NEFS TERBİYESİ (Billahi Anlamda Hürriyet- DuniHi Anlamda Hürriyet)-4

NEFS TERBİYESİ (Billahi Anlamda Hürriyet- DuniHi Anlamda Hürriyet)-4

Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisiyle Allah’tan aldığı hürriyeti Billahi anlamda kullanan kulların her kıpırdayışı “Allahuekber” komutuyladır, salât ikamesinde olduğu gibi. “Allahuekber; Gerçek Var Olan Allah’tır” komutuyla Eğer salâtınızı seccadeye mahkûm etmeyip yaşadığınız hayata ikame ediyorsanız, ikametgâhınız salât ise sizin her türlü kıpırdayışınız Allahuekber komutuyladır. İkametgâh belgesini kişinin yaşadığı yeri belirtir. İkametgâhınız salât ise, hayatınız salâta yapışmışsa, salâtta ikamet ediyorsanız her türlü kıpırdayışınız “Allahuekber: Gerçek Var Olan Allah’tır” hatırlamasıyladır.
Bir kul “Müstakilen VAR ve Muhtar” olan Allah’a karşı Kendinde Kendine Göre Var olan halini takdim ederken bilir ki kendisinin Kendinde Kendine Göre Var olan hali İlmullah’ta Allah’ın dileğinin bir sureti olarak Allah’a göre “Var Gibi Görünen”dir. İşte bu Var Gibi Görünen’i takdim ederken, o kul bilir ki “BEN” demesi vehim kaynaklıdır ve zanni “BEN” hissidir, dolayısıyla bu bir “Biiznillah BEN” deyiştir. Kul Kendinde Kendine Göre Var olan halini Allah adına “BEN” diyerek takdim eder. Böylece “Nefs” şekillenir. Çok önemli bir noktaya geldik: Nefs şekillenir! Nefs nasıl şekilleniyor? Önce, kuldan çıkan duygu Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’dur; Allah “kendi hissetmesi”nden emir buyurur, o dilediği kulda da kendisini hisseder. Ama bu, kula ait kayıtları olan kayıtlı bir hissediştir. Dolayısıyla başlangıç Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’dur. Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu kişideyken, kişi o duyguyla hissettiğinde ilk hissettiği Kendinde Kendine Göre Var olandır. Bu ikinci basamak! Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu çalışınca kul Kendinde Kendine Göre Var olanı hisseder, sonra bu hissettiğini takdim etmek için Allah adına “BEN” der. Böylece kulun nefsi şekillenmiş olur, oluşan bu mana “kulun nefsi”dir. Asli “BEN” “müstakilen VAR ve Muhtar” olan nefsi temsil eder, esasen “müstakilen VAR ve Muhtar” olan “BEN” diyebilir. Asli “BEN” deyiş bu sebepten Allah’ın Zatı’na aittir. Bunu bize Tâ-Hâ Sûresi 14. ayet öğretir: “İnnenî enellâhu lâ ilâhe illâ ENE: Muhakkak ki BEN, evet BEN Allahım. La ilahe illa BEN…” Ayetin manasal açılımına bakacağız ama bir not ekleyelim: Meal başka şeydir, manasal açılım başka şey. Manasal açılım önemlidir. Ta-Ha Suresi 14. ayetin manasal açılımı şöyledir: “Müstakilen VAR ve Muhtar olarak ancak BEN “BEN” derim” Ayetten bu manayı çıkarıyoruz: “La ilahe illa BEN: Müstakilen VAR ve Muhtar olarak başka “BEN” diyen yoktur, ancak BEN.”
İlmullah’ta Var Gibi Görünen kul, kulların varlık kuralları çerçevesinde (Birbirlerine Göre Var gereği), kullar arasında var muamelesi görür. İlmullah’ta Allah’a karşı Var Gibi Görünen o kul, kullar arasında Birbirine Göre Var hali gereği “var” muamelesi görür deyince bir hatırlatma yapalım. “Kendinde Kendine Göre Var, Birbirine Göre Var, Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu” gibi tanımları daha detaylı görmek için lütfen “Talibin Başlangıç Çizgisi” kitapçığının 16. Bölümü olan “Kul Zat” kısmını inceleyin. Kullar arası ilişkide “var” muamelesi gören kul aynı zamanda MTG yetkisine sahiptir. Kullar arası ilişkilerde geçerli olan bu hürriyet Allah’a yönelişte hükümsüzdür. Dolayısıyla bu kul bilir ki Allah’a karşı VAR ve HÜR değildir, Allah’a karşı var ve hür olmadığının bilincindedir. Var muamelesi ve MTG kapsamındaki hürriyetin kullar arası ilişkilerde geçerli olduğunu ve Allah’ın verdiği yetkilerle Biiznillah kullandığı nimetler olduğunu bilir.
DuniHi anlamda hürriyette olan kullar bu “BEN” takdimini nasıl yaparlar? Yaşantılarını duniHi anlamda hürriyet ile dizayn edenler, duniHi algı ve zannlarının etkisindedirler; vehmin zulmetine düşmüşlerdir, dolayısıyla nefslerinin şerrini takdim edeceklerdir, nefslerini değil. Bu takdimi yaparken “müstakilen varım ve muhtarım” iddiası ile kendi adları namına “BEN” derler. Böylece onlarda oluşan nefs olmaz. Bu ayrım çok önemlidir. Yukarıda nefs için sıralama yaptık, basamakları söyledik, ona şimdi bunu da ekliyoruz: DuniHi anlamda hürriyetle hayatını dizayn eden, duniHi algı ve zannlarının tesirinde olan, “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasıyla kendi adı namına “BEN” diyen kişide nefs değil nefsin şerri vardır. Şöyle ki onda da başlangıçtaki ilk duygu aynıdır, Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’dur. Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu kula Biiznillah geldiğinde o duyguyla hissetmeye başlar ve kayıtlı olduğu için o kayıtlar içerisinde hissederken Kendinde Kendine Göre Var’ı hisseder. Kendinde Kendine Göre Var’ı takdim ederken kendi adı namına “BEN” diyerek, “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasıyla takdim ettiği için “Nefsin Şerri” şekillenmiş olur. Billahi anlamda hürriyetle “BEN” diyen kişi “Nefsi”ni teşkil etmişti, duniHi anlamda hürriyetle “BEN” diyen ise nefsin şerrini oluşturdu. O kişide, o kulda nefsin şerri kişiliğinin duniHi algı altında hissettirdiği varlığı Vehmin Zulmeti olur. O kulun kişiliği nefsin şerridir. Oluşan nefsin şerri kimliği, kişiliği altında ama aynı zamanda bu kişiliğin yani nefsin şerri kişiliğinin hissettireceği bir varlık var. Şimdi kendini onunla hissedecek. Kendi adına söylediği “BEN” takdimiyle kendisini hissedecek! Bu kendisini hissediş hangi etkiler altındadır? DuniHi algı ve zannları altındadır, bu etkiler altında bir varlık hissedecek. Dolayısıyla onun hissettiği varlık artık vehmi bir varlık değildir, vehmin zulmeti bir varlıktır. Bu kişinin nefsi, nefsin şerrini oluşturmuştu; varlığı da vehmin zulmetini oluşturdu. İşte tam bu noktada Efendimiz (SAV)’in biz inananlara öğrettiği bir duayı hatırlayalım: “Allahümme ahricniy min zulümâtil vehmi ve ekrimniy bi nûril fehmi.” Allahım, lütfen beni vehmin zulmetinden çıkart ve bana nurunla bir anlayış ikram et. Ben o anlayışla artık Billahi anlamda iman edeyim, Billahi anlamda bir hayat tarzı oluşturayım, Billahi anlamda Senin adına kendimi takdim edeyim, “BEN” diyeyim.
Allah inancı olmayan ve hayatını duniHi anlamda hürriyet ile dizayn eden insanların zannlarına göre onlar aslen müstakilen varlardır ve aslen muhtarlardır. Bu sebeple nefsin şerri ve vehmin zulmeti onların kurtulmak istedikleri haller değildir. Onlar için bu hissedişle yaşamak hayatın ta kendisidir. DuniHi anlamda hürriyeti tercih etmiş olanlardan Allah inancı taşıyanlar da vardır, böyle birçok insan vardır, onların birçoğu Yusuf Sûresi 106. ayet kapsamına girer. Böyle kullar maalesef genellikle “müstakilen varım ve muhtarım” hislerini tatmin için bir inanç türü seçmişlerdir ve imanlarını sorgulamazlar, şeklen davranışlarla tatmin olurlar. İnsanları da şeklen davranışlara göre kıyaslarlar. Özellikle bu gruba düşen kulları Kur’an Fatır-5, Lukman-33 ve Hadid-14. ayetlerde uyarmaktadır. Bu ayetler buyuruyor ki “o çok aldatıcı sizi Allah ile aldatmasın.”
DuniHi anlamda hürriyet kullanan insanlara has önemli davranış biçimleri vardır. Bunlardan birisi konumuzla çok ilişkilidir ve umursamamak kaydıyla dinlememek halleridir. Umursamamak kaydıyla dinlememek! Buna neden olan kaynak sebebi göreceğiz. Özellikle söz konusu Hakk olursa, böyle kullar dinlemezler, biraz dinleyecek olsalar anlamazlar, biraz anlayacak gibi olsalar konunun mecrasını şaşırttırırlar. Konunun mecrasını değiştiremezlerse yaygara yapar, şer çıkarırlar. Zuhruf-58 ve Kehf-54 onların yaygara çıkarma, didişme, münakaşa etme, konuyu saptırma gibi halleri sevdiklerini vurgulamaktadır. Bu konuda insanlar üç ana grup oluştururlar ki ilk iki grubu bu özellikteki kullar teşkil ederler . Bu üç grup şöyledir:
1) Bazı insanlar hakikati öğrenmeyi sevmez. Hakk savunucusu, koruyucusu, takipçisi ve uygulayıcısı değillerdir. Onların bu halleri apaçık bir kibir zannıdır.
2) Bu gruptakiler öğrenmeyi severler, uygulamayı sevmezler. Bu durum gizlenmiş bir kibrin tezahürüdür. Konumuzla ilgili olarak söylersek, amelsiz, şeriatı ve ameli önemsemeyen tasavvufçular genellikle bu gruba düşerler.
3) Üçüncü grup uygulamayı sever, uygulayabilmek için öğrenmeyi sever dolayısıyla Hakk’ı sever.
İlk iki grup umursamamak için dinlemeyenlerdir. Bu durumu oluşturan kaynak sebep ise, umursamamak kastıyla dinlemeyenlerin aslında La İlahe İllallah Kelime-i Tevhidini duniHi algı ve zannları doğrultusunda heva ve hevesleri için suistimal etmeleridir, onlar bu sebeple umursamaz ve dinlemezler.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi