DOLAR 18,5412 0.19%
EURO 18,2635 0.64%
ALTIN 1.005,911,81
BITCOIN 3601031,77%
Afyonkarahisar
17°

AÇIK

18:55

AKŞAM'A KALAN SÜRE

REKLAM ARASI – Kocatepe Gazetesi

ABONE OL
23 Şubat 2015 03:00
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Ramazan Balkan 23 Şubat 2015 Pazartesi 02:00:00
  Türk milletinin son dönemde uğradığı ağır yenilgilerden birisi 1877/78 Osmanlı-Rus Savaşı’dır. Bu savaşta Osmanlı orduları İstanbul önlerine kadar çekilmiş bütün Rumeli toprakları Rus istilasına uğramıştır. Bu geri çekilme esnasında cephe gerisinde kalan Türk ve Müslüman halklar ise tarihin en ağır ve en acımasız soykırımına uğramıştır.
İşgal altına giren bölgelerin Türk ve Müslüman halkı muhacir konumuna düşerken bu savaşta Ruslar Türklüğe karşı bir nevi ırk imhası savaşı açmışlardır. Uzun yıllar Avrupa’da süren Türk hayranlığı 19. yüzyılda tam bir Türk düşmanlığına dönüşmüş, Türkleri Rumeli’den kaçırmak için silaha davranmaktan kaçınılmamıştır. Türkler ya çekilip gidecekler ya da en kanlı biçimde kılıçtan geçirilecekti. Bunun için Bulgar çeteleri kurulmuş, Don Kazakları teşkilatlandırılmıştı. Don Kazakları yüzyıllardan beri özellikle sivil halka karşı uyguladıkları kirli savaş yapmanın ustasıydılar. Onların yaklaştığı söylentisinin çıkması bile Türklerin yola çıkması için yetiyordu. Bu göçle hem Ruslar arkalarında çete savaşı yapacak Türklerden kurtuluyor hem de bölgeden Türklerin temizlenmesiyle çoğunluğu Bulgarlardan oluşan Bulgaristan doğuyordu.
93 Harbinde Balkan Türklerinin en büyük talihsizliklerinden birisi de savaşların kışın olmasıdır. Ruslar; Tuna Nehri’ni atlayıp İstanbul’da Yeşilköy önlerine kadar gelmişlerdir. Tabi ki Rus ordusuyla birlikte Bulgar çeteleri ve Don Kazakları Balkanlara yayılmıştı. İşte hem Rus ordusu, hem de Bulgar çeteleri ve Don Kazakları’ndan kaçan Türkler yollara düşmüştü. Bu esnada Balkanlarda kış hüküm sürüyordu. Bulgar çeteleri veya Don Kazaklarından kurtulan Muhacirleri, bu defa Balkanların soğuk iklimi mahvetmiş, yollarda binlerce muhacir ya donarak veya uzun yolculuk esnasında açlıktan kayıplara uğramışlardır.
Plevne düştükten sonra Ruslarla birlikte şehre giren gazeteci Frank MİLLET; “En geniş hayal gücü olan kimse bile buradaki korkunç elem ve acının binde birini aklına getiremez. Plevne’nin her köşesinde yüzyıllar önceki veba felaketleriyle bile kıyaslanmayacak kadar ürperten facia yaşandı,” demektedir. Yine Plevne’de esir düşen Türk askerleri şiddetini artıran kış ortasında 7 gün açık havada bekletildikten sonra Rusya içlerine doğru yaya olarak sevk edilmiştir. Vücutları yarı açık, ayakları çıplak olarak kar üstünde yürümek zorunda bırakılan askerler hakkında Tuna Nehri Akmam Diyor adlı kitabında Rubert FURNEAUX; “Ruslar kara kış ortasında ellerine düşen bu aç ve perişan insan kitleleri için hiçbir şey yapmadılar. Plevne’yi kahramanca savunan bu cengâver ordu en hunharca muameleye maruz kaldı” ifadeleriyle Rus barbarlığını anlatır. Charles RYAN’ın Plevne’de Bir Avustralyalı ve William Von HERBERT’in Plevne Müdafaası adlı eserlerinde 93 Harbiyle ilgili yürek burkan satırlar vardır. Bu yabancı yazarların yanında Mehmet Arif Bey’in Başımıza Gelenler ve Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Bey’in Tarihçe-i Vak’a-i Zağra kitabı ibretlerle doludur.
93 yenilgisi ve ardından yaşanan bu facialardan sonra Ernest RENAN’a; “Bu Türklere, bu savaştan sonra ne olur, Türkler ne yapabilir” diye sorulduğunda; “Türkler bu acıyı unutturmayacak bir edebi güce sahip değil. Hakikaten bunlar bunu aşabilecek, bunu bir kine çevirebilecek, bir hafızaya döndürebilecek milli bir edebiyata sahip değiller” tespitinde bulunmuştur.
Hakikaten de öyle oldu. Türkler kendilerine yapılan birçok şeyi “kine çevirme” çabası içerisine girmedikleri gibi böyle bir durumu da düşünmediler. Hatta daha da ileri giderek kendilerine yapılan zulümleri haksızlıkları affetmeyi ve unutmayı seçtiler. İşte bundan dolayı edebiyat ve sanat eserlerinde bu millete yapılan zulümler bir hafıza olarak kaydedilememiştir. Elbette bunun acı sonuçları neredeyse aradan asırlar geçmesine rağmen Türk milletinin kendisine çektirilmiş ve çektirilmeye de devam etmektedir.
Nasıl ki, milletimize yapılan zulüm ve haksızlıkları affetmeyi ve unutmayı seçmişsek aynı şekilde bu zulüm ve haksızlıkları en başta kendi insanımıza bile doğru şekilde anlatmayı başaramadık. Bu anlatamama sebebiyle olacak ki 1914’le başlayıp 1923’te zaferle taçlanan Türklerin Anadolu’da var olma mücadelesini ve bu mücadele üzerine hayat bulan Türkiye Cumhuriyeti “90 YILLIK REKLAM ARASI” olarak nitelendirilebiliyor.
Bu mantığın arka planında 600 yıllık Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının sorumluluğunu Türkiye Cumhuriyetini kuran önder kadroya ihale etme düşüncesi vardır. Hâlbuki 1299’da Bizans sınırında kurulan ve Hıristiyanlarla savaş politikası üzerine büyüyen Osmanlı Devleti’nin bu büyümesi, 1683 II. Viyana yenilgisi ile son buldu ve bir geri çekilme süreci başladı. 1683’den başlayan çekilme 239 yıl sonra 1922’de Sakarya Meydan Muharebesi ile durdurulabildi. Eğer bu geri çekilme Sakarya’da durdurulmasa belki Anadolu’ya da veda etmek durumunda kalacaktık. Bu tarihsel sürecin farkında olmayarak 239 yıllık geri çekilmeden Osmanlı idaresini sorumlu tutmak yerine geride kalan Osmanlı topraklarından en azından Anadolu’yu kurtarabilenlere hesap sormak herhalde bu anlatamama eksikliğimizden kaynaklanmaktadır.

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.