız Türk Devleti de yakın zamanın özel sayıları hedef kitleye ulaştırılmıştır. Dosyaya Araştırmacı Yazar Fatma Akkoyun “Efe Sultan’ın Kıbrıs Şehidi ve Hatıra Ormanı” başlıklı çalışmayla katkı sağlamıştır. Özel Sayının final makalesinde belirtildiğine göre;
Stratejik konumuyla tüm çağlarda kendinden söz ettiren diyarlardan Kıbrıs, takriben bir buçuk asırdan beri Türklük açısından zaman zaman büyük ıstıraplara sebep olacak bir duruma gelmiş, gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet dönemlerinden Türkiye’nin gündeminden bir an olsun düşmemiştir. Hükümetlerin bilhassa bölgesel ve uluslararası özgün siyaset üretme çabasına girdiği zamanlarda çalışma masasında hazır, zor hatta çözümsüz halde buldukları dosyaların birisi olmuştur.
Bilindiği gibi disiplinler arası çalışmalar birbirlerini tamamlarken bazen basit hatta küçücük bir katkı, mühim bir boşluğun giderilmesine imkan verebilir. “Ana – Evlat” bütünlüğü içerisinde etimolojik kapsamda samimice “Yavru Vatan” olarak isimlendirilmesi dahi bireysel veya toplumsal hafızadaki değeri yanında canlılığını muhafaza ettiğini göstermektedir.
“Ercan Uluslararası Havalimanı” ismen olsa da Kıbrıs Barış Harekatı’nın ilk günü şehit düşen Hv. Plt. Bnb. Fehmi Ercan’ın adını hareketli bir noktada yaşatmaya devam etmektedir. Türkiye’nin ve Türk milletinin birliğini, beraberliğini, güvenliğini, istikbalini ve istiklalini muhafaza yolunda seve seve “canlarını feda eden kahraman şehitlerimizin isimlerinin her daim yaşatılması, onlara olan vefa” borcundan başka bir şey olmasa gerektir.
Adanın geleceğini daha da karanlıklara sevk edilmek üzere İngiltere ile Yunanistan arasında hesaplar yapıldığı günlerde XX. Yüzyılın tam ortasında Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı, Başvekillik, Dışişleri Bakanlığı makamları dörtlü takrir sahiplerinden üçü tarafından temsil edilmektedir. Türk hükümetlerinden hiçbirisi gönül coğrafyasının sıkıntılarına kayıtsız kalmamaktadır. Gönül coğrafyasının mavi vatan bağlantılı adası Türk Dünyasının sıklet noktasına dönüşmektedir.
Hudutların haricindeki Türk unsurlarında yaşananlar dikkatle takip edilmiştir. Sadece izlemekle yetinilmemiş yakın, orta ve uzun vadeli hamlelere girişilmiştir. Kıbrıs’taki gelişmelere kayıtsız kalması da imkansızdır. Ancak kitle iletişim araçlarına yansıyan demeçler eleştirilere sebebiyet vermişti ki devrin güçlü aksiyoner kalemi Atsız’ın net ifadeleri bunun en güzel örneği olmalıdır.
Başbakan Adnan Menderes, durumun kısa zamanda çözümünün mümkün olamayacağını görmüş olmalı ki adada bir Millî Mukavemet Teşkilatı oluşturmuş, varlık mücadelesini kalabalık yerleşim yerlerinden en tenhadaki noktalara kadar yaygınlaştırmış, çeyrek yüzyıllık bir zaman kazandırmıştı. Diğer bir yaklaşım tarzıyla Türklüğün ezelden ebede sürdürüp geldiği teşkilatçılığını ve ehemmiyetini yavru vatanda da bir kere daha toplumsal hafızaya not düşmüştü.
Şartlar askerî bir harekatı kaçınılmaz kıldığında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan liderliklerindeki hükümet tarihî bir kararla Kıbrıs Barış Harekatı’na girişmiş ve ada Türklüğünü yok olmaktan kurtarmıştır.
Barış Harekatı, Kıbrıs Türklüğünü geleceğini kurtarırken Türk Silahlı Kuvvetlerinden 415 kara, 65 deniz, 5 hava, 13 jandarma olmak üzere 498, Kıbrıslı mücahitlerden de 70 olmak üzere 568 şehit verilmiştir.
Müslümanların daha ilk zamanlarından beri İslam aleminin, çok geçmeden Türklerin gönül coğrafyasında yer alan Kıbrıs’ta henüz Hz. Osman’ın hilafet yıllarında eşi Ubade bin Sâmit ile birlikte ada seferine katılan Ümmi Harâm bint Milhân el-Ensâriyye atından düşerek şehit olmuş, Osmanlılar adayı fethedince önce kabrini ihya etmişlerdir. Kıbrıs Türkünün ıstırabını dindirmek yolunda girişilen harekatta şehitlerin memleketleri çok önemli olmasa da anavatan ile yavru vatan arasında kalıcı iletişimin kaynağı durumuna gelmektedirler. Zira, farklı çağlarda ve farklı coğrafyalarda olduğu gibi yarım asır evvel Kıbrıs’ta da düşmanların fütursuz hesapları ve projeleri Türk şehitleri tarafından geçersiz bırakılmıştır. Onlar şehadete ulaştığı noktalarla memleketleri arasında esaslı bir rabıta kurmuşlardır.
Kuruluşu Fetret Dönemine kadar uzanan Beylikler, Osmanlı, Milli Mücadele ve Cumhuriyet dönemlerinde kendisini gündemde tutmayı başaran Afyonkarahisar Vilayeti Şuhut İlçesinin Efe Sultan Köyü, Kıbrıs’ta da bir şehit vermiştir. Sakin mazisine rağmen her devirde adından söz ettiren köy Türklüğün bu dönüm noktasına canıyla katkı sağlamıştır.
Efe’nin şehidi de yerel yönetimler tarafından unutulmamıştır. Köyün belde statüsü kazandığı zamanlarda Efe Belediyesi kendisine bir şehitlik hatıra ormanı hazırlamıştır. İzmir- Konya Karayolu üzerinde Karaaslan Köyünden sapılan tarihi Roma Yolu’nun hemen kenarında hazırlan hatıra ormanı Türk insanının şehadet ile bütünleşmesini, onların hatıralarını unutmadıklarını nesilden nesle aktarıldığını simgelemektedir.
Şehit Hala Sultan ile Efe Sultanlı şehit arasında bin yıldan daha fazla bir zaman bulunsa bile toplumun manevi pınarlarının değişmediğini, durmaksızın kendini güncellediğini, anavatan ve Kıbrıs özelinde, Türk Dünyası ile İslam Alemi genelindeki canlılığın kültürel pınarını simgelemektedir.

Devamını Oku

İSLÂMİ FİNANS İLE KONVANSİYONEL FİNANS ARASINDAKİ TEMEL FARKLAR1-4 /Dr. Ersan ÖZGÜR

İSLÂMİ FİNANS İLE KONVANSİYONEL FİNANS ARASINDAKİ  TEMEL FARKLAR1-4 /Dr. Ersan ÖZGÜR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İslâmi finans “İslâm’ın kurallarına göre işleyen finans” şeklinde tanımlanabilir. İslâmi finans kavram olarak her türlü işletmecilik ve ticari faaliyet ve işlemlerin İslâmî kural ve kaideler içinde uygulandığı sistemdir. İslâm dinine göre faiz haram kabul edilmektedir. Müslümanların faizli işlem yapmamaları için modern finans anlayışına alternatif bir alan olarak faizsiz kategoride İslâmî finans uygulamaları, yeni gelişmelerle küresel finans piyasalarında hızla gelişmektedir. İslâmî finansman yöntemleri faizli işlemlerin yasak olması ve İslâm dininin iş ahlakının korunması ilkelerine dayalı olarak geliştirilmekte ve uygulanmaktadır. Bu nedenle kendine özgü yapısı ve uygulama şekli bulunmaktadır. İslâmi finansın konvansiyonel ekonomi yaklaşımından birçok yönüyle farklılıkları bulunmaktadır. Bu farkları aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür;
– İnsan modeli yönünden farklıdır. Genel olarak iktisat teorisi davranışlardaki sebep sonuç ilişkisini araştırır. Batı düşüncesinde insan modeli “iktisadi adam” şeklinde değerlendirilmektedir. İktisadi adam her zaman her şartta kendi menfaatini maksimize etmek isteyen bir insan modelidir. İslâm iktisadında temel model ise “Müslüman insan” düşüncesidir. Müslüman ise İslâm düzeninin insanı olarak temelini İslâm’ın eşitlik, kardeşlik, adalet gibi ilkelerin teşkil ettiği sosyal yapı içinde yetişen insandır.
– Sosyal yapı içerisinde seküler iktisat teorisi ahlaki kaygıları dikkate almayan iktisadi adam modelidir. Müslüman ise Allah’ın emri olan ahlaki ilkelere uyar. İnsanların Allah’a kulluk için yaratılmış olduğunu ve bu imtihan dünyası sonunda, ahiret inancı bulunduğu için bu dünyadaki bütün davranış ve uygulamaları ile birlikte iktisadi faaliyetlerinden de hesaba çekileceği dolayısıyla ahlaki değerler çerçevesinde hareket etmek durumundadır.
– Seküler iktisat değerleri olmadığını pozitif olduğunu beyan eder. Hâlbuki insan sosyal yaşam içerisindedir ve toplumdan soyutlanması mümkün değildir. İslâm iktisadı ise değer hükümlerine bağlı hareket eder. İslâm iktisadının hem pozitif, hem de normatif düzenlemeleri bulunmaktadır. İslâm iktisadı bir taraftan insanın iktisadi yönelimlerini incelerken diğer taraftan Allah’ın yasak ve emirlerine riayet eder. – Batı modeli insan yapısı, akıl ile hareket eder, eleştiri ile gelişmesi faydalı olmakla birlikte öte yandan sürekli eleştiriye açık olması sebebiyle mahzurlu görülmektedir. İslâm iktisadının kuralları ve uygulamaları Allah (C.C.) emridir ve ilahi ilkelere dayanmaktadır. İslâm iktisadı modeline göre Müslüman insan her türlü aşırılıktan uzak dengeli bir toplum ülküsünü amaç edinir.
– Seküler modelde, iktisadi adamın mutlak üstünlüğü söz konusu olup her insan kendi menfaatini sağlamak için çalışır. Hâlbuki İslâm İktisadında insan menfaatlerinin bir sınırı vardır o da sosyal dengedir.
– Seküler modelde, teoride kişisel menfaatle toplumun menfaati arasında bir ayniyet olduğu düşünülmüştür. İslâm iktisadında denge olup ne devletin, ne de ferdin mutlak hâkimiyeti söz konusu değildir. Hak ve adalet kavramlarının ilahi emir olarak tecelli etmesi gerekmektedir.
– Batı modelinde akıl esas alınarak bütün herşey akla ve ilme dayandırılarak açıklanmaktadır. İlim özünde akıl vardır, insan Allah’ın emri ile düşünüp araştırması hâlinde akli delillerini bulabilir. İman eden, Allah’ın rızası için iman eder, akılla ölçüp tartarak iman etmez. İslâm iktisadında temel ölçü akıl değil, imandır.
– İslâm iktisadı temel özellikleri itibariyle diğer bütün iktisadi model ve uygulamalardan farklılık arz etmektedir. İslâm iktisadı İslâmi yaşam ve bakış çerçevesi içerisinde İslâm’ın bütünü çerçevesinde bulunmaktadır. Batıda bilimsel yaklaşımlar ve bilimin kendisi birbirinden bağımsız olarak düşünülür. İslâm’da ise bütün ilimler Tevhid akidesi içinde bir bütünün parçası olarak değerlendirilir.
– Batının ekonomi modelinde üretim, tüketim ve paylaşımda insan mekanik bir varlık olarak düşünülmektedir. Üretim faktörlerinin her biri mekanik bir zincirin ayrı bir halkası olarak değerlendirilmektedir. İslâm’da ise emek ile girişimci fonksiyonları İslâm’ın prensiplerine bağlı bir bütünün tamamlayıcısı olarak değerlendirilmektedir.
– İslâm iktisadında adalet bir bütündür ve toplumun her kesimi için her durumda sağlanması icap eder. Batı modelinde ise kategorik adalet kavramları mevcuttur. Sosyal adalet kavramı bulunmaktadır. İslâm’da adalette ayrıştırma bulunmamaktadır. Adaletin, bir bütün olarak hayatın her safhasına uygulanması gerekmektedir.
– Batı modelinde, kazançta sınır yoktur. Üretimde de kârın sınırı bulunmamaktadır. Üretici kârı maksimize etmek için her şartta çalışır. Bu yönde tekelliğe başvurur, rakibini yok etmeğe çalışır, sadece kendi hedefi vardır. İslâm’da ise hedef, maksimum kazanç yerine helâl kazanç sağlamaktır. İktisadi hayata hedefi haramdan kaçınıp helal olacak şekilde faaliyetlerini yerine getirmektir.
– Tüketim ile ilgili olarak batı modelinde insanların bütün ihtiyacının tatmin edilmesi düşünülmektedir. İktisaden tüketim gelirin fonksiyonu olduğu için geliri olanın tüketimini sınırlayan bir durum yoktur. Hâlbuki İslâm iktisadında kişinin az veya çok geliri olsa da dinî olarak yasak olan alanda tüketim yapma durumu yoktur. Meşru olan ihtiyaçlarını da zaruri ihtiyaçtan başlayarak yaşamı kolaylaştıran, güzelleştiren ve fayda sağlayan yönüyle değerlendirerek ihtiyaçlarını tatmin eder.
– Bölüşümde dengeyi sağlama hususunda Batı modelinde otomatik denge kabul edilmektedir. Hem üretimde, hem bölüşümde arz ve talebin şekillendirdiği otomatik denge sağlayan yapı olduğu farz edilmiştir. İslâm iktisadında ise adaletin bütünlüğü ilkesi gereği denge otomatik olarak sağlanamaz. Bu nedenle birey ve devletin tüm unsurları dengeyi sağlamakla mükelleftir.
– Batı modelinde kişisel sorumluluk ve kişisel ahlâk anlayışı bulunmaktadır. Bireyin sadece kendisine ve vicdanına karşı sorumlu olduğu değerlendirilir. Oysa İslâm’da toplum ahlâkı söz konusudur. İnsanlar sadece kendi vicdanına karşı değil, öncelikle yaratacısı olan Allah’a karşı ilahi sorumluluk taşımaktadır.
– Batı modelinde ferdî sorumluluk seküler sorumluluk hâline geldiği için dinî mahiyeti bulunmamaktadır. Kişi şahsi menfaatinin kontrolüne ilişkin vicdani bir muhasebe yaparak hareket eder. Neticede kendi menfaatini sağlamayı hedef alır. İslâm iktisadında ise ilahi sorumluluk vardır, hedef dünyada refaha ve ahirette felaha ulaşmaktır. Bölüşümde zekât, fitre uygulaması ve faiz yasağı bu açıdan değerlendirilmektedir.
– Batı modelinde hedef geliri arttırmak ve serveti biriktirmektir. İslâm iktisadında ise hedef insan olup genel olarak toplumun dünyada ve ahirette mutluluğunu sağlamaktır. Bu doğrultuda, kişisel zenginlik yerine, toplumun tümünün refahını sağlamak şeklinde bir hedef belirlenmesi gerekmektedir. İslâm modelinde zengin insan nefsinin istediği kadar tüketim yapmaz.
– İslâm’da, emek harcamadan, risk üstlenmeden gelir elde edilemez. Bu iki faktör olmadan elde edilen gelir helal olmaz. Para karşılığında para kazanılmaz, para ancak mübadele aracıdır. Batı modelinde faiz ile ilgili olarak Protestanlarca meşru görülmüştür. Katolik inancında faiz yasaktır. Protestanlık tarafından faiz serbest bırakılınca yahudi sarraflarca yapılan, faizcilik yerini bankacılığa bırakmıştır. – Batı modelinde tasarrufları yatırıma dönüştürmek üzere faizli bankacılık modeli bulunmaktadır. İslâm iktisadında ise tasarrufları yatırımlara dönüştürmek için tabana dayalı, büyük-küçük tasarruf sahiplerinin iştirakiyle kurulan ve faizsiz çalışan finans kuruluşları bulunmaktadır. Bu kuruluşlar kâr ve zararı paylaşma esasına göre çalışır.
– Batı modelinde istihdam sadece gelir yönüyle kişisel olarak ele alınmıştır. Çalışma isteğinde olup da iş arayanlar işgücü olarak değerlendirilmiş, çalışma isteği olmayanlar işgücü dışında tutulmuştur. İslâm iktisadında ise çalışmak ibadet sayılmaktadır. İslâm’da en basit işten, en kapsamlı işe kadar her türlü çalışma iş olarak değerlendirilmiştir. İslâm’da sürekli hastalık ve acizlik haricinde emeklilik kavramı da bulunmamaktadır.
Selam ve dua ile…

1 Ersan Özgür’ün “İSLÂMİ FİNANS Türkiye İçin Küresel Strateji İstanbul İslâmi Finans Merkezi” adlı kitabından alıntı yapılarak hazırlanmıştır.

Devamını Oku

İSLÂMİ FİNANSAL SİSTEM-3 / Dr. Ersan ÖZGÜR

İSLÂMİ FİNANSAL SİSTEM-3 / Dr. Ersan  ÖZGÜR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İslâmi finansal sisteme ilişkin olarak genel ilkeleri ayrı ayrı aşağıdaki gibi açıklamak mümkündür:
– Karşılıklı Rızaya Dayalı Ticaret İlkesi
Ticari işlemlerde karşılıklı rızanın olması gerekmektedir. Tarafların rızası dışında iş ve işlemler İslâm’da yasak edilmiştir. Bir malın haksız olarak elde edilmemesi temel ilke olarak benimsenmiş olup Kur’ân’da “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin; ancak karşılıklı rızânıza dayana ticaret böyle değildir ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.” (en-Nisâ 4/29) ayeti ile haksız kazanç elde etmek yasaklanmıştır. Bir işlemin ticari olması için alınıp satılan mal veya hizmetin bulunması ve bunun bir taraftan diğer tarafa geçişinin söz konusu olması icap etmektedir. Bu kapsamda olmayan her türlü mal geçişi kabul edilemez. Bir işlem ticari kapsamda değerlendirilmekte ise ilkesel olarak meşrudur. Ancak bir işlem menfaat temelli faiz barındıran bir yapıda ise gayri meşrudur.
– Akitlerde Gereğine Uygun Hareket Etme İlkesi
Akitlerde bağlayıcılığı açıklamak için İslâm hukukunda “lüzûm” kavramı kullanılmaktadır. Akdin bağlayıcılığı bir şekilde zorunluluk hâlidir. Şöyle ki alım-satım akdi yapmak zorunlu değildir ancak akit yapıldıktan sonra onun şartlarını ifa etmek zorunluluk teşkil etmektedir. Bu durumda bağlayıcılık, akdin hukuki sonuçlarından birisi olarak değerlendirilebilir. İslâm hukukunda akdin hukuki sonuçları ise “akdin hükmü” olarak değerlendirilmektedir.
– Faizden Kaçınma İlkesi Yasağı
Ribânın sözlük anlamı “artmak” şeklindedir. Yüce Allah Hac Suresinin 5. Ayetinde “Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir hâlde görürsün, fakat biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır (rabat)…” buyurmaktadır. Burada ribâ, artmak ve büyümek anlamında kullanılmıştır. Nahl Suresinde ise; “Bir toplun diğer toplumdan (sayıca ve malca) daha çok (arba) olduğu için yeminlerinizi…” buyurulmaktadır. Burada ise üstün manasında kullanılmıştır. İslâm hukukunda ribâ (faiz) vahyedilmiş kanun tarafından belirlenmiş şeylerdeki artış anlamına gelmektedir. Bu tanım Hanbeli mezhebine aittir. Hanefi eseri olan Kenzü’d-dekaik’te ise “mala karşı mal değişiminin olduğu bir işlemde mala karşı olmayan bir fazlalık eklenmesi durumu vardır. Bu tarz bir muamelenin amacı sadece hukuki anlamda bile olsa malların fazlalığıdır. Dolayısıyla bu tanım hem kredi ribâsını hem de geçersiz satışı içermektedir. Çünkü tazminatlardan herhangi birinde gecikme olması, hissedilir bir maddi telafisi olmadığı takdirde meşru bir fazlalıktır. Buradaki gecikme genelde tazminat artışına tabi tutulur.” şeklinde ifade edilmektedir. Ribâ; Kur’an, sünnet ve âlimlerin görüş birliğince (icma) yasaklanmıştır. Bakara Suresi 275. ayette, “Allah, alım-satımı helal, faizi haram kılmıştır.”, “Faiz (ribâ) yiyenler (kabirlerinde) şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar” buyurulmaktadır. Yine Bakara Suresinin 278-279 ayetlerinde; “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terk edin. Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Resulü tarafından (faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz sermayeniz sizindir, ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” buyurulmaktadır. İbn Rüşt, ribânın 5 temel özelliğinin bulunduğunu ifade etmiştir. Bunlar; borçlanılan miktarın üzerindeki artışa karşılık ödemede gecikme olması, fazlalık, erteleme, ödemeyi hızlandırmaya karşılık borç miktarını azaltmak ve ele geçirmeden önce satmak şeklindedir.
– Aşırı Belirsizlik ve Kumardan Kaçınma İlkesi
Garar “tehlike, risk, kişinin bilmeden canını veya malını tehlikeye sokması” anlamına gelmektedir. İslâm hukuku terimi olarak çok farklı tanımlar yapılmış olmakla birlikte bu tanımlardan en çok kabul gören tanım Serahsî’nin tarifinde bulunan gararın temel özelliği “mestûrü’l-âkıbe” (sonu bilinmeyen) şeklinde ifade edilebilir. Garar; belirsizlikten kaynaklı taraflar arasında bilinmezlik dolayısıyla aşırı dengesizlik söz konusu olmakta ve bunun istenerek veya istenmeyerek doğmasının bir önemi bulunmamaktadır.
Kumar kelime olarak Türkçeye Arapçadaki kımâr kelimesinden türetilmiştir. “Yarışmanın ya da belirsiz bir olayın sonucu üzerine bahse tutuşma ve bu yolla kazanç elde etme” şeklinde tanımlanmaktadır. Kumar, uygulama şekli itibariyle toplumdan topluma ve dönemlere göre değişiklik göstermekle birlikte özünde haksız kazanç, mal ve zaman israfı, irade zafiyeti ve toplumsal çözülme gibi birçok isteenmeyen duruma yol açmaktadır. Şans oyunları ve kumar Arapçada “meysir” kelimesi karşılığı olup “kolaylıkla elde edilen gelir” anlamını taşımaktadır. Kumarbaz herhangi bir emek harcamadan şansa bağlı olarak servet biriktirmeye çabalar. Kumar oynayan bir taraf kazanırken diğer taraf kaybedecektir. Dolayısıyla kumar büyük çatışmalara, sosyal problemler ve kişisel olarak psikolojik sorunlara sebep olmaktadır. İslâm dini insana ve topluma zarar veren şans ve kumar oyunlarını yasaklamıştır. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide: 90) buyrulmaktadır.
– Haram Sektör ve Mallardan Uzak Durma İlkesi
İsrâf kelimesi “haddi aşma, hata, cehalet, gaflet” gibi anlamlara gelen seref kökünden türetilmiştir. Genel olarak inanç, söz ve davranışta dinin, akıl veya örfün uygun gördüğü ölçülerin dışına çıkmayı ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu kelime, maddi değerleri ihtiyaç olmadığı hâlde harcamak veya meşrû olmayan amaçlar için kullanmak şeklinde kullanılmaktadır. İsraf kelimesi ile seref kelimesi arasında anlam yönünden farklılıklar bulunmaktadır. İsraf kelimesi “haddi aşmada ifrat” anlamında seref kelimesi ise “tefrit” anlamında kullanılmaktadır. Bu iki kelime genel olarak aşırı inanç, tutum ve davranışlar için kullanılmaktadır. İsrafçı kişiye müsrif denilmektedir. Gazzâlî’ye göre; dine ve âdetlere uyan ölçü içinde sarfetmek cömertlik, bu ölçülerin gerisinde kalmak cimrilik, bunun çok üzerinde harcamak ise israf olarak değerlendirilmektedir.
İslâmi finans kapsamında, Kur’anda ve hadiste açıkça yasaklanmış mal veya hizmetlere ilişkin faaliyetlerde bulunmak mümkün değildir. Bu doğrultuda domuz eti, İslâmi ilkelere göre kesilmemiş hayvanların ticareti, alkollü içecekler, ahlaksız yayınlar gibi ürünler yasak kapsamındadır. Bu ürünlere ilişkin sadece ürünlerin satımı değil aynı zamanda ürünün üretiminden son tüketiciye ulaşmasına kadar geçen her aşamasında paketlenmesi, taşınması, depolanması, pazarlanması gibi tüm zincirleri yasak kazanç yolları dâhilinde değerlendirilmektedir.
– Haram İçerikli Karma Sözleşmelerden Kaçınma İlkesi
Sözlükte “hakkını yemek, kötü davranmak; kıtlaştırmak, tedavülden çekmek, istiflemek, tekeline almak” anlamlarındaki hakr kökünden türetilen ihtikâr kelimesi, “ticaret malını pahalılaşması gayesiyle istifleyip piyasaya arzını geciktirmek” anlamına gelmektedir. İhtikâr yapana muhtekir (hakîr, hakkâr) denir. İhtikâr, sadece istifçilik anlamındaki iddihâr ya da ihtizân ve sırf tekelcilik manasına gelen inhisâr kelimelerine göre daha geniş anlam taşımaktadır. İslâmi finans sistemi dinin ilkeleri yönünden uygun olmayan iş ve işlemlere haram olduğu dolayısıyla dinen cevaz verilmeyen içerikteki sözleşmeler de doğal olarak uygun olmayacağı için kaçınmak icap etmektedir. İhtiyaç maddelerini stoklamak, suni olarak fiyatının artması için karaborsacılık yapmak yasaktır. İslâmi finansta bir diğer yasak spekülatif faaliyetlerde bulunmaktır. Spekülasyon ilke olarak fiyatları artırmak amaçlıdır ve toplumsal olarak adaletsiz gelir dağılımına sebep olmaktadır.
Selam ve dua ile…

Devamını Oku

TERÖR CEZALARI / İsmail Özdilek

TERÖR CEZALARI / İsmail Özdilek
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İstanbul Beyoğlu’nda meydana gelen terör eyleminde hayatını kaybeden 6 vatandaşımız ve yaralanan 81 vatandaşımız yüreklerimizi yaktı. Acımız büyüktür. Allah rahmet eylesin.
Hafta sonu sadece Beyoğlu’na gezmeye giden vatandaşlarımızdan;
– 38 yaşındaki Arzu Özsoy ve 15 yaşındaki kızı Yağmur,
– 34 yaşındaki Yusuf Meydan ve 9 yaşındaki kızı Erçin,
– 40 yaşındaki Âdem Topkara ve eşi Mukaddes şehit oldular.
2 si ağır olmak üzere 81 vatandaşımız da yaralandı. İnşallah, yaralanan vatandaşlarımızın elinden, kolundan, gözünden, kulağından ve tüm bedeninden bir sıkıntıları olmaz.
Teröristlere verilen cezalar vatandaş olarak bizleri tatmin etmiyor.
Bombacıyı sınırdan geçiren terörist.
Bombacıyı İstanbul’a getiren terörist.
Bombacıya dört ay İstanbul da ihtiyaçlarını karşılayan terörist.
Bombacıya iş bulan ve ev bulan terörist.
Bombacıya İstiklal Caddesinde keşif yaptıran terörist.
Bombacıya bombayı veren terörist.
Bombayı patlattıran ve patlatan terörist.
Yargılamada bombacıya müebbet hapis cezası, yardım ve yataklık yapanlara 3 – 5 yıl hapis cezası vererek terör önlenemez ve vatandaş olarak bizleri de tatmin etmez.
3 – 5 yıllık cezasını tamamlayan terörist, kaldığı yerden teröre devam edecektir.
SONUÇ:
40 yıldır teröre çok can ve mal kaybı verdik. Hepsini rahmet ve saygı ile anıyoruz.
Terörü yok etmenin ve caydırmanın en önemli yolu, sadece bomba koyana verilecek müebbet hapis cezası yeterli değildir.
Yardım ve yataklık yapanların da cezaları azaltılmadan tümüne müebbet hapis cezası verilmelidir. Vatandaş olarak ancak böyle huzura erişiriz.
SİZLER
Güzel yaşamınızın baharında
Hain bir el aldı sizi aramızdan
Yandık, yıkıldık…
Milletçe öfkeliyiz
İstanbul Beyoğlu denince
Hep sizi dualarla anacağız.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.