DOLAR 18,6482 0.05%
EURO 19,5907 0.37%
ALTIN 1.068,680,71
BITCOIN 313749-0,90%
Afyonkarahisar

KAPALI

02:00

YATSI'YA KALAN SÜRE

Ümit Demir

Ümit Demir

19 Aralık 2018 Çarşamba

BUĞDAY: YER GÖK, KALP VE KÂİNAT…

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Ümit Demir 19 Aralık 2018 Çarşamba 13:32:22
 

Semih Kaplanoğlu’nun Buğday isimli filmi, yurt içi ve dışında hâlâ gösterimde ve hakkında hâlâ olumlu olumsuz eleştiriler yazılıyor. Bu eleştiriler kapsamında, konu ve senaryo tartışılır bulunsa da teknik açıdan büyük bir beğeni aldığını söyleyebiliriz. Türk sineması için çok özel ve çok ayrı bir yerde olduğu/olacağı kesin.
Hızır ile Musa kıssası, Hz. Muhammed’in taşlanması, karnına iki taş bağlaması, Hz. Musa’nın Allah ile konuşması gibi pek çok yaşanmışlığa göndermelerde bulunan ve bunları metaforik olarak işleyen Buğday (Grain), tasavvufî anlatımı seçtiği için hâliyle seyirciye farklı açılardan yorum yapmanın önünü açıyor. Ben de filmin bu yönüyle -filmle alakâlı bugüne kadar yazılan ve yukarıda bahsettiğim göndermeleri ele alan yazıları tekrar etmemek adına-  kendi dünyamdaki çağrışımlarını, açtığı kapıları, düşündürdüğü şeyleri  dile getirmek istiyorum.
“Mahrem Evin Güzelliği”
Buğday’da “ev” vurgusunu çok önemsedim, hatta neredeyse filmin merkezine layık gördüm.
Filmin gizli kahramanı Cemil Akman, “bereketsiz” toprak üzerinde bile konaklayacaksa önce elindeki sopa ile bir “daire” çiziyor, evinin temelini atıyor, sonra bir çizgi ile ayrılmış bu iki topraktan daire içinde olanına girerken ayakkabısını dahi çıkarıyordu. Bununla da yetinmiyor, daire çizerek evi olarak belirlediği o alanı süpürüyordu. Sanki “mukaddes” bir yerdi orası artık. “Geleneksel ev inşası sırasında evin temelleri kazıldığında temele un, yağ, tuz atarlar ve ev bittiğinde eşiğinde koyun kurban ederler. Evi adeta kutsayan bu ritüel onu harem/mahrem kılar ve “kutsallaştırır.””(1)
Evin mahremliğini kaybedişi ise artık -sadece Doğu ve İslam ülkelerinde değil- tüm dünyada toplumsal bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Çünkü “Günümüz dünyası, eylem ve duyguların temsil edildiği ve yorumlandığı bir tiyatro değil, mahremiyetlerin sergilendiği, satıldığı ve tüketildiği bir pazardır”.(2)  Mahremdeki yani özeldeki, gizlideki “güzellik”  günümüz enformasyon çağının getirdiği “şeffaflık” ile kaybolup gidiyor ve ortaya şiddet içeren bir pornografi kalıyor.
Tıpkı mabetlerdeki “sırlı güzellik” gibi “evdeki sırra” kavuşmanın sınırını gösteriyordu Buğday’daki Cemil Akman, toprağa çizdiği daire ile… Hürmet edilmesi gereken, en kötü koşullarda dahi azami saygının gösterilmesi icap eden yer: Ev, mesken, hâne, yuva…
Filmdeki bu sahne, dışarıdan bakınca oldukça mantıksız, tuhaf gözükse de filmin içindeki iki ayrı dünyanın, kapitalizm ve dışlanmışların dünyasının ayrımını bu “ev” yapıyordu çünkü: şeffaflığa karşı mahremi, bireyciliğe karşı birliği, alışveriş çılgınlığına karşı tasarrufu ve iktisadı, lüks konutları barındıran sitelere karşı da mahalleyi savunan ev…
“Ev” fizik-metafizik, mecaz-gerçek, hakikat-taklit… vb. tüm yorumlarla bizlere bir şey anlatıyor.
Ev, elbette ki insanlığın var oluşuyla birlikte vardı ve ailenin yeşerdiği bir mekândı. Aile, ancak bir evi paylaşıyorsa, eve gerekli ihtiramı gösteriyorsa, evi “kutsal” biliyorsa aile olabilirdi.
Buğday’daki Cemil Akman, evine ne kadar sahip çıkıyorsa, günümüzde de bunun tam aksine “Kafe ve AVM’lerde sosyalleşen insanlar, gerçek sosyalleşmenin mekânı olan eve, ev halkına karşı yabancılaştırmaktadır”(3) Böylece, modern dünyada evin sınırları kalmıyor, dışarısı ile içerisi düzleşiyor, şeffaflaşıyor. “Tehdit edici dünyaya karşı “biz”i koruyan zar gibi hissedilecek “ev” yıkılmıştır. Aile yıkılmıştır. Onun yerine … insanların girip çıktığı kutsalı olmayan konutlar inşa edilmiştir.”(4)
Bu sınırsızlıkla, “had”sizlikle sadece evi kaybetmiyor; evle beraber komşuluğu, mahalleyi, şehri hatta toplumu da yitiriyoruz. Çünkü ev aynı zamanda toplumun da yapı taşıydı. “Ön tarafından kırk ev, arka tarafından kırk ev, sağ tarafından kırk ev ve sol tarafından kırk ev ile komşusun”(5), “Uzak yakın komşuna iyilikte bulun”(6) diyen bir ahlâk prensibi, 40 komşu ile mahalleyi, bu mahalleler üzerinden de şehri oluşturuyordu böylece. Birbirine bağlı bir zincir… Biri koparsa, zayıflarsa hepsinin çözülüp dağılacağı…
Buğday’daki Cemil Akman, toz toprak içinde bile olsa bize evi işaret etmekle asl��nda neyi/neleri kaybettiğimizi, bize kaybettirilenleri nerede aramamız gerektiğini gösteriyordu.
Nasreddin Hoca’nın fıkrasını bilirsiniz: Hoca, gece yarısı evinde bir eşyasını kaybeder; aramak için sokağa, sokak lambasının altına gider. Soranlara da “Ev karanlık… Burası daha aydınlık olduğu için burada arıyorum” der.
Günümüzde, sokaklardaki şiddeti ya da pornografiyi görünce hep bu fıkra aklıma gelir. Evde kaybettiklerimizi sokaklarda bulmaya çalışıyoruz. Gazetelerin 3. sayfalarında gördüğümüz çoğu haberin kaynağı, bu kayıp arayışlarının acı sonuçları değil mi? Oysa haberlerdeki fail ya da mağdur, hepsi de daha demin evimizdeydi ve biz hepsini, evimizde kaybettik. Çünkü “evi” kaybettik; evi kutsal bilip ona hürmet göstermesini unuttuk.
“Kalbe Sınır Çizmek”
Evin insana dönük tarafında ise kalp var: dîl hânesi… Kalbe de tıpkı eve gösterildiği gibi saygı göstermeden, ona “kendini bilmesi” için bir hudut çizmeden, insan şehrinin de imarı mümkün değildir. Kalbin hudutsuzluğu, bir anlamda sınırsızlığı, narsisizme götüren yol değil midir? Richard Sennett’in ifadesiyle: “Narsist, tecrübe kazanma peşinde değildir. Bir şeyi yaşamak ister: Karşısına çıkan her şeyde kendisini yaşamak…”(2)
Cemil Akman’ın rehberliğindeki  Erol Erin’in yolculuğu da evini, kalbini, kendini bilmesiydi bir yönüyle. Buğday bahane ama nefes asıl…
Kişinin kalbini tanıması, aslında kendini bilmesi (Nosce Te İpsum)(7) bin yıllık konu değil midir haddi zatında?
Cemil Meriç, Bu Ülke’de “Hadis(8): “Kendini tanıyan, Rabbini tanır” diyor. En küçük sonsuzla, en büyük sonsuz arasındaki esrarlı ayniyeti ifşa eden büyük söz. Kendini tanımak, marifetler marifeti.” diyerek Buğday’daki adaşı olan Profesör Akman’ın talip olduğu “marifetin” önemi gösteriyordu. Kendini Bil’den, Kendini Tanı’ya; oradan da “Kendini Gerçekleştir’e”(9) …
İnsanın serüveni, kalbinde mi saklıydı?
Erol Erin, yolculuğunun bir noktasında, rehberi Cemil Akman’a şöyle bir söz verir: “Eğer sana bir daha itiraz edersem seninle olan yolculuğumu bitiririm.”
Bu sözüne rağmen Erol Erin, rehberine bir kez daha itiraz eder. Aslında bu itiraz, Erol Erin’in yolculuğunun kalbine yönelmesine yani “nefes”e giden bir kapı olur. Çünkü o ayrılıştan sonra Erol Erin, lüks konutuna, modern/rahat hayatına geri dönmez. Tam aksine, “çile çekmeye” kendi iradesi ile karar verir. Buğday’ı değil, nefesi seçer yani bu defa.
Cemil Akman bize usulünce “evinize dönün” demişti,  Erol Erin de “kalbinize dönün” demiş oluyordu bir nevi. “Eve dön, şarkıya dön, kalbine dön… Oradaki sıralama içinde eve ve şarkıya dönmenin, kalbine dönmedikçe, bir üretken alan türetemediği tezi işleniyor. Eve dönmek, ülkesinin aslî kültürüne dönmektir. Şarkıya dönmek, insanlık için söylenebilecek en güzel şeyi terennüm etmektir. Bütün bunlar kalbe dönmenin aşamalarıdır.”(10)
“4 Evin Buluşması”
Kalbine dönen Erol Erin, bunun karşılığını da görüyordu tabi. Son sahne “evlerin buluşması” oluyordu: Kalp (beden evi), kendi evi (insan), karınca evi (doğa) ve kâinat evi…
“Nefes” yolcuğunda, kalbini bulmaya/bilmeye çalışan Erol Erin, bir karıncaya rast gelir ve onu takip ederek karıncanın evini bulur. Sonra o evi merkeze alarak yine daire çizip kendi evini belirler. Sonra da Ay’ın ve Güneş’in de temsil edildiği şekiller çizer.
Filmde 4 kalbin buluşması, bir noktada birleşmesi insanlığın kurtuluşunu getiriyordu: Buğday’ı… Kendisini keşfetmiş, yaratıcısını bulmuş insanın doğa ile, kâinat ile barışık olması sonucunda insanlığın devamı için lazım olan gıdaya ulaşılmış, insanlık nefes almış oluyordu.
Son sahneye bakınca şu bilgiyi de hatırlamak lazım: “Gökküre’nin rölevesinin çıkarılmasından amaçlanan, yeryüzünde kurulacak şehirlerinin plânlamasının, göksel plânlamayı birebir yansıtmasını sağlamaktır. Nitekim atalarımızın şehirleri Gökküre’nin rölevesinin yeryüzünde uygulanması şeklinde gerçekleşir.”(11)
Yönetmen Semih Kaplanoğlu, son sahnedeki çizimleri bir Yörük ninenin anlatısına(12) dayandırmış olsa da yukarıda vurgulanan “gök ile yerin buluşmasını” ustalıkla gerçekleştiren eski medeniyetleri de anmamız gerekiyor.
“İnsanın Hikâyesi de Bir Daire”
Filmde ev kadar “dönüşler” de merkeze yerleşiyordu. Hatta filmin başrol oyuncusu Jean Marc Barr da bu konuya şu cümlelerle dikkat çekiyordu: “Biz bu illüzyonun içinde kaybolduk. Bu problemin çözümü ise şöyle olabilir: “Ne yapıyorsan dur ve bırak, içine dön ve sor kendine, kimim ben?” İçimize dönüp bu soruyu kendimize sormadığımız, toplumun içindeki yerimizi sorgulamadığımız müddetçe de bu çıkmazı aşamayacağız. Bugünün insanının en büyük dilemması bu ve bundan kaçıyoruz. Nereye mi? Filmlere, dizilere, bilgisayarlara kısacası illüzyonlara… İnsanlar kendi içlerine dönüp bu soruları sorduğu takdirde aslında problemlerinin çok benzer olduğunu da fark edecekler.”(13)
Yukarıda da değindiğimiz gibi eve, kalbe “dönüş” mesajı kadar Andrei’nin de hikâyesi “dönüş” ile tamamlanıyordu. Erol Erin’in yolculuğa beraber çıktığı öğrencisi Andrei çocukluğuna, ana vatanına dönüyor ve onun hikâyesi de bu dairenin tamamlanması ile bitiyor, belki başlıyordu.
Toprağa, evi belirlemek için çizilen daireler de Kâbe etrafında yapılan tavafları andırıyordu. Bittiği yerde yeniden başlamak… Ya da her tevbe ile sıfırlanmak, yeniden bismillah demek… Her hatim sonrasında hemen bir Fatiha ile yeni bir hatme başlamak… Her günün güneş ile son bulup başlaması… Ve her nefesin tekrar tekrar alınıp verilmesi! Tüm bunlar bir sürekliliğin, bir döngünün, bir dairenin, bir dönüşün izleri.
Kur’ân-ı Kerim de asıl yurda (eve) ve yaratıcıya dönüşü, “insanın yaratılışının” anlatıldığı Alak Sûresinde şöyle belirtir: “Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.”
İnsanın hikâyesi başladığı yerde bitecek, başlayacak.
“Güç mü, Ahlâk mı?”
Filmden gerçek hayata dönersek, kendimize dönersek aslında… “Buğday mı, Nefes mi?” sorusu gibi bir soru ve iki tercih duruyor önümüzde: “Güç mü, Ahlâk mı?”
Hoca Ahmed Yesevî’nin, Hacı Bektaşî Velî’nin, Tapduk Emre’nin, Yunus Emre’nin bereketlendirdiği bu topraklarda, dönmemiz gereken ya da gözümüzü kapayıp kaçtığımız şey nedir?
Başrol oyuncusu Jean Marc Barr, Anadolu’da çekim için geçirdiği zamanı anlatırken ahlâk vurgusu yapıyor mesela: “İnsanlara bayıldım, yepyeni bir ahlâk anlayışını keşfettim diyebilirim. Amerika’daki ahlâk anlayışıyla tamamen farklı. Anadolu coğrafyası özellikle çok büyüleyici bana Sahra Çölü’nü hatırlattı. Burada zaman geçirirken ruhunuzda bir şeylerin değiştiğini hissedebiliyorsunuz.”(13)
Buğday, bu soruyu da soruyor bize. Hudutları belirlenmiş, sürekliliği olan, olması gereken bir “dönüş”ün mü içindeyiz; yoksa yoldan mı çıktık, zikzaklar mı çiziyoruz?
İnsanlığın “nefes” alabilmesi için, elimizdeki/evimizdeki “bereketli toprağa” dönmek çok mu zor artık?
(Bu yazı Yedi İklim Dergisinin Kasım 2018 sayısında yayımlanmıştır.)
_________________________________
1- Lütfi Bergen, http://gizlenentarihimiz.blogspot.com.tr/2016/05/muslumanlar-evlerini-kaybettigi-gibi.html
2- Byung-Chul Yan,.Şeffaflık Toplumu, Metis, 2017
3- Abdurrahman Arslan, “Değişen Toplumsal Algımız ve Yeni Dinamikleri” Konferansı, 9 Mayıs 2018, Bursa
4- Lütfi Bergen, http://www.dunyabizim.com/mercek-alti/4058/artik-evimiz-disarisi
5- Hasân-ı Basrî’den komşuluk tanımlaması
6- Nisâ Sûresi 36. ayet
7- M.Ö 400’lerde Delphi’de Apollon Tapınağı’nın girişine “Kendini Tanı” yazılmıştı.
8- Cemil Meriç merhum, hadis diye yazmış ama o konu tartışmalı. “Yahya b. Mua’z (ö. 871) veya Ebu Said el-Harraz (ö. 892)’a ait olan bu söz, farklı sebeplerle Hz. Peygamber’in sözüymüş gibi algılanıp meşhur olmuştur.” Hür Mahmut Yücer, http://www.diyanetdergi.com/gundem/item/2117-nefsini-bilen-rabbini-bildi
9- Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi”nin en üstünde yer alan “Kendini Gerçekleştirme”si, bir anlamda kendini tanıma, kendini bilme sonucunda ulaşılabilecek “insan-ı kâmil”e benzetilebilir.
10- İsmet Özel, http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?YID=480&KID=38&PGID=0
11- Alev Alatlı, http://www.alevalatli.com.tr/makale.asp?s=detaym&ID=1
12- Lütfi Bergen, http://www.diyanetdergi.com/kultur-sanat-edebiyat/item/2353-bugday-kabugunun-otesi
13- Jean Marc Barr, https://www.sabah.com.tr/pazar/2017/11/26/bir-illuzyonun-icinde-kaybolduk

Devamını Oku

BİREY-KENTLERDE “YANLIŞ VE YALNIZ YÜRÜME” SORUNSALI

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Ümit Demir 19 Eylül 2018 Çarşamba 13:22:49
 

Hayatının büyük bölümünde başörtülü olarak toplumda yer alan ama sonrasında başörtüsünü çıkarma kararı gençlerin, bu tecrübelerini anlattığı “Yalnız Yürümeyeceksin”(1) blog sayfası, eğer sosyal medya ile ilgiliyseniz büyük ihtimal dikkatinizi çekmiştir. Ya da dikkatiniz, özellikle çektirilmiştir. Çünkü bu blog OdaTv, artıgerçek, Medyascope gibi farklı sayfalarda da haber ve konu olarak yer aldı, ilginçtir.
İlginçtir çünkü bu blog sayfası, kısa zamanda böylesine etkileşim gösterecek kadar bir içeriğe ve özelliğe sahip gözükmüyor. Yazıları imzasız, (tanıtımının yapıldığı tarihe göre) 8-10 günlüğün bulunduğu, fikrî ve edebî değeri vasatı aşmayan, künyesi belirsiz bir sayfa…
Acaba Kurgu mu?
Hâl böyle olunca insanın aklına ilk olarak “Acaba bu blogta yazılanlar bir kurgu mu?” sorusu geliyor. Şekil ve esas olarak bakıldığında aslında “Neden olmasın?” diyoruz. Kurgu olabilir, çünkü hepsi de şekil olarak tek bir kalemden çıkmış gibi. Vurgulamalar, ayrıntılar, anlatım üslubu… vs. Belki bir editörün işidir, farklı metinleri aynı kıvama getirmek, kim bilir?
Öte yandan kurgu olmasını düşündüren içerikler ise öylesine çok ki! Baskıcı, zorba, şiddet eğilimli aileler var mesela neredeyse her hikâyede. Ayrıca tüm mektuplar, Müslüman bir kadının, erkek egemenliğindeki başörtüsü baskısını, anlaşılabilir, haklı nedenlerle kırarak kendi şahsiyetini kurma üzerinden gitmiyor. Anlaşılmaz bir şekilde, başörtüsü üzerinden yola çıkarak Tanrı’yla, İslam’la, Kur’ân’la, aileyle ve toplumla hesaplaşmaya ve zıtlaşmaya ve hatta hepsini yok saymaya gidiyor.
İşin daha da tuhafı, tüm bu isyankârlığa rağmen, yani başörtüsünü çıkarıp Tanrı başta, anne baba, arkadaşlar, okul ile restleşen ve kendini bulan “cesur” kişilerin, yazdıkları mektuplara bir türlü kendi isimlerini ekleyememeleri… “Alayına isyan” denmişse “Benim adım bomba, soyadım ölüm” repliğini de eklemeleri gerekmez miydi, kurgu şüphelerini gidermek için?
Kurgu Olmasa da…
Kurgu şüphelerimiz bir kenarda dursun, şu konunun da altını çizmek lazım: Aileler, ebeveynler ne yazık ki inançlarının altını, bilgi ve sevgiyle doldurmak yerine cehalet ve öfkeyle konuların üzerini örtebiliyorlar. Bu da toplum genelinde bir yaramız, eksiğimiz. Gelenek dâhilinde gelen inanç ve ibadetler, yeni nesle aktarılırken ne yazık ki içi boşalmış şekilde aktarılıyor; en ufak bir olumsuzlukta da davranış şekli şiddete dönüşebiliyor.
Kendini dindar olarak tanımlayan aileler, eğer ki çocuklarına sadece emir veriyor, sevgiden ve hikmetten bahsedemiyorsa bu, bir müddet sonra “yanlış ve yalnız yürümelerin” bir başlangıcı olabiliyor. Yani cehâlet, bir nesil sonra felâkete gidiyor. Blogtaki yazılanlar kurgu olsun olmasın, sonuç maalesef bu.
Birey-Kentlerde Ahlâkı Yaşayabilmek
Kent hayatı, bizleri bireyselleştiriyor. Bu açıdan sorunun sadece “saça dokunması istenen rüzgâr için fedâ edilen başörtüsü” olduğunu düşünmüyorum. (Hem başörtüsünü ana konu yapsam cinsiyetçi bir tepki görürüm hem de “Yine mi bir erkek, kadınlar hakkında yazı yazmış” klişesini duyarım.) Bireysel yani benmerkezci yaşam tarzımızda bizim isteklerimizi eksilten, azaltan ve engelleyen bir şeyler istemiyoruz.
Zygmunt Bauman, kentlerdeki bu durumu şöyle açıklıyor: “Kent merkezlerinde fiziksel yakınlık, manevî uzaklıkla el ele gider. Aslında, bir kentte yaşamak, zihnimizi aşırı meşgul etmesin ve taşıyabileceğimizden ağır ahlâkî yükümlülükler dayatmasın diye fiziksel yakınlığın etkisini “sıfırlama” anlamına gelen karmaşık bir sanatı gerektirir; bütün kent sâkinleri bu sanatı öğrenir ve uygular.”(2)
Sanayi Devrimi sonrası, iş umuduyla kırsalı terk ederek kentlere gelen, burada geleneksel toplum/mahalle/aile özelliklerini kaybederek -Charlie Chaplin’in “Modern Zamanlar”ındaki gibi- fabrikaların çarklarında kendini kaybeden her toplum gibi biz de bu değişim içine girdik. Bir kısmımız buna “ekmek parası” için mecbur kalırken, bir kısmımız da bu değişime “gönüllü” olduk. Özellikle son yıllarda, muhafazakâr diye bilinen çevreler bu dönüşümde başı çekiyor, diyebiliriz.
Akademisyen Ayşe Çavdar, Başakşehir üzerinden yaptığı araştırmada, “muhafazakâr” kesime “Eski mahallenizi niye terk ettiniz?” sorusunu yöneltiyor ve cevaplar arasında şu açıklamayı da görüyordu: “Eski hukuktan kaçıyorlardı: Mahalle, hele gecekondu mahallesi, yasa anlamına gelmeyen hukuk demek. Yani komşuluk. Herkesin şöyle ya da böyle birbirini tanıdığı, ölümden, hastalıktan, ekonomik badirelerden haberdar olunan yer. Bu da sorumluluk demek. Artık bu tür sorumluluklar taşımak istemiyorlardı. Kredi kartlarından her ay belli bir miktar bir ya da iki derneğe bağışta bulunmak yeterliydi. Bu türden insanlık halleriyle bizzat ilgilenmek yeni hayatlarına taşımak istedikleri bir hal değildi.”(3)
Bauman’ın vurguladığı “ahlâkî yükümlülükten kaçış”ın bir örneği bu durum. Hem de “daha ahlâklı yaşayabilmek” bahanesi adı altında bir kaçış…
Kapital Tanrı’ya Sunulan Egolar
Sosyolojik ve psikolojik çözülmenin birbirini hem etkilediği hem de birbirine hız verdiği birey-kent modelinde her bir şey Kapital Tanrı’ya sunulan adak gibi. Tüm değerler, tüm duygu ve düşünceler, hızla tüketim eşyası; “ânı yaşa”, “tadını çıkar” gibi sloganlar da günübirlik hayatın, nihilizme çıkan kapısı oluyor.
Bu “küresel dine” karşı durması, direnmesi ve toplumları uyandırması beklenen Müslümanlar da ne yazık ki ruhunu, kalbini geliştirememenin, kemâle erdirememenin cezasını “çoğunluğa benzemek” olarak çekiyorlar.
İki kutsal emânet başta, Mesnevi’yi, Hikem-i Atâiyye’yi, Kimya-i Saâdet’i… vb. ve de bunların şerhlerini okuyup kendi varlığı üzerinde düşünerek Yaratıcısını daha yakından tanıma imkânı bulacak, bunu da yaşayarak tüm insanlığa anlatma derdiyle tutuşacak olanlar, sekülerizmden hedonizme düşerek kapitalist küresel şirketlere müşteri olma peşinde.
“Emr-i mâruf, nehy-i münker”, “İ’lây-ı kelimetullah” sanki Doğu’nun 1001 Gece Masalları’ndan birkaç sayfa yaprak gibi duruyor Müslümanların günlük hayatında.
Kalplerini güzelleştiren şeyleri samimiyetle yaşayıp anlatmak yerine bilakis onları hayattan tasfiye ediyor, güzeli çirkinleştiriyorlar. Ya da emperyalist kan dökücülüğü, gıdadaki terörü, ucuz emeğin hüküm sürdüğü giyim sektörünü, devasa ekonomisi olan şirketlerin dünya halklarını nasıl sömürdüğünü anlatmaktan, buna direnmekten daha cesurca bir davranış oluyor, egoist isteklerinin eylemlerini anlatmak, yaşamak…
Aydınlamanın Verdiği Karanlık
Avrupa’nın “Aydınlanma” üzerinden yaptığı, baskı ve sömürü aracına dönmüş Hıristiyanlık nezdinde “Tanrının karşısına insanı koymak”tı. Hümanizm, Niçe’nin de buyurduğu gibi “Tanrı’yı öldürüp” insanı “yeni tanrı” ilân ediyordu. “Özgürlük” kavramı ise insanla ilişkili, önüne aldığı her kelime ile modern çağın “dokunulmaz tanrısı” oluveriyordu. Özgürlük, maddesel hazzın da kılıfıydı artık. Haz temelli yaşamak dendiğinde Sanayi Devrimi sonrasında, ekonomik açıdan biraz daha kaliteli hayat anlaşılıyordu. Günümüzde ise haz demek, her alanda “altın vuruşun” adı.
Oysa felsefeyi yeniden keşfetmeye gerek yok. İlk filozoflar, erdemin karşısına hazzı çıkarırken bile –Demokritos’un toprağı bol olsun- düşünceyle gelen iç huzuru, dinginliği işaret etmişlerdir. Kaba, sıradan, zevksiz bir haz değildi istenen.
“Ben, hüznün peygamberiyim; hüzün benim ayrılmaz arkadaşımdır” diyen İslâm peygamberinin takipçileri ise modern çağın haz anlayışı içinde, istikâmetten çıkmışa benziyor: Başörtülü/sakallı olduğu halde sokak ortasında bir erkekle/kızla öpüşme, elinde bira şişesi ile çevreye görüntü verme, istediğini yaşama, dilediğini yapma… Zahmetsiz, dertsiz, hüzünsüz bir hayat. (Tam da bu yazıyı yazarken sosyal medyaya bir vidyo düştü: Hac yapan ihramlı Türk hacıların iskambil kağıdı oynarkenki hâli… Hac meşakkâttir, diyen hüzün peygamberi nereye düşer yine?)
Modernliğe Yenilen İmân
İbn-i Haldun, “Mağluplar galipleri taklit eder” derken sadece şekilsel ve yaşantı anlamında demişti. Üzülerek görüyoruz ki günümüzde, birey-kentlerde modernliğe yenilen İslâm toplumları fıkıhsız, ilmihalsiz, âdâb-ı muâşeretsiz kalmanın yanında akâidsiz de kalıyor. Neye, nasıl inanması üzerine yazılan onca eserden, birikimden istifâde etmek yerine “kendi hevâ ve hevesinin yarattığına” imân ediyor. Okulda, işyerinde, trafikte… vs. çeşitli kurallara uymak zorunda olduğunu bilenler, söz konusu İslâm olunca birden, tüm kuralları yıkan “kahramana” bürünüveriyor.
Özgürlüklerin ülkesi Fransa’da bir ara gündeme gelen Burkini yasağı(4) gibi islâmî sembollere, görünüşlere yasak Avrupa’nın genelinde yaygınlaşsın ve destek görsün, o ayrı mevzu da, Müslümanlar da “galibi taklit etme” duygusuyla kendilerine farkında olmada yasaklar koyuyorlar, “asıl”dan uzaklaşıyorlar.
“…Kur’an’da, yanındakiler tarafından bir peygambere söylenen şu ifadeler geçer: “Ey Şuayb! Atalarımızın taptıkları şeylerden veya mallarımızdan istediğimiz gibi harcamaktan vazgeçmemizi, senin namazın mı emrediyor?” Hûd 87.
Müslümanlar, modernleşmek için yaptıkları israfı (hayatı) kısıtlayan bir ahlâk (ve dahi imân) istemiyorlar!
Oysa görünür halde yaptıkları şeyler (namaz, tesettür… vb.), yeni bir yaşam tarzı kurmalarına yol açmalıydı. Ayette işaret edilen namaz (Allah varlığının bilinci) Müslümana özünü, dünyada bulunma gâyesini ve varacağı son istasyonu unutturmamalı, aksine dünyayı güzelleştiren -kendini zenginleştiren değil- bir motivasyon aracı olmalıydı.”(5)
Sonuç Niyetine
Yalnız yürüyenlere rehberlik edememenin hüznü, kendini bilenlerde olmalı. Bu kapitalist düzenin dayattığı yaşam şekline karşı da sürdürülebilir bir geleneğimiz bulunmalıydı. Kimseyi suçlamadan, çözümü görüp doğruyu yaşamalı. Aksi bir durumun varacağı sonuç, bugünden daha beter olacak.
____________
1- /www.yalnizyurumeyeceksin.com
2- Sosyolojik Düşünmek, Zygmunt Bauman, Ayrıntı
3- www.artigercek.com/yazarlar/ayshe-cavdar/elde-kalan-yok-yer
4- www.aljazeera.com.tr/gorus/medenilestirme-misyonunun-son-ornegi-burkini-yasagi
5- kocatepegazetesi.com/tr-TR/kose-yazilari/87928/muslumanlarin-modernlikle-imtihani
(Bu yazı www.dunyabizim.com’da yayımlanmıştır.

Devamını Oku

İSLÂM “MET” DEĞİL, REKLAMA “KURBAN” ETME!

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Ümit Demir 18 Ağustos 2018 Cumartesi 13:30:19
 

Reklamlar,  insanları gerek duymadıkları arabaların ve kıyafetlerin peşinden koşturuyor. Kaç kuşaktır insanlar, nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar. Neden? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için…
/ Chuck Palahniuk
 Bir ticaret terimi olarak metâ (çoğulu emtiâ) “satılmak amacıyla üretilen, alınır satılır mal, ticaret malı” olarak tanımlanır.
Sıkça geçtiği Kur’ân’da ise bu terim, “insanların istifade etmesine elverişli nimet ve imkânlar için kullanıldığı” gibi bizatihi dünya için de kullanılıyor: “Dünya hayatı, aldatıcı bir metâdır” (3/185; 57/20).
***
1900’lü yılların başından itibaren metânın, reklamlarla parlatılarak (özellikle Edward Bernays ve Ernest Dichter maharetiyle) bir ihtiyaçtan çıkıp haz almaya yönelik “şeylere” dönüşmesine şahit oldu insanlık. Metânın, geleneksel yöntemlerle, bir insanın, ustanın elinden az sayıda (arz-talep dengesi içinde) çıkıp da bir kişinin, bir ailenin ihtiyacını karşılıyor olma hikâyesi ne yazık ki mutlu sonla bitmedi.
Endüstriyelleşme, sanayileşme sonucu fabrikalar, metâları -dünyanın kaynaklarını, işçinin emeğini sömürmek pahasına- durmaksızın üretmeye başlar ve her sene farklı bir “modelle” çıkmak zorunda kalır iken reklamcılar da toplumları bu “metâ”ya ihtiyaçları olduğuna iknâ etmeye uğraştı, bunda da başarılı oldu. Reklamlar bize, 1 sene önce aldığımız metâdan tiksinme, yenisini alma şehvetini aşıladı, biz farkında olmadan.
***
Kendi ekonomik sistemini kaybeden, terazisi adâlet ve hak temelli, faizsiz, emeğe dayalı ama emek sömürüsüz “pazarını” unutan müslümanlar da hâliyle bu değişim içinde eridi gitti. Reklamlar, zihinlerle beraber ruhları da dönüştürdü. Düşünsenize, 70’li-80’li hatta 90’lı yıllarda tatil nedir bilmeyen müslümanlar, 2000’den sonra tatil yapmak için bankadan “ihtiyaç kredisi” çeker hâle geldiler.
Tabi bunun bir de lafza yani sözcüklere olan etkisi de var. Reklam sektörü, metânın satışını yaparken hedef kitlenin hassasiyetlerini de göz önüne alacağını iyi bilir. Meselâ “Geleneksel Bayram Kredisi” diyerek başlar söze. Sonra devam eder: “Muhafazakar Cruise Turları “Osmanlı’nın İzinde””… Ya da “İslamî 5 Yıldızlı Otel”… “Ebu Eyyüb El Ensari House”…
***
Reklamcılık sektörü, solcuya sol kavramlarla, sağcıya sağ kavramlarla yaklaşıp cebini doldurmaya devam ededursun, müslümanlar bu döngüde sadece ceplerinin boşalmasına maruz kalmıyor, aynı zamanda da tek kelime ile “imanlarının da boşalması” tehlikesi ile muhatap oluyorlar.
Nasıl mı? Kurban Bayramının yaklaştığı şu günlerde, ekranlardaki reklamlara bakalım o hâlde: “İslamî Usûllere Göre Kurban”… 17-18 Kilo… İster Kıyma, İster Kuşbaşı, İster Pirzola şeklinde… Kutuda, Hazırlanmış, Eve Teslim…
***
İmam Gazâli “Lafızlarla ahmaklar düşünür” diyor. Yani sadece söz ile, kelime ile yetinenler aklını tam olarak kullanamayanlardır. “Beden-Ruh”, “Madde-Mânâ” ayrımını bilmesi gereken müslümanlar, son birkaç yüzyılda “Lafız-Mefhum” farkındalığını da unutmuşlar ve “Hikmet”e yabancılaşmışlardır.
Hikmet ki her işin içinde aramakla mükellef olduğumuz varoluşsal özdür. Neyi, niye yaptığımızın, onu yaparkenki niyetimizin, yaparken kullandığımız metodun ve ulaştığımız sonucun uzun ve kısa vadeli getirisi ve götürüsünü düşünebilme, en doğru ve faydalı yargıya varabilmek çabasıdır hikmet.
***
Kurban, bir markete kredi kartı siparişiyle koli içinde eve teslim edilen bir “et” parçası “lafzına” indirgeniyorsa buradaki mefhumu ve hikmeti nasıl bulacak müslümanlar? Daha da ötesi, ibadetlerinin sâfiyetini yani temizliğini, sırf Allah rızası için yapılır olduğunu nasıl düşünecekler?
Kapitalizm, tamam, “zorlaştırmıyor, kolaylaştırıyor”. Fakat bunu inanın hayrımıza yapmıyor. Bizi, inandığımız sözcüklerle avlayıp kendine bağlıyor. Ama sadece sözcüklere sığınıp imanlı, ihlaslı, ibadetli bir hayat mümkün mü? Sadece lügate bel bağlayıp bir yaşam tarzı dizayn edilebilir mi? Edilirse bunun adı “Geleneksel Bayram Kredisi”, “İslamî 5 Yıldızlı Tatil”, “Muhafazakar Cruise Turları” ve “İslamî Kesim Kolide Kurban Eti” olur. Plastik çiçekler gibi “naylon müslüman” olur.
***
Kurban ibadetinin, zincir marketlerden alınan etlerden bir farkının olduğunun farkına varın lütfen.  “İslamî Usûllerle Kesim” kadar “İslamî Hikmete Uygun” oluşunu da tefekkür edin. Kesilen kurbanın, Tanrıya bir yakınlık aracı olduğu kadar, “Tanrı’ya yakın geçen bir ömrün işareti” olduğunun da farkına varın.
Kurban bir metâ değil, Hacc bir metâ değil, imanınız bir metâ değil, İslâm bir metâ değil! Satışa gelmelerine izin vermeyin. İslâm’ın metâya dönüşmesine seyirci kalır, “pazarlanmasına” ses çıkarmazsanız elinizde ahiret azığı olarak ne kalır?
***
Son olarak, “Her sene kesiyoruz, bu sene de kesmezsek olmaz”, “Keselim de çoluk çocuk et görsün”, “Kesmezsek el âlem ne der”, “Âdettendir, kesmek lazım…”, “Keselim de fakir fukaraya dağıtırız” diyenlere âfiyet olsun.
“Allah’ım, senin nasip ettiğin maldan, yine senin rızanı kazanmak için harcıyoruz; lütfen kabul buyur” diyenlerin kestiği kurban da Hakk katında makbûl olsun.  
(Bu yazı 17.8.2018 tarihinde www.dunyabizim.com’da yayımlanmıştır.)

Devamını Oku

“BİR MECLİS İSTİYORUM…”

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Şerr gözükende hayrı arar,
hayır sandığımızın şerrinden korkarız.
Zaferi değil seferi düşünürüz.
Çünkü zafer mağrur, sefer kâmil kılar.

Bir seçimi daha geride bıraktık. Tartışmalarıyla, ittifaklarıyla, güzellikleri ya da nahoşluklarıyla bir seçim daha bitti. Şimdi yeni bir döneme giriyor Türkiye. Mazisinin bilinciyle, geleceğin sorumluluğuyla…
Bu yeni dönemde kimisine göre Meclis etkisizleşirken kimisine göre de daha etkin olacak.
Fakat şurasını unutmayalım ki biz “Meclis” derken elbette tarihî rolünü düşünerek bir anlam yükleriz. Mesela 1. Meclis’in varoluş gerekçelerini, katılımcılarını, açılışını düşünürüz. Sonra Meclisimizin yakın zamanlardaki 1 Mart Tezkeresindeki duruşunu aklımıza getiririz.
Bu açıdan bakınca Meclis demek bizim için halk demek, Anadolu demek, hükûmet demek, Türkiye demek.
Yani aşağıya “Bir Meclis istiyorum…” diye not düştüklerim aslında hem geçmişte olanları hem de gelecekte olması kuvvetle muhtemel olacakları kapsayan şeyler. Bir ütopya, bir hayal, bir çıkmaz ümit değil.
Evet, bu ülkeye ve milletine ve de insanlık ailesine gönülden bağlı her fert gibi bir Meclis istiyorum.
Bir ülkü gibi, bir dua gibi, bir olmazsa olmazlar listesi gibi, bir kendimize ayna gibi, bir ne olduğumuzun resmi gibi…
Bir Meclis istiyorum; her türlü sömürüye/emperyalizme karşı onuruyla dik duracak.
Bir Meclis istiyorum; köylüsünün, çiftçisinin, emekçisinin çıkarını en doğal şekilde gözetleyecek.
Bir Meclis istiyorum; inancına, ülküsüne, tarihine ters gelen hiç bir zorlama ithal yasayı kabul etmeyecek.
Bir Meclis istiyorum; ülkesinin zenginliğini, mal varlığını, madenlerini halkının refahına sunacak.
Bir Meclis istiyorum; nesillerinin kalbini medya ile değil medenî ahlâk ile inşâ edecek.
Bir Meclis istiyorum; küresel şirketler, halkının maddî manevî değerlerine göz koyarsa geçit vermeyecek.
Bir Meclis istiyorum; düşmana karşı bir ve beraber, kendi içinde en iyiyi gerçekleştirme yarışında olacak.
Bir Meclis istiyorum; kendi inancının, ahlâkın, örfünün gereklerini şerefiyle yapacak ama asla kolonici/sömürücü zihniyete öykünmeyecek.
Bir Meclis istiyorum; haksızlığa uğramışsa sadece bir grubun değil, bir kişinin bile hakkını korumak/savunmak için sabahlayacak.
Bir Meclis istiyorum; hesap soracak, hesap sorulabilecek.
Bir Meclis istiyorum; insanı merkeze alacak, toplumu yeşertecek.
Bir Meclis istiyorum; doğayı ve içindekileri, kendi canı gibi aziz bilecek, onları koruyacak.
Bir Meclis istiyorum; yalnız maddî kalkınmayı değil ahlâkî dirilmeyi de esas alacak.
Bir Meclis istiyorum; sen, ben, o demeden “biz” deyip tarihî mesûliyetini hafızasında canlı tutacak.
Bir Meclis istiyorum…
Bir ülkü gibi, bir dua gibi, bir olmazsa olmazlar listesi gibi, bir kendimize ayna gibi, bir ne olduğumuzun resmi gibi.

Devamını Oku

RAMAZAN’A DENK GELEN CÜMLELER – Kocatepe Gazetesi

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Ümit Demir 5 Haziran 2018 Salı 13:16:36
 

Ramazan’da kendine fayda vermesin diye helâl olandan dahi çekinen insan, sair vakitlerde kendine fayda veren haramları (faiz, rüşvet, kul hakkı… vs.) iştahla yiyorsa oruçtaki hikmete erememiş, boş yere aç susuz kalmış demektir.
***
Ramazan Ayı geldi diye içki satmayan tekel bayisi kardeşim;
Ramazan Ayında bu işi yapmam diyerek “kendini kapatan” or…pu hanım ablam;
Ramazan Ayında ağzıma sürmem deyip içkiye kısa süreli veda eden ayyaş amcam…
Şimdi sokaklara bakıyorum da, sizler ne mübarek insanlarmışsınız!
Bana kalsa Allah’ın veli kullarısınız…
Öpüyorum ellerinizden.
***
Dil, kimliktir.
Şehr-i ramazan, imsak, imsakiye, iftar, iftariye, seher, sahur, savm, mukabele, hatim, hıfz, hafız, hafize, ıyd, ıyd-ı fıtr, fitre, zekât… vb.
Kimliğine sahip çık. Yani kendine…
***
Ramazan Ayı, neden huzur hissettirir bizlere?
Sahuru, teravihi, iftarı, orucu ile “günün her ânında Allah’ı ananların huzuru” bulaştığı için…
Çünkü “Şunu iyi bilin ki gönüller (ancak) Allah’ı anmakla huzura kavuşur” Ra’d sûresi/28
***
Bir iftar menüsü(1 kişi/gün/TL), bir Ramazan paketinden(4 kişi/ay/TL) büyükse bu, gelir dağılımındaki adâletsizliğin göstergesi değil de nedir?
***
Allah diyor ki “mallarınızda, yoksulların hakkı var”.
Bu hakkı nasıl veriyoruz peki?
Ramazan’dan Ramazan’a bir kutu yiyecek kolisiyle mi?
Ya da 100-200 TL sadaka ile mi?
Malımız cip ise, lüks daire ise, markalı eşyalar ise bu adaletli, dengeli bir “hak verme” midir?
***
“Bütün ağır psikolojik hastalıkların temelinde narsisizm yatar.” diyor Erich Fromm. Öyleyse sana acziyetini ve fakirliğini hissettiren oruç, neden yıkıp geçmesin bu narsisizmi?
***
Endişe etme; günahı kendine “azık” yapmazsan, oruç seni “tok” tutar!
***
– Senin araban kaç km hız yapıyor?
– Senin maaşın ne kadar?
– Senin cami, teravihi kaç dakikada bitiriyor?
– Senin ülkende oruç kaç saat?
/ Rakamlar altında rakımsız kaldık.
***
Tok açın halinden anlamaz; hayata midesinden bakan insan da kulluğundaki acziyeti fark edemez. İşte, Ramazan bize bunu anlatır.
***
Oruç, işçinin emeğinden kesilen parayla iftar çadırı kurmak için farz kılınmadı. “Umulur ki takvaya eresiniz.” Yoksa bu kibirle, ucubla zor!
***
Nasıl geçiyor Ramazan; etten/kemikten ruha doğru…
Nasıl da geçiyor Ramazan; kirleri temizleyip kalbin içinden…
***
Oruç uzun diyorlar. Oysa 12 ayda sadece 1 ay!
***
Ramazan Ayında muhtaçlara yardım etmek güzel de asıl fakir olan kendimizi unutmayalım; ahlâkımızı güzelleştirelim!
***
Oruç seni “tutar!”
Eğer sen, orucu dünyanın sıcağında “gönülden” tutarsan oruç ahretin sıcağında seni “ellerinden” tutar
***
“Ben şişeyi çaldım taşa, Ar’ı namusu neylerem” derken Yûnus Emre, şu mübârek oruç ayında sokaklarda insanların suratına suratına sigara dumanını üfür, yol ortasında tıkına tıkına yemek ye demek istememiştir herhalde.
Murad şu olsa gerektir; nasıl ki iblis’in yolunda pervasızca ve arsızca, itinayla gidenler var; sen dahi hak bildiğin davada münasebetsiz münasebetsiz utanıp da geri durma, yolda kalma!
***
Oruç, lades oyunu gibi… Hata yapmamayı aklımıza iyice yerleştirme mevsimi.
Birisinin bizi tuzağa düşürmeye gayret ettiğinin farkında olma saati.
En uç karakolda nöbet tutan asker gibi, tetikte bekleme hâli.
Oruç, kapasitemizi fark edebilme göstergesi.
Mideyi küçültüp bedende ruha yer açma hamlesi.
Oruç, yazda/kışta/sonbaharda/nevbaharda açtırılacak Mevla işi insan çiçeği.
Ve oruç, altını saflaştıran hâr gibi, insanı “kâmil” yapan irade ateşi…
***
“Gün gelecek bir mescidde 1000 kişi bulunacak ama 1 kişisi bile mümin olmayacak” diye haber verilmiş hadis-i şerifte.
Camide dahi bulamadığımız o 1 mümini, sokaklarda mı arayalım o zaman?
Ya oruca, Ramazan ayına saygısızca davranan modernlerin ya da sevgisiz, hoşgörüsüzce insanlara müdahil olan sakallı sarıklı cübbelilerin arasında mı?
Mesciddeki 1000 kişi içerisinde bulamadığımızı nerede arayalım?
***
Oruç “Müslüman” tutar!
***
Ey Oruç; seni hakkıyla tutmuşluğumuzun hatırına şimdi “Rabbine Bırak” bizi!
Ey Oruç, biz seni tuttuk, sen Rahmete sal bizi…

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.