EDEP YA HU – HAKKI ÖRTMEMEK LAZIM…

EDEP YA HU – HAKKI ÖRTMEMEK LAZIM…

Unutmayalım ki nefs terbiyesinin en hızlı yöntemi dili düzeltmektir. Kullandığımız dil, günlük yaşantı sırasında beynimizdeki öyle hücre gruplarını çalıştırıyor ki, işte bizim o hücreleri köreltmemiz gerekiyor. Onlar ancak çalışmazsa körelir, fonksiyonsuzlaşır. Çalıştırdığınız hücreler canlıdır. Bizde fıtrata ait hücreler dumura uğramış, esfele safiliyn idraka ait hücreler canlı durumdadır; bu hücreler canlı oldukça cennete gidilmez. Onları köreltmek için dilimizden “şikâyet cümleleri”ni kaldıralım dedik. Bugün “aklayan, temize çıkaran” cümlelere bakalım.
Eşiniz bir yanlışınızı içeren bir konuyu sizinle paylaştı diyelim, siz de oradan buradan getirdiğiniz misallerle onu susturdunuz, haklı olduğunuzu kabul ettirdiniz. Okullarda münazaralar olur, kim konusunu güçlü savunursa o kazanır ya, onun gibi eşlerden hangisi iyi çene yapıyorsa diğeri siner, o haklı olduğu halde iyi çene yapan haklıymış gibi bir pozisyon oluşur. Çünkü kendini akladı. Hâlbuki kendisi de biliyor ki o iş eşinin dediği gibi…
“Kendinizi aklayan” cümleleri hayatımızda bulmakta zorlanıyor olabiliriz. Çünkü kişi hatalı görünmeyi istemez. Oysa bize doğruyu gösteren, bizi düzelten birisi için “Rabbim ondan razı oluver İnşaAllah” duasını yapmak ve o hali sevaba dönüştürmek varken olayı didişmeye çevirmek veya konunun mecrasını değiştirmek “sen de şöyle yapmıştın” haline götürmek doğru değildir. Ama ekseriyetle bu yapılır…
Aklayan cümleleri fark ettiniz mi?
Aklayan cümleler Hakkı örten cümlelerdir; o cümlelerle kişi bilerek-bilmeyerek Hakkı örtmeye çalışmaktadır. Bir tanıdığı yanlış bir şey yapar, onun yanlış olduğunu bilir ama örter. Mesela ona babasının veya amcasının bir yanlışını fark etmesi gerektiği söylense, babasının veya amcasının yanlış yaptığını bildiği halde (kan bağı sebebiyle veya onlarla ilgili bir menfaati varsa) savunmaya, onları aklamaya çalışır. Dikkat edin ve Hakk’ı örtmeyin; Hakk’ı örtmemek lazım. Böyle durumlarda dikkat edilecek şey karşıdaki kişinin kişiliğini zedelemeyecek cümleler kurmaktır. Kişiliğine zarar vermeyen, zatına hakaret etmeyen cümleler kurmak, cümleleri konu dışına çıkarmamak, yanlışını kişinin zatına bulaştırmayan, zatı ile ilgili hale getirmeyen cümleler kurmak, ikincisi ise bu durumu fırsat bilip kişiyi köşeye sıkıştırmamaktır. Başka planlarınız var, “şimdi elime düştün” deyip köşeye sıkıştırıyorsunuz. Bu gibi şeyler olmadan, konunun dışına çıkmadan cümle kurmalıyız. Şunu da söyleyelim, bir kişinin düştüğü bir haksızlık karşısında kendisini savunması yanlış değildir, bu yazdıklarımız hiçbir şeyi savunmayın mânâsına gelmiyor. Anlatmak istediğimizi siz anladınız…
Gün içerisinde sık yapılan bir yanlış da şikâyet cümleleridir. (Allah’a) talip olan şikâyet cümleleri kurmamalıdır. Ama insan öyle yapmıyor, uyanır uyanmaz şikâyetlere başlıyor. Her şeyden şikâyet… Kahvaltı hazır değilse veya istediği gibi değilse eşine sesli veya sessiz yüklenmeye başlar: Sen ne biçim kadınsın, hep böylesin, senin annen de böyleydi… Cümleler zihninde veya dilinde devam eder gider. Şikâyet cümlelerinin içinde suçlama cümleleri de vardır. “Esfele safiliyn yapıya ait” cümle tipleri hepsi birbiriyle çok ilişkilidir. Bazen yakınma ağırlıklıdır ona şikâyet denir, bazen suç yönlendirme ağırlıklıdır ona suçlama cümlesi denir ama aslında hepsi aynı yere, aynı manaya çıkar; “Talip olan şöyle konuşmamalıdır” dediğimiz cümlelerin ortak özelliği şudur: O cümleler hep birisinin kişiliğine/zatına hücum eden cümlelerdir, hepsi kişilikle ilgilidir. Cümle tiplerinin sadece isimleri farklıdır; tümü müstakillik ve muhtariyet iddiası kapsamında didişme, mücadele ve kavga cümleleridir. Oysa biz “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasını yok eden cümleler bulmak ve kurmak zorundayız, eğer cennete talip isek…
Mesela “yakınma” cümleleri… Yakınma nedir, onu bir örnekle tarif edelim. Kişi çocuğunu şikâyet edecektir, der ki, bu hep mızmızlanıyor, kime çekmiş böyle? Bakın bir yakınma… Böyle dikkatli bakarsanız hayatta sürekli yakınmalarınızı görürsünüz. Mesela ülkemizde işleri güçleri sürekli şikâyet olan, sürekli didişen, her şeyden yakınanlar yok mu? Bir Müslüman olarak bizler şikâyet cümlesi kurmaktan kaçınmaya çalışırız ama onlar, ortaya liste liste şikâyet dökerler. Kaldırımdan, hastaneden, trafikten, okuldan, öğretmenden, komşudan, kazançtan, maaştan, gidişattan… Sürekli şikâyet…
Bilin ki, neyi düzelteceksek, ne öğüt veriyorsak onu yaparken eğer ses tonunuzu yükseltmezseniz başaracaksınız demektir. İkincisi, ses tonunuza sevgi ve huzur katarsanız, sevgi sözcükleri katarsanız, ahenginize huzur katarsanız çok kuvvetle başaracaksınız demektir. Özellikle çocuklarınıza söylediğiniz şeyi onların hemen yapmasını beklemeyin. Bazı çocuklar yapıları gereği kendilerine söylenen sözün gereğini hemen yapar, bazıları daha sonra ilerleyen zamanlarda, yıllarda yaparlar. Diyelim ki çocuğuna tertipli, düzenli olmayı önerdiniz, o onu zamanı geldiğinde, kendi başına yaşamaya başladığında uygular, “babam şöyle diyordu, annem şöyle diyordu” der, hepsini yapar. Siz ondan hemen beklediğiniz için sözünüz dinlenmedi sanıp yanılıyorsunuz. O an hemen yapamayabilir, çok normal. Sizin ona önerime niye dikkat etmiyorsun gibi cümleler söylemeniz suçlama kapsamına girer. Oysa “yavrucuğum daha dikkatli olsak ne güzel olur” gibi ifadelere ihtiyaç var. Duygu ve düşüncelerimizi daha güzel ifadelerle, sevgi cümleleri ile ifade etmek, konuşurken sevgi cümleleri bulmak gerekiyor. Peki, niye sevgi cümleleri bulamıyoruz ve suçlayıcı cümleler kullanıyoruz? Tehlikeyi fark edin lütfen: Yanlış olan ne kadar kolay geliyor, kendiliğinden o tip cümleleri yani suçlayan, şikâyet eden, kınayan, yakınan, kendini aklayan cümleleri tercih ediyor insan…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi