DOLAR 16,7832 0.34%
EURO 17,4971 -0.28%
ALTIN 974,310,49
BITCOIN 319806-1,06%
Afyonkarahisar
23°

AÇIK

20:47

AKŞAM'A KALAN SÜRE

KÖKLERİMİZİ UNUTALI ÇÜRÜMEYE DURDUK – Kocatepe Gazetesi

ABONE OL
17 Mayıs 2017 12:46
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Ümit Demir 17 Mayıs 2017 Çarşamba 12:46:47
 

TRT Belgesel’de 3 düğünü konu edinen bir belgesele rast geldim. Belgeselde metin yok, seslendiren yok, doğal konuşma neredeyse hiç yok! Buna rağmen keyifle kendini seyrettiren bir yapım olmuş.
 3 düğün… Antakya’dan bir Hristiyan çiftin düğünü, Ankara’dan tipik bir aile düğünü ve eskimeyen âdetleri, görenekleriyle bir köy düğünü…
 Hristiyan çiftin düğünü önce kilisede başladı. Evlilik, dinî bir mekânda, dinî bir sembolün sözleriyle, duasıyla ve orada bulunanların buna şahitlik etmesiyle… Sonrasında düğün salonuna geçildi ve orada düğün evine yakışır şekilde eğlenildi.
 Sonra Ankara’daki düğünden görüntüler geldi. Kız alma’nın peşinden onlar da düğün salonuna geçtiler. Hıristiyan çiftin düğününden farklı olarak gözüme çarpan takı merasimi oldu. Onun dışında gelinlik-damatlık başta olmak üzere kıyafetler, eğlence şekli, müzikler aynıydı.
 Köy düğünü ise gündüz başladı. Düğün şenlikleri ile… Cirit oyunu vardı, at üstünde köyün delikanlıları maharetlerini gösterdi. O atlarla gelin evine gidildi sonra. Kız evinde gelinin kıyafeti geleneklere uygun yapıldı. Duvağı örtüldü, başının etrafına renk renk örtüler asıldı, uzunlamasına… Babası geldi ve kemerini taktı.
 Baba evinden çıkan gelin, kapı önünde bir kazanın üzerine basıp da öyle bindi atına. Gelin önde, arkasında gelinin sağdıçları (şimdilerde nedime deniyor) ise yine gelin gibi at üzerinde damat evine yola koyuldu.
 Gelinin karşılamasını damadın akrabaları yaptı. Mânilerle karşıladılar gelini. Sanki nazlı bir çiçeği usulca saksısından alıp yeni toprağına koyar gibi… Güzel sözlerle hoş geldin dediler geline. Devamında gelin, üzerinde gelinlik, yanında yeni akrabaları ile köy yerini dolaştı. Büyüklerin elini öptü, çocuklara hediyeler verdi. Tanışma merasimi…
 ***
 Sosyolog Fatma Barbarosoğlu yenilerde yazdığı köşe yazısında, “Millîlik ve yerlilik diyoruz ya. Yerlilik bir türküyü bilmekle başlıyor; horona duruşuyla, zeybek oynayışıyla, halay çekişiyle devam ediyor.” demişti.
 Bu, 3 düğünü konu alan belgeselden sonra bu söz durumumuzu özetledi diyebilirim.
 Yazar Âkif Emre de Zeynel Bey Türbesi’nin taşınmasıyla alakalı olarak şu cümleyi kurmuştu yazısında: “Zeynel Bey Türbesi yerinden taşınırken, yaşanan gelişmelerle bana hissettirdiği şey, üzerinde bir tarih kurduğumuz zeminin de yavaş yavaş ayaklarımızın altından çekilmekte oluşundan başka bir şey değil…”
Bu iki alıntıyı neden yaptım? Kentsel dönüşüm, modernizm, küreselleşme üzerine kalem oynatmaya çalışırken hem sosyolojik olarak hem de mekân boyutunda neleri kaybediyor oluşumuza yalın bir eleştiri yapmıyor, aynı zamanda da kara bir ağıt yakıyorum bu köşede.
Batı’nın teknolojisini alacağız derken elimizde bir ateş parçası olarak batı’nın ahlâkı(!) kalıverdi. Bir kilisede başlayan Hristiyan düğününden farklı bir düğünümüz yok, çünkü örfü yitirdik. Örfü besleyen köyü, kasabayı yani özgünlüğü yitirdik. Batı modelli kentler, apartmanları, göç alıp vermesi, her yıl değişen komşuları, güvensiz sokakları, madde bağımlısı yeni nesli ile mekânsal ve sosyal hayat açısından bizlere 5 yıldızlı bir düğün yapabilme tasavvurundan ve becerisinden öteye bir şey sunmuyor artık.
Renklerimiz, âdetlerimiz, kıyafetlerimiz, horonumuz, gelenek ve göreneklerimiz bir bir yok oluyor. Damadın at üzerinde hünerini göstermesi, gelinin kıymetini bilip de karşılamalar, gelinin kendini yeni gittiği yöre halkına sevdirmek için hediyeler dağıtması unutuluyor.
Camide başlayan bir düğünü düşünemiyoruz mesela. Kilisede başlayan Hristiyan düğününün sadece eğlence kısmını alabilmişiz. Atalardan miras kalan bir yöresel düğünün görselliği, anlamı da oldukça uzağımızda… Her biri bir anlam ihtiva eden âdetler yok oluyor.
Yok oluyor çünkü insan-zaman-mekân bağını koparıyoruz. Taşınan türbe gibi şehirlerimizi “kentsel dönüşüm” ile birlikte başka bir yere, başka bir zamana ait kılıyor; bu aidiyetsizliğimiz bizleri hafızasız bir topluma dönüştürüyor.
Üstat Cemil Meriç “Ağaç köküyle yaşar, insan da öyle… Bizse maziden koptuk, istikbale bağlanamadık. Türkiye bütün kütüphaneleri yakılan, bütün mazisi imha edilen, 600 yılı cerrahi bir ameliyatla içtimaî uzviyetinden koparılıp atılan bedbaht bir ülke.” demişti.
İşin en kötüsü Cemil Meriç’in bu çığlığına çâre bulacak olan kitle de aynı potada kaybolup gidiyor. Ne Cemil Meriç’i tanıyor ne içinde eriyip gittiği bu aidiyetsizliğin farkına varabiliyor.
Hülasa, köklerimizi yitirince ne tutunacak bir dalımız, ne tatlı bir meyvemiz…

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.